sağtık

ANNEMİN RAMAZANLARI...

Markette alışveriş yaparken etraftaki insan kalabalığına baktım.Market arabaları,silme doluydu ve herkes yanındakini,sağını solunu görmeden,çılgın gibi,arabadaki son boş kalan yerlere,çorba,makarna,yufka tıkıştırmakla meşguldü. Eşime gösterip gülümsedim, -Makarna ve yufka yağması var yine,savaşa falan mı girdik acep? Diye. Ikimiz de biliyoruz oysa,Ramazan telaşesi bu.Güzel yurdum insanın stoklama eğilimi.Sanki karınlar aç olunca,sanki nefis terbiyeli olunca,markete gidilip alışveriş yapılamıyor.Bir haftalık alışverişi anlarım da,bir aylık depolamak ta bana pek saçma geliyor her zaman. Annem geldi yine aklıma.Hanımeli kokulu elleriyle açardı o yufkaları.Asla hazır yufka aldığını bilmem.Belki de ondandır,şimdilerde hiç börek sevmeyişim.Kim yaparsa yapsın,sevemiyorum işte.Hazır yufkalardan her halde.O anne açması böreklerin tadı,anılarımda yaşıyor sadece. Yazın son aylarında tarhana yapardı,evin balkonunda temiz çarşaflar üzerine serip te kuruturken,kuşlar gelip gagalamasın diye başında sırayla nöbet bekleşirdik biz çocuklar.Turşu küpleri yıkanır paklanırdı,babam hale giderdi turşuluk malzemenin tazesini,körpesini seçmek için. Şimdi bizim market arabamızda,kavanoz veya poşet turşular aldı onların yerini.Tarhana desen,eh işte belki üzerinde ev tarhanası yazanlardan birtanesi o tadı verir hevesiyle her yeni markayı deneyip dururum. Komşularıyla beraber oturup erişte ve makarna keserlerdi de mutfağa kimsecikler giremezdi mikrop,toz bulaşır hamurların üzerine diye. Balkonlarda sıra sıra kırmızılaşmış biberler,kurumuş ve pörsümüş haline bakınca nasıl bu kadar güzel dolma olabiliyor sonradan diye şaşırdığımız patlıcanlar. Özenle iplere geçirirken "Bahçelerde börülce" diye usul usul türkü mırıldandığı bir gün,iplere geçirdiği şeyin kurutulmak üzere balkona asılacak bamya değil de börülce olduğunu zannedişim. Tarhanalar kurutulup,o öpülesi elleriyle ovuştura ovuştura toz haline getirilir,sonra o örtüler yıkanır,paklanır,bu kez üzerlerinde domates dilimleri kurutulmak üzere tekrar balkonda,terasta yerlerini alırdı.Allahım ne güzel kokudur o kuru domates ile pişirilen kuru patlıcan dolmasının kokusu. Oğlum bu lezzetleri bilmeden,dışarıdan alınıp pişirilse bile ardı arkası gelmeyeceği için,damağında iz bırakacak lezzetler olmadan büyüyor.Ne yazık.Paketli,ambalajlı,dondurulmuş,ilaçlanmış lezzetler eşlik ediyor ona ve bize artık. Domates dedim de,onların kurularına değil ama salça olmak üzere tepsiler içinde güneşe serilenlerine pek bir dadanırdım.Çocukluğumun ilk hırsızlıklarıdır tepsi üzerinden domates salçası çalıp ta evden aşırdığım ekmekleri bandıra bandıra yiyişim.Oğlum,bu lezzeti bile bilmeden büyüyor,salça onun için ketçap kadar bile önemli bir şey değil artık. Ketçap ta neymiş,eskiden ev makarnaları pişince,üzerine misler gibi domatesli soslar hazırlanıp dökülür,öyle servis yapılırdı. Bu arada günlerce teraslarda kurutulan ve şerbet ve reçel yapmak üzere üstüne serildikleri beyaz çarşafları pembemsi mora boyayan vişneleri,yaz boyunca bir zırnık bile koklatılmadan kışı beklememiz için tembihlerde bulunulan koca cam kavanozlardaki çilek ve şeftali reçellerini unutmak ne mümkün. Bütün bunlar kışa hazırlıktı tabii. Hele o kışın içinde bir de Ramazan varsa,her şey daha bir neşeli,daha bir titiz,daha bir törensel şekilde hazırlanırdı. Yaşımız ve okulumuz gereği oruç tutturulmasa da bizlere,o çocuk sevdasıyla iftar sofrasına oturmanın bile ne kadar lezzetli ne kadar önemli bir şey olduğunu kavrardık.Tavuk pişmişse hele evde. O zamanlar,hazır temizlenmiş tavuk ne gezer? Babam bacaklarından bağlanmış canlı tavuk getirirdi santral kurmak için gittikleri civar köylerden.Balkonda kesilir,annemin yarım gününü alacak şekilde titizce temizlenir,tüyleri yolunur,ocakta tütsülenir,sonra da tencerede uzun uzun haşlanırdı.O kokuyu,o tavuk etinin lezzetini,onun suyuna yapılan pilavı özlüyorum hala. Her akşam,acaba hangi komşuya sohbete gidilecek,hangi komşunun güzel ikramları ve çatır çatır gürüldeyen sobası yanında biz çocuklar isim şehir hayvan oynarken,büyükler neşeli sohbetlerini edecek diye iftar sonrasını beklerdik.Sofra toplanırken ya gider tek tek komşuların zilini çalıp bu akşam bizde toplanılacağını haber verir,ya da kapıyı çalıp bu akşam kimde toplanılacağını söyleyen kişinin gelmesini beklerdik. Oruç tutturulmasak da,sahura kaldırılmak için ısrar ederdik,büyüklerimize.Onlarla oturup sahur yemek bile güzeldi.Sabah kahvaltı edemeyecek kadar çok atıştırmamıza neden olsa bile.Anne eliyle açılmış ıspanaklı,kıymalı börekler olurdu çünkü sahurda.Sabah kahvaltısına kadar dayanamayabilirdik,kalkıp sahurda tazecikken yemek vardı. Kasiyer kız,buyrun efendim dediğinde,irkildim.Alışveriş arabamızı kasanın yürüyen bandına teker teker aktarmaya başladık. Dı-dıt… Dı-dıt… Kasadan geçen ürünlerin o alışıldık,kanıksanmış sinyal sesleri içinde,hazır yufkayı,makarnaları,kavanoz turşularımızı,minik kavanozlar içindeki sahte reçellerimizi,teneke kutulardaki salçalarımızı,kağıt poşetler içindeki tarhanalarımızı geçirdik kasadan. Ramazan geliyordu. Annem yoktu. Annemin Ramazanları da yoktu. Olmayacaktı artık. Benim oğlumun annesinin bu tür özel ramazanları ise hiçbir zaman olmadı.Umarım o büyüdüğünde,bu günkü sahte ve ambalajlanmış ramazan heveslerini bile özleyecek kadar kötü bir gelecek yaşamaz. Hepimize hayırlı ve huzurlu Ramazanlar dilerim ve hala o Ramazanları yaşatabilen anneleriniz hayattalarsa,teker teker ellerinden öperim. (Tuliş...sakız çiğnerken de düşünebilen kadın)

3 yorum:

  1. Yazınızı bir çırpıda okudum, zevkle ve en sonunda gözlerim dolarak. Ben de oğlum için aynı şeyleri düşünüyorum. Karı-koca pek bir işgüzarız, çok çalışıyoruz. İş dönüşü benim dünyalaaar kadar işim oluyor. Eşimse bazan günde 12-14 saat çalışıyor. Güya kendi kendinin patronu. Serbest meslek erbabı aslında kendi kendinin kölesi:)) Dolayısıyla nerde o bizim çocukluğumuzdaki eş dost toplantıları, sohbetler, ev oyunları... Eşimin o kadar çalışma üstüne bir Allahın kulunu kaldıracak tahammülü olmuyor. Ben yorgun oluyorum. Çocuğun bizden başka gördüğü tek aile ortamı diğer eltilerimin evleri. Onlar da bakınız bizim ev.:)) Galiba eski ramazanları anlatırken en çok da kendi tattığımız ama evlatlarımıza tattıramadığımız güzellikleri hatırlıyoruz. Yapacak birşey yok demek sadece bizi avutuyor, problemi çözmüyor. Materyalist dünyanın ortayerine doğurduk bu çocukları, yazık mı ettik ne? Sevgiyle kalın...

    YanıtlaSil
  2. Canavar'ın11 Şubat 2008 15:05

    Tuliş danası sen burda heba oluyon anacım. Kitap çıkarsana :gülme smileyi: :kahkahadan ölme smileyi:

    YanıtlaSil
  3. CANAVAR HATUNA CEVAPTIR
    Allahın deli Nur'u...Canavarların en azılısı,biliyon zayıf noktamı,gül bakalım.Ben o kitabımı raflarda daha okumadan bekleten editör olacak hatuna uygun bir zamanımda yapacağımı biliyorum ya neyse...kurda kuşa madara oluyoz,ben ona yanıyom.

    YanıtlaSil