sağtık

AH BİR İHTİYARLASAM. NELER YAPACAĞIM!!!

Ben bu yaşlılık dönemine, ikinci sosyalleşme dönemi diyorum.İlki,okula başladıktan sonra ,yedili yaşlardan itibaren oluşur ya hani... Otuzlu yaşlarımın ortalarını devirmiş bulunuyorum.İki sene sonra kırk yaşımda olacağım,yaşarsam.Hala daha,boş zamanlarımda ,kalkıp iki derneğe üye olmanın,arkadaşlarla daha fazla zaman geçirmenin,grup aktivitelerine katılmanın falan planlarını yapar dururum ancak deyim yerindeyse kıçımı toparlayıp da bunları gerçekleştirebilmiş değilim daha.Ancak umudumu da hepten yitirmiş değilim,hatta on yıl sonra tüm bu sosyalleşme çabalarımın tümünün gerçekleşeceğine yürekten inanıyorum. Benim bir üst katımda,apartmanın en üst katında ve benim bir alt katımda, hali hazırda oturmakta olan,ellisini devirmiş,torunlarını görmüş ama daha eleğini duvara asmamak için yırtınan komşularım sayesinde,bu inancım.Ve de ,apartmana girip çıkarken,dersten veya alışverişten dönerken rastladığım,O’nların çevresi sayesinde! Bu teyzelerimin,ne romatizma,ne kalp ne şeker,ne tansiyon falan dinledikleri var.Sokakta,markette,pazarda,yürüyüşte devamlı bunları bir muhabbet kuşu ordusu şeklinde,giyinmiş kuşanmış gezmelere giderken görüyorum ve fena halde kıskanıyorum.Amma velakin -Fatma Hanım teyzeciğim nasılsın,Emine hanım teyzeciğim merhaba,falan diye hal hatır sormaya kalk da bak ne kadar hastalığı var zavallının.Gece hiç uyuyamamıştır tansiyondan,midesi rahatsızdır,şekeri yükselmiştir ilaçlarla duruyordur,bacakları ağrıyordur yürümekte zorlanıyordur falan.Bir dokun bin ah işit,kıvamında anlatır durur. Sonra hayırlı günler diler,yoluna devam edersin.Ama şöyle bir dön de bak ardına,gideceği yere senden daha hızlı yürümüyorsa namerdim.E hani hastaydın be teyzem?Nazar değmesin diye mi anlattın bunları yoksa?! Ev partileri mi dersin,toplaşıp birinin hastanedeki yakınına ziyarete gitmeler mi dersin,kar kış demeden Pazar arabasıyla çamurlu yollarda bata çıka topluca alışverişlere gitmek mi dersin,yine toplaşıp falanca semtte yeni açılan hastaneyi görmek amacıyla sağlık karnelerini alarak iki üç vasıta değiştirerek sağlık turlarına çıkmalar mı dersin,kutsal gecelerde birinin evinde toplanıp kuran okumalar mı dersin,birbirlerine yatılı kalıp (belki de pijama partisi düzenliyorlardır,olamaz mı?) sabah kahvaltısı için fırına yürümeler mi dersin,yaz gelince bilmem hangi şehirdeki oğlunun kızının yanına seyahate gitmeler mi,yoksa topluca cami gezileri turlarına katılmalar mı? Bu kadar ikinci bahar enerjisi sadece bizim yurdum insanına has falan da zannetmeyin. Eşim turizmcidir,anlatır sık sık yabancı insan hallerini,ben de pek bir hevesle dinlerim.Her anlattığı malzemedir bana çünkü. O altmış yaş üzeri Avrupalı turistin,bir haftalık İstanbul turunda katıldıkları gezi ve yürüyüş maratonunu anlatır ki ben onun saydıklarını değil bir haftada,bir ayda tamamlasam bile ,en az on gün bacak ve sırt ağrısından yataklarda sürünürüm.Bununla mı yetiniyorlar sandınız,elbette ki hayır,bu zengin Avrupalı İstanbul maratonunu bitirdikten sonra bir de kalkıp yok Kapadokya,yok Pamukkale,yok Efes yok Truva yok Nemrut turlarına falan katılıyor,bir hafta da oralarda taban tepiyorlar. Sabah kalkış yedi…Akşam en erken yine yedi veya sekizde otele dönüş. Varın bunlardaki enerjiyi siz hesap edin. En son Efes’i gezmeye kalkıştığımızda,çoluk çocuk dilimiz iki metre dışarı sarkmış halde,yarısını gezip yarısını da “ internetten gezeriz bişey olmaz” diyerekten, arabalarımıza kendimizi zor atmıştık şişmiş ayaklar pişmiş kafalarımızla. Mesela hep hacı olmak isterim ama televizyonlarda falan gördükçe o mahşer kalabalığı içindeki hengameyi,bir korku alır içimi vazgeçerdim,yok ben yapamam diye.O sıcakta o kadar yol o kadar tur o kadar yürüyüş o kadar aktivite ve o kadar rekat namaz,benim bünye kaldırmaz. Ama şimdi bu hayalimi gerçekleştirmek için,kendi ikinci baharımı bekliyorum umutla.Hele bir devireyim elli beşi altmışı,o zaman tüm bu kıskançlıkla izlediğim yaşlı aktivitelerine ben de dahil olacağım çünkü ,biliyorum. Niye? Çünkü zamanım azalacak,ölüme daha çok yaklaşacağım,azraille bir kovalamacanın içine gireceğim,kendimi genç olduğuma,enerjik olduğuma inandıracağım ve böylece ölüm bana yaklaşamayacak. Hmmm…bu daha çok genç,kıpır kıpır geziyor,bunun vakti gelmemiş,diyecek. Hayattan, içimde kalan her şeyi gerçekleştirip öyle ayrılmak için ne mümkünse yapacağım,kendim gibi arkadaşlar bularak.Başbaşa verip ağrılarımızı,sızılarımızı anlatacağız fısır fısır birbirimize ama sonra yaşlanıyor muyum ne diye korkup,bunların üzerine gideceğiz.Gençken kaçtığımız her şeyi yiyeceğiz,gençken kaçtığımız her yere gireceğiz,yaşlıyız ya kim bize naapsın! İkinci baharımı ve ikinci sosyalleşme dönemimi iple çekiyorum.Ah bir büyüsem de şu saydıklarımı yapsam…! (Tuliş…sakız çiğnerken de düşünebilen kadın)

POLAT ALEMDAR'A ARTIK AŞK HEPTEN HARAM!!

14 Şubat Perşembe günü yayınlanan son bölümde,Ahu Toros,Polat uğruna kendini feda etti.
Zaten umutsuz bir aşkın pençesindeydi kızcağız(!)Polat'tan kendisine ne yar,ne yaren olmayacağını anlamıştı.
Polat ise zaten seyirci baskısı ile senaryosu değiştirilmiş bir aşkı,yaşayamadan kalbine gömdü.Malum eski sevdiği Elif'in üzerine gül koklayacak diye Ahu Toros ile başlamak üzere olan bir aşk,senaristlerce derhal 180 derece döndürülerek,Polat'ın kalbine Elif'ten başkasının girmesinin haram olduğu vurgulanmıştı.Zaten hep bu Polat'ın cinsel ihtiyaçlarını acaba Memati ile falan mı giderdiğini merak eder dururdum,malum dizide her ikisi de nedense cinsiyetsiz,kadına kıza bulaşmayan tipler olarak,tamamen ütopik karakterler olarak varlar.
Ama anladık ki Memati artık bu taş kalpli görüntüden sıkıldı,o artık kendisine sevgili yaptı,adını da kadınım koydu.Hayırlı olsun.
Şimdi artık anlaşıldı ki,bu son sevildiği kadın da onun uğruna kendi bombasının pimini kendisi çekip de paramparça gözlerinin önünde ölmüş bir erkek,bundan sonra zinhar bu sahneyi unutup,vicdan azabını üzerinden atıp,bir daha tövbe kimseye aşık maşık olamaz.Zaten senaristlerin de istediği buydu herhalde.Polata acı yaşatalım ki,bu adam niye karı kızla takılmıyor diyenlere kapak olsun!
Bu arada son bölümde hala anlamadığım şey,Polat'ın tekneye bineceği iskelenin kapısına yöneldiği bir anda,birden tam aksi istikamette ve hayli uzak ve karanlık bir köşede Muro ve ekibi tarafından oturtulmuş,geçici felçli Ahu Toros'u Polat'ın o dalgınlıkla görme ihtimali yüzde yirminin altındayken,Polat'ın bu yüzde yirmiyi yakalayabilme başarısıdır.
Hem,madem Polat'ın nereye saat kaçta gideceğini öğrendiler ve oraya canlı bomba Ahu'yu yerleştirdiler,ne demeye bu kadar uğraşıyorlar ki,Vurun işte Polat'ı orda,daha neyi bekliyorsunuz?
Aynı saçmalık,hain Hakan tarafından Polat'a suikast düzenlemesi için gönderilen Adem olayında da vardı.Madem Polat'ın ve koruma ordusunun konvoyunun geçeceği güzergahi bu kadar iyi biliyorlar da Adem'i o güzergah üzerindeki trafik lambalarının altına cam silici çocuk rolünde yerleştirebiliyorlar,Polat da madem hazırlanan tuzağa göre,aracından inip acıdığı Adem ile konuşacak,bu kadar da eminsiniz,ne diye orda pusuya yatıp da,Polat'ın işin oracıkta yaylım ateşi ile bitirmiyorsunuz?Ne diye işi uzatıp,sorumluluğu Adem'in üzerine yıkıyorsunuz?
Şimdi yine bu son bölüme dönecek olursak,Hakan orda,Muro ve adamı orda,Polat da tam karşılarında açık hedef olarak korumasız duruyorken,her ikisi de çalıların ardında rahat rahat Polat'ı gözetleyebiliyorken,her ne hikmetse,Hakan yaklaşan tekneye atlamayı,Muro da Polat'ın Ahu'ya yaklaşarak bombanın etki alanı içine girmesini bekliyorlar.
Hem Polat Ahu'ya,
-Sakin ol,yaklaşmamı bekliyorlar patlatmak için,demedi mi zaten...Ahu ne diye beklemiyor da,kendi kendine pimi çekmeye kalkıyor.
Elif bile öldü bildiği Ali'sinin ardından,onca şey yaşadığı Ali'sinin ardından hayatta kalmayı başarmışken,nasıl oluyor da Polatı daha bir kaç aydır tanıyıp da aşık olmuş olan Ahu,Polat gözlerinin önünde sağ salimken ve kurulmuş pusuyu farketmiş iken,sabredemeyip Polat uğruna kendi hayatını feda ediyor?
Kurtlar Vadisi,iyice Hırtlar Vadisi oldu,git gide Sağır Oda saçmalığına yaklaşan bir kıvama geldi artık,kim kimdir,her an bir deliğin altından bir hain bir sürpriz bir oyun çıkabilir,aklın mantığın sınırları artık tamamen zorlanabilir.
Tıpkı ama tıpkı,Kurtlar Vadisinin ilk sezonundaki bir sezon finali gibi.Hani Polat uzaktan kumanda ile boynundan vuruluyordu da sonra gözlerini Suriye'de açıyordu ya...
Hala o sezon finalinin mantık zincirini çözemedim,çözebilmiş olan var mı aranızda,söyleyin gözünüzü seveyim yahu.
Son bir şey;
İskender Küçük nasıl olsa yakalanıp hapse girecek zaten,Veli Küçük ise.Eee,ne heyecanı var o zaman bütün bu olayların?
E yok o değil de hayali başka bir karakter ise,zaten daha da işin tadı kaçtı çünkü herkes ama herkes Veli Küçük ile eşleştirdi bile karakteri yani.Değilse de hayal kırıklığı yaşatacak,benden söylemesi.

REŞAT NURİ GÜNTEKİN DİZİLERİ

Evet,romanları demedim,dizileri diye yazdım başlığı. Reşat Nuri ile ilk tanışmam,orta ikinci sınıfta iken oldu.Şubat tatilinde okuyacak güzel bir roman ararken evdeki kitaplıkta,annemin tavsiyesi ile Çalıkuşu'nu okumuştum. Okur okumaz da,Reşat Nuri'nin diğer tüm romanlarına saldırmıştım.SON SIĞINAK dışındaki tüm romanlarını okudum.Hatta bunların özetlerinden dolayı,lise bitene kadar edebiyat dönem ödevlerinden çok iyi notlar da almıştım. Aydan Şener ile Kenan Kalav'ın başrollerini paylaştıkları Çalıkuşu dizisini izlerken,senaristin ve yönetmenin,romanın aslına ne kadar sadık kaldıklarını görmüş ve çok etkilenmiştim. Şimdi ekranlarda iki Reşat Nuri Güntekin eseri,dizi film halinde seyirciye yutturulmaya çalışılıyor.Yaprak Dökümü,bağımsız bir dizi olsaydı,çok başarılı olduğunu söyleyebilirdim.Keza,Dudaktan Kalbe de aynen öyle.Ki bu ikincisi,daha önce de Kınalı Yapıncak adıyla sanırım Beyazperde'de ve yine sanırım hafızam yanıltmıyorsa Hülya Koçyiğitin başrolünde hayat bulmuştu. Az biraz eğitimini aldığımız,mürekkebini yaladığımız bir sektör olduğundan,sinema veya dizi yapmanın,ne kadar meşakkatli(meşakkat mi?Reşat Nuri dedik,hemen dil eski osmanlıcaya kaydı yahu!)zor ve çetin bir iş olduğunu bilirim. Edebi eser uyarlamalarının ise bağımsız senaryoya uymaktan iki kat daha zor olduğunu da tabii.Eserin konusunun geçtiği yerlerin,mekanların,dönemin havasını yaratmak,dönem kostümü hazırlamak,o döneme uygun materyalleri eşyaları toparlayıp biraraya getirmek akıl almaz ölçüde zordur. Bu nedenle,şimdiki dizi yapımcıları,eserden beslenen senaryoyu, sanki günümüzde geçiyormuş gibi yeniden düzenlemek zorundalar,buna da bir şey dediğimiz yok. Her ne kadar,bu günün şartlarında geçen bir dizide,Lamia,Cavidan,Makbule,Nefise,Enise,Macide,Saip, gibi isimler,o kahramanların son moda giysileri,çizmeleri,röfleli fönlü veya maşalı saçları,BMW arabaları,yine son model cep telefonlarıyla falan pek örtüşmese de ,eyvallah,ona da itirazımız yok. Ama hadi dönem dizisini teknik ve dekoratif zorunluluklar nedeniyle bu gün geçiyormuş gibi çekiyorsunuz kabul de,be kardeşim,ne diye dizilerin,yazarın o dönemin saflığı ve bakir duyguları içinde ,okuyucuya ille de mesaj vereceğim kaygısı ile yazdığı romanı,kafanıza göre bu kadar rahat,bu kadar sınırsız,bu kadar orjinaline aykırı ,bu kadar popülist yaklaşım içinde raiting kaygısıyla canınız nasıl isterse değiştirebiliyorsunuz,bu kadarına da pes doğrusu. Romanda geçen karakterler ana omurgalarıyla tamam da,ya o karakterlerin yaşadıkları? Bu roman bu haliyle beş para etmez,bunu dizi yaparsak,tutmaz,şurasını çekelim,şurasını büzelim,şurasını keselim,şurasını uzatalım,şurasını yamayalım,şurasına da iki üçbin tane ilave sahne yazalım ,diyecektiniz,ne diye o halde,ille de o eseri dizi yapma hevesine giriştiniz,ben onu anlamıyorum.Madem roman kendi orjinal haliyle çekilince,tutmayacak,çekmeyin yahu,mecbur musunuz?Yazarsınız azıcık ordan burdan biriki benzeyen karakterle yeni bir senaryo,hiç değilse,bizler gibi edebiyat tutkunları,Reşat Nuri hayranları rahatsız olmaz,hem de Rahmetlinin yattığı yerden kemikleri Raiting ateşiyle sızım sızım sızlamazdı. Hadi diyelim uydurdunuz,biz yaptık oldu,kıvamında bir işi devam ettirmeye kararlısınız,niye isimler aynı,hiç yakışıyor mu,en az yarı asır öncenin trendi olan isimler ile o yarattığınız süslü püslü ultra modern karakterler? Yok eğer yazara saygı tadında isimlere dokunmadık diyorsanız,ohooo...eserin yazarına saygıyı konuşacaksak,bu blogun sayfaları yeter mi buna?Yazarın yazdıkların on kişilik senaryo ekibiyle allak bullak et,sonra neymiş,yazara saygı...yesinler saygınızı! Bu arada şunu da eklemekte fayda var,her iki dizi de,şu sırada seyrettiğim ve ilgiyle izlediğim dizilerdir.Dizilerin işleniş biçimi ile ilgilidir yorumum,orjinal senaryoların değiştirilip yozlaştırılması ile.Yoksa her iki dizi de başka adlar altında,bir kaç değişiklikle asıl eserden kopartılsaydı,bağımsız ve son derece başarılı iki dizi olarak yine izlenirdi. Tam da şöyle ifade etmeli sanırım, Ben dizinin,Reşat Nuri Güntekin'in ölümsüz eserinden,şeklinde tanıtım ile verilmesine karşıyım.Bu yazarı,bu kitabı hiç okumamış olan kişiler için,sonradan kitabı edinip de okuyacaklar için,kötü bir başlangıç,kötü bir tanıtım şekli değil mi? İnsan demez mi,"eee,hani nerde dizideki onca olay,burda kitapta bunların ancak onda biri var,bu ne biçim romanmış böyle?" diye? Bakın naçizane,aşağıya,halihazırda adı geçen iki eserin orijinalinin özetlerini koyuyorum.Okuyun,ondan sonra yukarıda yazılanları bir daha okuyun,ondan sonra da adı geçen iki diziyi yeni bir bakış açısıyla bir daha izleyin. Sonra da yazara saygı duyan sevgili dizi yapımcılarını,senaristlerini ve yönetmenini burda hep beraber SAYGI ile anın. Tamam mı? *Orijinal Dudaktan Kalbe Romanının özeti; Saip Paşa İzmir’in önde gelen tanınmış kişilerinden, belediye başkanlığı yapmış birisidir. Saip Paşa’ nın yeğeni Hüseyin Kenan dayısının zoruyla mühendis olmuş daha sonra annesinin dükkanını satıp Avrupa’ya müzik eğitimi almaya gitmiştir. Güzel keman çalan Hüseyin Kenan müzikteki yeteneğini batı dünyasına kabul ettirmiştir. Dayısının ısrarıyla çocukluğunun geçtiği şehre, İzmir’e gelir. Saip Paşa vaktiyle haylaz bir oğlan diye bildiği Hüseyin Kenan’la şimdi övünmekte, ziyafetler düzenleyerek bu ünlü besteciye yakınlığını göstermekten zevk duymaktadır. Bütün bu kalabalıktan ve şatafattan sıkılan Hüseyin Kenan Bozkaya’ya giderek dinlenmek ister. Bozkaya’da küçük “kınalı yapıncakla tanışır”. Lamia kimsesiz bir sığıntıdır,amcasının yanında. Lamia’ya hafif çilli yüzünden dolayı Hüseyin Kenan kınalı yapıncak ismini takmıştır. Hüseyin Kenan evli bir kadın olan Nimet Hanıma kur yapmaktadır. Burası küçük bir kasaba olduğu için dedikodulardan kurtulmak için de Lamia’ya yakınlık gösterir gibi görünmektedir.Lamia da Kenan'a olan hayranlığı ile bu aklınca tertemiz aşkı desteklemektedir. Hüseyin Kenan yaz bitince İstanbul’a döner. Niyeti Mısırlı Prenses Cavidan’la evlenmektir. Prensesin Mısır’a gittiği bir sırada tekrar İzmir’e döner. Burda Lamia ile yakınlaşırlar ve Lamia’nın namusunu kirletir. Daha sonra Lamia ile evlenmek istediğini söyler.Ama kızı isteteceği gece hastalanır,bir kaç gün evde yatar. Lamia,onun bunu mecburiyetten yaptığını düşünerek evlenme teklifini kabul etmez. Üç ay sonra hamile olduğunu öğrenir ve kendini vurarak intihara kalkışır. Amcasının evinde,yaralı olarak kurtarılır, skandal duyulmasın diye Kütahya’ya akrabasının yanına gönderilir. Lamia kızı Mekrube’yi orada doğurur.Birtakım olaylar ve tanışmaların ardından orda birisiyle evlenir. Bu sırada kocasının yeğeni Doktor Vedat Kütahya’ya gelir. Lamia Hüseyin Kenan’ın Prenses ile evlendiğini Doktor Vedat’tan duyar. Lamia kocasından ayrılır. Vedat onunla evlenmek istese de reddeder. Kızıyla İstanbul’a gelir. Kısa bir süre sonra Vedat da İstanbul’a gelir. Bir gün Vedat’ın muayenehanesinde Hüseyin Kenan’la karşılaşır. Hüseyin Kenan Lamia’yı sevdiğini geç fark etmiş evlilik hayatında muylu olmamıştır. Vedat’ın Lamia ile evleneceğini duyan Hüseyin Kenan intihar eder ve Lamia’ya kavuşamaz...Lamia ise,Vedat'ın karısı olmuştur artık.Bu roman,bu acı sonla sona erer. (Not= Reşat Nuri'nin Çalıkuşu dışındaki hiç bir romanı mutlu sonla bitmez.Acımak'da belki bir parça görüş farkı ile mutlu bitti denilebilir ama asıl hikaye orda da mutsuz sonlanmış,romanın asıl kahramanı baba sefalet içinde ölmüştür)

*Orijinal Yaprak Dökümü romanının özeti;

Ali Rıza Bey, hayatını memuriyetle devam ettiren, namusuna ve ahlaka son derece düşkün beş çocuklu bir ailenin babasıdır. Trabzon’da çalıştığı bir iş yerinden ayrıldıktan sonra İstanbul’a gelip Bağlarbaşı’ndaki babadan kalma eve yerleştiler. Bir süre işsiz gezdikten sonra, Muzaffer adındaki eski öğrencisinin ona sağladığı imkanla işe girer.Her şey kızları Leyla ve Necla’nın arkadaşları olan Leman'ın Ali Rıza Bey’den iş istemesiyle başlar. Ali Rıza Bey Leman’a çalıştığı yerde bir iş bulmuştur; fakat Leman bir süre sonra patronu Muzaffer Bey’le bir ilişki yaşar ve hamile kalır. Ali Rıza Bey bunu duyunca kendini suçlar ve Muzaffer Bey’den Leman ile evlenip onun namusunu temizlemesini ister.Patronu bunu kabul etmeyince Ali Rıza Bey bu olayı gururuna yediremeyip işten ayrılır.

. Fakat bir süre sona Ali Rıza Bey’in karısı Hayriye Hanım ve kızları Necla ile Leyla artık eve para getirmediği için ona saygı duymaz ve onu aşağılayıcı tavırlar göstermeye başlarlar.

Bir gün, Şevket işyerinde evli bir kadınla ilişkiye girdiğini ve o kadınla evlenmek istediğini söyler. İlk başta Ali Rıza Bey bu olaya itiraz etse de daha sonra Şevket’in Ferhunde ismindeki kadını ne kadar çok sevdiğini görmüştür. Fakat, gelin Ferhunde eğlenceye ve modern hayata alışkın biridir ve evde gece toplantıları yapılmaya başlanır. Evin ortanca kızları olan Necla ve Leyla’nın eğlenceye ve lükse olan düşkünlükleri artar.Böylelikle Ferhunde’nin evdeki hakimiyeti iyice artar.

Evin en büyük kızı olan Fikret bu olanlara daha fazla dayanamayacağını anlar ve Adapazarı’nda yaşayan bir adamla adamın çocuklarına bakma koşuluyla evlenip gider.

Fikret’in evden gidişiyle daldaki yapraklardan biri kopar. Şevket’in kazandığı para ve Ali Rıza Bey’in emekli maaşı evde yapılan eğlencelere harcanmaktadır. En sonunda elde hiçbir şey kalmaz. Şevket çareyi çalıştığı bankadan zimmetine para geçirmekte bulur. Aldığı parayı yerine koyamayınca hapse girer. Böylelikle dalın ikinci yaprağı da kopar.

Ferhunde bu hayat daha fazla dayanamayacağını söyleyerek evi terk eder. Bunun sonucunda üçüncü yaprak da kopmuş olur. Daha sonra Necla da kendini zengin gösteren bir Suriyeli adam ile evlenir. Fakat mutlu değildir ve babasından yardım istemek için mektup yollar. Ali Rıza Bey ise onun bu isteğini reddeder ve yaşantısına olduğu gibi devam etmesini söyler. Böylece dalın dördüncü yaprağı da kopar.

Leyla ise zengin bir avukatın metresi olur ve Ali Rıza Bey bunu bir arkadaşından öğrenir. Namusuna düşkün olan Ali Rıza Bey Leyla’yı evden kovar . Leyla avukatın Taksim’de tuttuğu eve yerleşir. Böylece dalın son yaprağı da kopmuş olur.

Nihayetinde yaşanan bir çok macera ve dramdan sonra,Ali Rıza Bey çaresiz kalan kızı Leyla’nın eve gelmesini kabul eder ama kendisi evden ayrılacaktır. Adapazarı’nda olan kızı Fikret'in yanına gider ve Fikret'in orada mutsuz olduğunu görür. Kocası ve üvey çocuklarıyla arası iyi değildir. Bunu gören Ali Rıza Bey İstanbul’a geri döner ama birkaç gün eve gitmez. Daha sonra hasta olur ve eski bir arkadaşı sayesinde hastaneye kaldırılır. Hayriye Hanım ve kızı Leyla hastaneye gidip onu alırlar ve Taksim’deki eve giderek yaşamlarına orada devam ederler.

(Tuliş...sakız çiğnerken de düşünebilen kadın)

FACEBOOK ve ESKİ DOSTLAR

Nihayet iki eski dostuma kavuşabildim. Gerçi hala yana yakıla aradığım o dört kişiden hiç ses seda yok.Grubuma bir sürü eski sınıf arkadaşım dahil oldu ama ben dostlarımı arıyorum.Şimdilik sadece çok sevdiğim iki dostum beni buldu,haberleştik. "Şimdi imkanım olsa da eskiye dönsem,onların telefonlarını adreslerini bir güzel kaydetsem de hiç izleri kaybolmasa hayatımdan" dediğiniz olmuştur benim gibi. Gerçi onları bulunca ne olacak,hayatımda ne değişecek onu da kestiremiyorum.Hayatımızda bir şeyler değişsin diye aramıyoruz elbette.Ama hayatımıza nasıl bir renk katacaklar onu da merak etmeden duramıyoruz. Bu şey gibi....hmmm....şey... Tamam,buldum,bu insanoğlunun geride bir şey bırakma,hayatta kendinden bir iz bırakma sevdasına benzeyen bir şey. " Ben vardım,ben yaşadım,ben oradaydım" ın bir ispatı...Bunu haykırma çabası! Hayatınızın o en güzel dönemlerinin,beraber yiyip içtiğiniz,beraber sınav telaşları,kantin sohbetleri,ders arası çaylar,okeyler,kütüphane araştırmaları,milli parklarda gezmeler falan yaşadığınız o anların,aslında hayal değil gerçek olduğunu birilerine tasdikleme,onaylatma eğilimi biraz da. Ben hatırlıyorum,acaba onlar da hatırlayacak mı,hali yani.Birilerinde iz bırakıp birakmadığını öğrenme isteği,dizginlenemez bir güdü. Derin ve önüne geçilemez bir merak. Ne yaptılar,ne oldular,paçayı sıyırdılar mı hayattan,evlendiler mi,hani bir kız vardı onunla nooldu,hani bir çocukla çıkıyordu onunla beraberler mi hala,saçı nasıldır şimdi,şişmanlamış mıdır,yaşlanmış mıdır,yıpranmış mıdır,eskitmiş midir onu da hayat...Eskimiş miyimdir onun hatıra defterinde... Sonra kendi gerçeğini farketme anı gelir. Onlara anlatacak nasıl bir hikayeniz var? Yıllar sonra onların karşısına neyle çıkacağım!? En gurur duyduğum şey ne!?Ya beni görünce hayal kırıklığına uğrarsa? -Bizim nokta noktayı hatırladın mı,onu buldum facebookta,şimdi şöyle şöyle olmuş,şöyle yaşıyormuş.. -Deme yahu?Bak sen,kerataya.Helal olsun! Bunları söyletebilecek miyim hakkımda konuşanlara? Yoksa bir bok olamadığınızı öğrenecekler telaşı mı duyuyorsunuz içten içe. Yıllar sonra buluşmak risklidir de üstelik. Aradan , dünyaya yeni bir nesil getireceğiniz kadar bir süre geçmişse hem de ,iki kat risklidir. Hala o bir zamanlar arkadaş olmanızı sağlayan karakter özellikleri duruyor mudur yerinde? Yıllar onu değiştirmiş,bambaşka biri yapmış olabilir mi?O sevdiğiniz gülüşü,o sevdiğiniz deli dolu hali,ya da o bayıldığınız ağırbaşlılığı ...duruyor mudur yerli yerinde? O hala O mudur? Siz hala siz misiniz? Önemli birisi olmanın megalomanisi içinde,burnu havaya kalkmışsa ya? Hiçbirşey olamamanın ezikliğiyle içine kapanmışsa ya da? Çocuklarınız olmuştur,şimdi yeniden görüşseniz,çocuklarınız birbiriyle anlaşabilir mi? Ya eşleriniz? Yıllar önce aynı bardaktan çay içebildiğiniz yakın arkadaşınız,eşinizle anlaşabilecek midir? Siz onun eşiyle anlaşabilecek misinizdir? Eşleriniz birbirinizin eşleriyle anlaşabilecek midir? Yıllar sonra biraraya gelince,paldır küldür saldırıp motor hızıyla birbirinize anlattığınız eski günler de tükenip bitince,konuşacak bir şeyiniz,ortak hayatlarınız olacak mıdır? Onu gördün mü,bundan haberin var mı,ötekiyle hiç haberleştin mi? Ya sonra? Bütün bunlar,bütün ortak noktalar konuşulup da sıra susmaya gelince anlayacak mısınız aslında bambaşka hayatları tüketirken ayrı yerlerde,sırf bunları ona anlatmak için yaşamış olduğunuzu tüm hayatınızı? Üniversiteyi,liseyi,ortaokulu veya başka bir ortak oluşumu,sırf yıllar sonra karşılaşınca birbirinize hatırlatmak için yaşamış olduğunuzu farkedecek misiniz? Şu anda aynı okulu aynı sırayı paşlaşmakta olduğu arkadaşlarını yıllar sonra bu tür arkadaşlık sitelerinden bulup kavuşacak olanlar yok mu hali hazırda yaşayan genç nesilde? Biriktirin... Hiç birşey biriktirmeyi sevmiyorsanız bile,anı biriktirin. Seneler,seneler sonra,o anıların ne işe yaradığını anlamak için bile buna değer. (Tuliş...sakız çiğnerken de düşünebilen kadın)

HEPİMİZ DİJİTALİZ.

Dün gece yatmak üzere yatağıma yerleşmişken ve tüm hane halkı derin uykudayken,aklıma bir konu takıldı.Bunu sabaha hatırlamayabilirdim,kalkıp not almam veya üşenmeyip bir güzel yazmam gerekiyordu.Ama bilgisayarı kapatalı çok olmuştu ve açılmasını beklerken o arada gidip fırından ekmek alabileceğiniz,eve dönüp kahvaltı sofrasını kurabileceğiniz,yatsı namazını sünnetiyle beraber kılacabileceğiniz,sevdiğiniz bir arkadaşınızla telefonda uzunca bir sohbet yapabileceğiniz ya da kuaförde saçlarınıza fön falan yaptırabileceğiniz kadar uzunca bir süreyi size hediye eden ağır bir bilgisarayım vardı,açılmasını beklemektense tüm yukarıdakileri yapmayı tercih edebileceğimden,ancak bütün bunları yapabileceğim bir saat dilimi içinde olmadığımdan,sabaha yazarım diye,vazgeçip uyumayı denedim. Sabah olunca ilk aklıma gelen şey,neden gece kalkıp yazmadığımdı.Çoğunu unutmuştum işte.İyi bir yazar olamayacaktım.Satırlar kendi kendine geldiğinde,kalkıp onları belgelemem gerekirdi.Ne diye klavye ile yazmaya takmıştım ki?Ana karnından klavye ile mi doğdum? Sonra kendi gerçeğimden kendim ürktüm. El yazısı ile yazmaktan nefret ediyordum! Oysa güzeldir de yazım. Bir arkadaşım yıllar önce ilk kez ehliyet alıp da arabasına biz arkadaşlarını doldurduğunda, -Bir öğrenseniz,inanın yürümekten daha kolay,demişti.Onu hatırladım. Kendi el yazımı unutmuşum!Klavye de,kalem kağıttan daha kolaydı! Kalemi kağıdın üzerinde dolaştırarak,bileğini hareket ettirerek, G’lerin kuyruklarını kıvırmaktan,Ğ’nin üzerine,Ü’lere,Ö’lere şapka,nokta falan koymaktan daha kolaydı sahiden de. Üstelik de üniversitede kafamıza vura vura daktilo öğretirlerken (Hala şimdiki İetişim Fakültelerinde bu ders var mıdır acaba?Sanmıyorum,nasılsa bilgisayardan hallediyor onlar da her bir şeyi) ne diye bu zor şeyi öğrenmek zorunda olduğumuza söylenir dururduk.Bir gün bizi bu hale getireceğini tahmin bile etmeden. El yazısını unutmak! Kafamızda yedek hafıza kartları yok ki,beyne format atarken hafızayı koruma imkanı bulalım! İlköğretime böyle bir zorunluluk getirilmişti sahi.Acaba devam ediyor mu? "Gelişmiş ülkelerin aydın insanlarının yazılarını el yazısıyla yazdığı" idi,gerekçesi de.Bildiğimiz şu bitişik eğik yazı,falan dedikleri şey.Yani kitap yazısı ile yazmaktan da öte. Bırakın el yazısını,kitap harfleriyle yazmaktan bile üşenir olduk toplumca.Eşime el yazını hatırlıyor musun,diye sorduğumda,sahiden de hatırlamakta güçlük çekti.Gün içinde kalem kağıdı o kadar az kullanıyoruz ki. Zaman içinde,Windows dedikleri şey sahiden de gerçek ev pencerelerinin yerini alacak.Artık pencerelerden kafalarımızı bile çıkarmadan,eş dost ziyaretlerini Windows maillerden,günlük haberleri,dünyayı, favori açılış sayfamızdan,kutlamalarımızı,acılarımızı,sevinçlerimizi mail kutumuzdan,anlık haberleşme programlarımızdan halleder olduk. Bir kez gittiğiniz bir evin yerini unutmazsınız ama bir gün bilgisayarsız kalsak ve bir daha hiçbir şekilde mail kutumuza ulaşamasak,tüm eş dostla bağlantıyı kopartacağız,çoğunun evine bile gitmiyoruz artık. Ya da cep telefonlarımız çalınsa ,kaybolsa,ne kimsenin doğum gününü,ne kimsenin ev,iş,cep telefonunu hatırlayabileceğiz!Yine kopacak dünyayla tüm bağlantımız. Kendi cep numarasını ilk sorulduğunda şıp diye söyleyiveren var mı mesela?Neredeyse onu bile unutacak kadar başka hafızalara,yapay belleklere güvenir olduk. Kaç kişi fotoğraflarını bilgisayarında tutmak yerine gerçek fotoğrafçıda bastırıp,albümlerde saklıyor?Fotoğraf yırtan var mı mesela hala?Geri dönüşüm kutusuna yolla ,tamam! Hatta o kadar zamansızız ki,ben mesela,mail kutuma dolmuş power point sunularından hiç birini açmaya tahammül edemez oldum. Mailin ekli dosyasını tıklayıp yüklenmesini beklemek,sonra o on,bilemedin yirmi saniye sürecek sunuyu izlemek bile zaman kaybı geliyor bana.Niye? Cevaplanacak maillerim,okunacak gezilecek sitelerim,paylaşılacak yazılarım var. Yakındır,çocukların adları değişecek,bakın söylemedi demeyin. Sevilaylar mesela,Pikselay olacak. Ayhan’ların,yerini Baythanlar alacak. Nüketlerin yerine Autocad’ler, Ersincanların yerine EmesenCan’lar,Oğulcan’lar yerine Gogılcan’lar falan dolduracak ilkokul sıralarını. -Öğretmenim annemle babam facebookta tanışmışlar,o yüzden benim adımı Face-Su koymuşlar.Erkek kardeşim olursa onun adı da Fevzi Bok olacak! -Benim adım babamın mesleğinden esinlenmiş örtmenim!Babam Osman’ın host şirketi var,benim adımı da Host-man koymuşlar o yüzden. -Örtminim,ben bir mesaj sayesinde babama müjde edilmişim annem tarafından,hamileyken.O yüzden adım Esemes-gül! Hadi bakalım,alın elinize kağıt kalemi,yeni doğacak yavrularınıza ya da onlardan olacak torunlarınıza koyulması olası isimleri bir listeleyin bakalım,çağın trendini önce siz yakalamış olmak adına.Haa,ama unutmayın,bunu ,kendi geçmişinize ve el yazısından karakter analızi yapan o kadim psikiyatrlara son bir saygı duruşu olarak,kendi el yazınızla yapmayı ihmal etmeyin! (Tuliş…sakız çiğnerken de düşünebilen kadın) (NOT=Bu yazı yazıldığı zaman,henüz twitter yoktu,facebook yayılmamıştı.Bu yazıdan çooook sonra insanlar,dijital kadın ve erkek isimleri esprileri üretmeye başladılar,heey gidi hey,telif haklarımın peşine düşsem,şimdi zengindim vay anasını)

ANNEMİN RAMAZANLARI...

Markette alışveriş yaparken etraftaki insan kalabalığına baktım.Market arabaları,silme doluydu ve herkes yanındakini,sağını solunu görmeden,çılgın gibi,arabadaki son boş kalan yerlere,çorba,makarna,yufka tıkıştırmakla meşguldü. Eşime gösterip gülümsedim, -Makarna ve yufka yağması var yine,savaşa falan mı girdik acep? Diye. Ikimiz de biliyoruz oysa,Ramazan telaşesi bu.Güzel yurdum insanın stoklama eğilimi.Sanki karınlar aç olunca,sanki nefis terbiyeli olunca,markete gidilip alışveriş yapılamıyor.Bir haftalık alışverişi anlarım da,bir aylık depolamak ta bana pek saçma geliyor her zaman. Annem geldi yine aklıma.Hanımeli kokulu elleriyle açardı o yufkaları.Asla hazır yufka aldığını bilmem.Belki de ondandır,şimdilerde hiç börek sevmeyişim.Kim yaparsa yapsın,sevemiyorum işte.Hazır yufkalardan her halde.O anne açması böreklerin tadı,anılarımda yaşıyor sadece. Yazın son aylarında tarhana yapardı,evin balkonunda temiz çarşaflar üzerine serip te kuruturken,kuşlar gelip gagalamasın diye başında sırayla nöbet bekleşirdik biz çocuklar.Turşu küpleri yıkanır paklanırdı,babam hale giderdi turşuluk malzemenin tazesini,körpesini seçmek için. Şimdi bizim market arabamızda,kavanoz veya poşet turşular aldı onların yerini.Tarhana desen,eh işte belki üzerinde ev tarhanası yazanlardan birtanesi o tadı verir hevesiyle her yeni markayı deneyip dururum. Komşularıyla beraber oturup erişte ve makarna keserlerdi de mutfağa kimsecikler giremezdi mikrop,toz bulaşır hamurların üzerine diye. Balkonlarda sıra sıra kırmızılaşmış biberler,kurumuş ve pörsümüş haline bakınca nasıl bu kadar güzel dolma olabiliyor sonradan diye şaşırdığımız patlıcanlar. Özenle iplere geçirirken "Bahçelerde börülce" diye usul usul türkü mırıldandığı bir gün,iplere geçirdiği şeyin kurutulmak üzere balkona asılacak bamya değil de börülce olduğunu zannedişim. Tarhanalar kurutulup,o öpülesi elleriyle ovuştura ovuştura toz haline getirilir,sonra o örtüler yıkanır,paklanır,bu kez üzerlerinde domates dilimleri kurutulmak üzere tekrar balkonda,terasta yerlerini alırdı.Allahım ne güzel kokudur o kuru domates ile pişirilen kuru patlıcan dolmasının kokusu. Oğlum bu lezzetleri bilmeden,dışarıdan alınıp pişirilse bile ardı arkası gelmeyeceği için,damağında iz bırakacak lezzetler olmadan büyüyor.Ne yazık.Paketli,ambalajlı,dondurulmuş,ilaçlanmış lezzetler eşlik ediyor ona ve bize artık. Domates dedim de,onların kurularına değil ama salça olmak üzere tepsiler içinde güneşe serilenlerine pek bir dadanırdım.Çocukluğumun ilk hırsızlıklarıdır tepsi üzerinden domates salçası çalıp ta evden aşırdığım ekmekleri bandıra bandıra yiyişim.Oğlum,bu lezzeti bile bilmeden büyüyor,salça onun için ketçap kadar bile önemli bir şey değil artık. Ketçap ta neymiş,eskiden ev makarnaları pişince,üzerine misler gibi domatesli soslar hazırlanıp dökülür,öyle servis yapılırdı. Bu arada günlerce teraslarda kurutulan ve şerbet ve reçel yapmak üzere üstüne serildikleri beyaz çarşafları pembemsi mora boyayan vişneleri,yaz boyunca bir zırnık bile koklatılmadan kışı beklememiz için tembihlerde bulunulan koca cam kavanozlardaki çilek ve şeftali reçellerini unutmak ne mümkün. Bütün bunlar kışa hazırlıktı tabii. Hele o kışın içinde bir de Ramazan varsa,her şey daha bir neşeli,daha bir titiz,daha bir törensel şekilde hazırlanırdı. Yaşımız ve okulumuz gereği oruç tutturulmasa da bizlere,o çocuk sevdasıyla iftar sofrasına oturmanın bile ne kadar lezzetli ne kadar önemli bir şey olduğunu kavrardık.Tavuk pişmişse hele evde. O zamanlar,hazır temizlenmiş tavuk ne gezer? Babam bacaklarından bağlanmış canlı tavuk getirirdi santral kurmak için gittikleri civar köylerden.Balkonda kesilir,annemin yarım gününü alacak şekilde titizce temizlenir,tüyleri yolunur,ocakta tütsülenir,sonra da tencerede uzun uzun haşlanırdı.O kokuyu,o tavuk etinin lezzetini,onun suyuna yapılan pilavı özlüyorum hala. Her akşam,acaba hangi komşuya sohbete gidilecek,hangi komşunun güzel ikramları ve çatır çatır gürüldeyen sobası yanında biz çocuklar isim şehir hayvan oynarken,büyükler neşeli sohbetlerini edecek diye iftar sonrasını beklerdik.Sofra toplanırken ya gider tek tek komşuların zilini çalıp bu akşam bizde toplanılacağını haber verir,ya da kapıyı çalıp bu akşam kimde toplanılacağını söyleyen kişinin gelmesini beklerdik. Oruç tutturulmasak da,sahura kaldırılmak için ısrar ederdik,büyüklerimize.Onlarla oturup sahur yemek bile güzeldi.Sabah kahvaltı edemeyecek kadar çok atıştırmamıza neden olsa bile.Anne eliyle açılmış ıspanaklı,kıymalı börekler olurdu çünkü sahurda.Sabah kahvaltısına kadar dayanamayabilirdik,kalkıp sahurda tazecikken yemek vardı. Kasiyer kız,buyrun efendim dediğinde,irkildim.Alışveriş arabamızı kasanın yürüyen bandına teker teker aktarmaya başladık. Dı-dıt… Dı-dıt… Kasadan geçen ürünlerin o alışıldık,kanıksanmış sinyal sesleri içinde,hazır yufkayı,makarnaları,kavanoz turşularımızı,minik kavanozlar içindeki sahte reçellerimizi,teneke kutulardaki salçalarımızı,kağıt poşetler içindeki tarhanalarımızı geçirdik kasadan. Ramazan geliyordu. Annem yoktu. Annemin Ramazanları da yoktu. Olmayacaktı artık. Benim oğlumun annesinin bu tür özel ramazanları ise hiçbir zaman olmadı.Umarım o büyüdüğünde,bu günkü sahte ve ambalajlanmış ramazan heveslerini bile özleyecek kadar kötü bir gelecek yaşamaz. Hepimize hayırlı ve huzurlu Ramazanlar dilerim ve hala o Ramazanları yaşatabilen anneleriniz hayattalarsa,teker teker ellerinden öperim. (Tuliş...sakız çiğnerken de düşünebilen kadın)

UZAYLILAR TÜRKİYE'DE!! (İnanmıyorsanız okuyun)

Hafta sonu,bir düğüne yetişmeye çalışırken,o telaş,o trafik keşmekeşi içinde,yolun sağ ve yeşil olan(nedense bu iki oluşum da birbirlerini hiç bırakmadılar…yeşil renk ve sağ..) kısmında,dünya yansa umurunda olmayacak bir vurdum duymazlıkla,Yurdum insanın,dünyayı değil ama en azından yol kenarı çimenliğinin o kısmını yakmak için elinden geleni yapmakla meşgul olduğunu gördüm...

Üçer adım arayla,çizgili pijama altı,piknik tüpü,mangal ve salıncaklardan oluşmuş,hafta sonu çekirdek aileleri,pür dikkat ellerinde eski gazeteler ile mangal yellemekteydi. Görsen sanırdın ki belediye,toplu gaz odaları oluşturmuş açık havada,ya da eski bir fabrika neyin yanmış,insanlar küllerini yelliyor.. Eşime dönüp,şuraya bak dedim,uzaydan görseler,ne düşünürler acaba…Gördüğü her ağaç gölgesini,başarıyla et ve mangal şölenine dönüştürmekte üzerine bir eşi daha olmayan Yurdum insanı,bu düşüncelerimi gittigimiz düğünde de ister istemez tekrarlattı.. Senkronize davranış eğilimi,adını verdiğim bir milli illetimiz var.! Bakın,iki insana,milyarlar verseniz,aynı kıyafeti tıpatıp aynı aksesuarlarla giyip,cemiyet içine çıkarlar mı,ha,çıkarlar mı?Ayy…ne ayıp! Ya da bir saat boyunca,yanındaki ile birebir aynı hareketleri yap deseniz,yaparlar mı? Deli mi onlar?Neden aynı giyinip,aynı yerde aynı hareketleri yapsınlar ki?Aynı olmak kadar küçük düşürücü bir şey var mıdır cemiyet hayatında? Peki bu cemiyet hayatının seçkin üyelerinden oluşmuş topluluğun arasına,bir davulcu ve bir zurnacı sızdırın bakalım? Birden,şekere üşüşen karıncalar gibi,inanılmaz bir takım ruhu içinde,halka oluşturup,serçe parmak kardeşliğini de tamam ettikten sonra,aynı kol ve ayak adımlarıyla dön baba dönelim,oluverirler..Eee?Hani kalabalık içinde aynı olmak iyi bir şey değildi! Sonra bir de gözlerine bakın,zannedin ki harp çıkmış,hepsi az sonra cephede şehit düşecek.Öyle bir konsantrasyon,öyle bir soğukkanlı göreve bağlılık ki sormayın gitsin.Ha bir de,hiçbir müzikte kalkıp ta piste arzı endam etmeyen ağır ağabeyler,ablalar vardır hani.Ama halay sözkonusu olduğunda,birden ulusal bir onurla vatan görevi yapar gibi onlar da katılırlar serçe parmak kardeşliğine.. Düşünsenize,siz bir uzaylısınız..İnsan davranışlarını gezegeninize rapor etmek üzere,dünyaya,hem de şanssız bedevi misali Türkiye’ye gönderildiniz.. Diyelim ki adınız da…hmmm..ZTX-10115021-(N)/4 falan olslun..kısaca Zetiks diyelim gitsin..Bu tür senkronize davranış biçimlerini gözlemleyip,yukarıya rapor vermektesiniz.Raporu verdiğiniz uzaylı şefiniz de Morollion olsun. -Dikkat Morollion..alfa,tetra,tetrus..(Bu pin kodunuz)Zetiks konuşuyor.Dünyalılar yine o ayin ritüeli içine girdiler.

Bir dünyalı,iyice gerilmiş eşek derisi üzerine sürekli vurarak,sinir bozucu sesler çıkartıyor,öteki dünyalı da ağzından aşağı sarkıttığı delikli uzun bir şeyi üfleyip duruyor.Türkiyede yaşayan dünyalılar,bu ayin sinyallerini duyunca,iki elleri kanda bile olsa,koşup ayine dahil oluyorlar…tamam

-Ne hissediyorlar,Zetiks…tamam.

-Bi mok hissettiklerini sanmıyorum..tamam.Sadece aynı adımları atarak dönüyorlar.Suratları anlamsız bir tebessüme fokuslanmış.Bir de en baştaki ayin yöneticisi,elinde mendil denen bir materyali sallıyor…tamam.

-Mendili deşifre et,Zetiks…tamam

-Dünyalılar,burun salgılarına sümük diyorlar.Bu sümük çok değerli bir şey…tamam.. -Açıkla zetiks…açıkla a.q...ağzından cımbızla laf alıyoz ulan.Görevini tam yap Satürn kafalı...

-Burunlarından çıkan bu değerli salgıyı,yere falan atmamak için,mendil denen bu bezlere silip,tekrar ceplerine sokuyorlar.Bazen gizlice masa altına yada koltuk arkasına sümük sakladıkları da oluyor.Sanırım bu değerli şeyi kimse almasın diye yapıyorlar.Ama nedense,hiç biri sonradan gelip te onu ordan almıyor.Sanırım oralarda biriktirip,sonradan toplamayı planlıyorlar..tamam.

-Mendili oluşturan maddeyi rapor et Zetiks…

-Mendilin iki versiyonu var,Morollion.

Bir tanesi dayanıklı ve yıkanabiliyor.Onu genellikle dönme ayinini yöneten halay başı adlı liderleri kullanıyor.

Bir de bir tür kağıt türevinden olan var.Bazen sümüklerini bu tip mendilin içine koyup,çöp adını verdikleri bağış kutularına bırakıyorlar.Sanırım toplumsal bir yardımlaşma çeşidi.Cepte saklamak yerine,kamu yararına sunuluyor.Göz yaşartıcı bir fedakarlık örneği..Tamam.

-Göz yaşarmasını deşifre et Zetiks..tamam!

-Hay…(gözüne soktuğum…nedir bu dünya yüzünden çektiğim bea..Her moku deşifre et,deşifre et..Bir emekli olayım,sittirip gidecem Venüse…)

-Dur Zetiks dur...önemli bir bilgi geldi...Türkiyede çok tehlikeli bir casus varmış...Her yerde onu takip edecek,iyi yetişmiş insanlar arıyorlar..Sanırım bu casus hiç yakalanamıyor.Çünkü gazetelerde sürekli onu takip edecek kişiyi arayıp duruyorlar.

-Evet…ben de duydum..casusun ismini bağışla Zetiks kuluna Morollion..

-Casusun kod adı=F.A.S.10

-Türkler dümdüz,fason diye okuyorlar.Türkiyede fason takipçilerine iyi para ve yemek veriyorlar….tamam.Yıllardır fason takipçisi araya araya bulamadılar..Bu casusu ilk gördüğüm yerde,işini halledeceğim..tamam.Ama Türklerin umudu bir başkasından sanırım,morollion.

-Deşifre et Zetiks….

-Sanırım ilahi bir kurtarıcının gelip onu bulmasını umuyorlar.Belki de bu şahıs,nesli tükenmiş çok nadide bir ırkın geride kalan son ve tek değerli üyesidir.Ve onu bulabilmek için de sürekli gazete ilanları veriyorlar..tamam.

-Şahsı deşifre et Zetiks…

-(Şu Türkler nasıl diyordu. Hay o şahis senin götüne..tövbe tövbe..)

-Şahsı deşifre et Zetiks..!!!Gelmiyim oraya.Çanak anten kafalı,uydu memuru!!!

-Ütücü,Morollion…ütücü….SON ÜTÜCÜ.! Bu… sanırım Son Mohikan, falan gibi dramatik bir şey.Dilerim bulunur ve bu gezegene ve ülkeye nasıl fayda sağlar biz de görürüz.Bu arada,Tükler hala dumanla haberleşiyorlar,Morollion,tamam.

-Deşifre et,yorma beni Zetiksim…

-Bu Türkler,her yedi günde bir çalışma hayatına ara veriyorlar..Buna Pazar deniyor..tamam.Bu günlerde,ailelerini toplayıp,açık alanlara çıkıyorlar ve önce,hayvan eti satan dükkanlara uğruyorlar..tamam

-Sebep Zetiks?

-Hmm..galiba,hayvan eti yandıktan sonra daha kesintisiz bir iletişim sağlayabiliyor..En çok tavuk kanadı ile haberleşmeyi seviyorlar... E ne de olsa,kanat yani..uçar dimi…Ama öyle her yerde de haberleşmeyi sevmiyorlar..Özellikle ağaç veya su kenarlarına gidip,orda yakıyorlar dumanı..Sonra da ellerinde,o sözettiğim ilanların verildiği gazeteler ile,dumanlara yön verip,birbirleriyle haberleşiyorlar.Benim anlamadığım,sonradan oturup iletişim araçlarını mideye indiriyorlar ve artık ne konuda haberleşmişlerse,çok mutlu olup,göbek atıp,top oynuyorlar…tamam.

-Topu deşifre et,Zetiks…

-Böyle yuvarlak bir şey..(aynı sana benziyor) hani mekiğin camından bakıyorsun ya şu an dünyaya..hah işte o dünyanın miniği,minyatürü gibi.. Hem erkekler top oynuyor,hem de top oynamayı pek beceremeyen değişik bir tür erkeğe de yine top diyorlar..kafam bu konuda karışık Morollion.. Bu top çok değerli bir şey olmalı..çünkü,üç türk erkeği açık havada bir araya gelmişse,mutlaka topa ayak vuruyorlar..22 tanesi bir araya gelmişse de bunlara takım maçı deyip,kalabalıklar önünde,bu topa ayaklarıyla vurmak için uğraşıp duruyorlar..tamam

-Takım nedir…deşifre et Zetiks…

-Bak şimdi Morollion..Bu Türkler,birden fazla şey bir araya gelince,ona takım diyorlar..tamam(deşifre et demek için maaş alan mınakodumun şef bozuntusu seniii)

-Deşif…

-Tamam lan kes anladık..Mesela üç dört ada bir araya gelince takım ada diyorlar.Bu Türk erkeğinin en değerli takımı da,iki bacağının tam ortasından aşağıya doğru sarkan biri uzun ikisi top şeklinde(ki mevzuda yine top var) olan takımları..ona bir şey olucak diye çok korkuyorlar.Tamam

-Orada da adalar mı var Zetiks.?

-Yok ulan,salak Morollion…allahın top uzaylısı..(Ulan seni bana bir verseler..şu Türklerin kızılcık sopası dedikleri materyalle bir döverdim yaa..)

-Mırıltıların anlaşılamıyor…deşifre et Zetiks.Kendi kendine mırıldanmak,ikinci bir emre kadar yasaklandı.

-Bak şimdi bu Türk erkeği, bu söz edilen takımı çok değerli tutuyor,onu sabahları özenle pantolon veya şortunun içine yerleştiriyor..Yeni doğan erkek bebeklerinin takımlarının resmini çekiyorlar.

Ha bir de bir zaman gelince ucundan azcık kestiriyorlar…sanırım ağaç budanması gibi..çabuk büyüsün diye...

Bu takımı kadınlara karşı bir çeşit üstünlük kullanmak için özenle koruyorlar ama kadınların bu takımdan yok tabi...onu kadınlarıyla ortak kullanıyorlar..

-Soyadı gibi mi,Zetiks?

-Pek de öyle değil Morollion.Soyadını kadın isterse kullanmayabiliyor.Ama erkek ille de bu takımı kullanmak için ısrar etmişse…kadın da o anda bunu reddetmişse…vay haline.Tamam

-Nasıl yani,Zetiks..

-Yani kadının bu takıma tapınması gerektiğini düşünüyorlar..Kadında yok ya,heralde ondan...üçlü takım da diyorlar ama üçün biri dedikleri ne onu hala çözemedim Morollion.

Soyadını verdiği kadına da,bazen vermediği kadına da bu takım ruhunu göstermek için Türk erkeği pek hevesli Morollion..tamam.

-Biz de erkeğiz,Zetiks..nerede bu takım..bizde niye yok.

-(Sen uzay topusun ya o yüzden sende yok…tövbe tövbe…)Biz dünyalı mıyız ki Morollion.Biz çekirdek yutup ürüyoruz.Bunlar tohum fışkırtıp ürüyorlar…tamam.

-Takımdan devam et Zetiks.Bekleme yapma.Vericisine tükürdüğümün rapor memuru.Şeytan diyor şunun bir ayağını Marsa,öteki ayağını Jüpitere,üçüncü ayağını da Güneş'e daya,tam ortaya Dünyayı sok,olsun bitsin...

-Şimdi bak..bunların yemek takımı,salon takımı,futbol takımı,basketbol takımı,bebe takımı,fincan takımı gibi kavramları var..tamam

-Yuh yani,her biri için bacak aralarında ayrı bir takım mı saklıyorlar.

-Yok be Morollionum..sen geç o takımı..o bitti..bunlar ayrı takım..her bir moka takım diyolar işte.Yani benzeyen,ortak özelliği olan şeylere takım diyorlar..tamam. -Ama erkeğin takımı benzersizdi hani,Zetiks..

-Onlara göre öyle de..mesela bazen hiç de birbiriyle alakası olmayan şeylere de takım diyorlar.Mesela ayak takımı,işçi takımı,amele takımı falan dedikleri bir şey var ki,ben daha ne olduğunu görmüş değilim..taaam.

-Taam ne Zetiks.

-Türklerin MSN dili dedikleri bir şeyden etkilendim ,aldırma sen bana….tmm.

-Tmm ne lan?(lan mı dedim ben?)

-Emesen ağzı…aldırma sen. Bu takımların bir de ruhu var biliyor musun,Morollion..Takım ruhu diyorlar ve hatta gazete ilanlarında bazen bu ruha sahip eleman arıyorlar…tamam.

-Tuz ruhu,nane ruhu gibi bir şey mi bu?

-Evet…hayır…ya..ne bileyim ben,daha tuzun ve nanenin ruhu olan canlılar oldukları konusunda ikna edici araştırmalar yapamadım…tamam.

-Tuz ve nane ölünce,onlara da mevlit mi okutuyorlar,Zetiks?

-Yok…onlar fincanı taştan oyup,içine tuzlu naneyi koyup,yo yo..bade koyup…..bzzzt….vrinnkk….

-Zetiks…zetiks…bağlantı kesildi…(Türk Telekomu mu arasak,ikinci kaptan?)Zetiks orda mısın…

-Nhaaahhh!….ayy burda birkaç köylü kıyafetli insan var Morollion..üzerime koca koca taşlarla saldırıyorlar,ihtiyaç molası için şu tarlaya ineyim demiştim..amaTürklerer istemiyorlar..Ayy..bir taş daha aldı mekik kanat kısmından..ben kaçmak durumundayım..Hadi cnm,ben kçtm,sonra grşrz…byeee

-Son dediklerin anlaşılamadı Zetiks…

-Tmm…ben sonra sana msn de anlatırım…çapkın prens ya da hayal perisi falan gibi bir msn adresi aç kendine,buralarda çok makbul.Hadi grşrz KİB,byeeee

Bİ YARDIM ETSENİZ MEHMET ALİ BEEEYY

Birisi çıksın dur desin artık. Neden Türkiye’de her şeyin ama her şeyin cılkı çıkıyor?Neden her güzel şeyin tekrarıyla,taklidiyle kopyasıyla imitasyonuyla suyunu çıkarana kadar uğraşılıp ondan sonra millete fenalıklar getirtmeden,birileri yeter artık diye feryat etmeden de bu gidişat bir türlü durdurulamıyor? Bu yurdum insanının genetik yapısında olan bir eğilim midir yoksa tüm dünyada bu böyle midir bilemiyorum. Yıllardan beri televizyon dünyası her dönem ayrı bir sululuğun içinde kendi yarattığı girdaba kapılıp halkı yani raiting kaynağını,yani kendi bindiği dalı da o girdabın içine çekip durdu. Akla dumur ev içi kameralar,akla dumur evlilik yarışmaları,akla dumur otomobile el yapıştırıp dört tekerli bir materyal için günlerce şuurunu yitirircesine güneş altında kertenkele misali öylece durmalar,akla dumur fare yutmalar,yılanla aynı kafese girmeler,akla dumur tüm aileni bir stüdyoda toplaştırıp onların önünde yok efendim abuk subuk jonglör marifetleri sergilemeler,yine akla dumur bir adada dünyada binlerce insan binlerce ciddi ve faydalı işle uğraşırken düşman takımı yenmek için Robinson hayatı yaşamalar… Bitti mi? Şimdi yine ekranlarda hiçbir bilgi ve beceri birikimine sahip olmayan insanları bir stüdyoda bir araya getirip,fonda acıklı ve dramatik bir müzik çalarken,o paraya niye ihtiyacı olduğunu yarışma moderatörüne,sunucusuna anlatıp onu ikna etme çabalarıyla ve pazarlıkla(yani hiçbir şey bilmesen de ben sana şu kadar para veriyim sen git,şeklindeki bir pazarlıkla,)gençleri,çocukları hiçbir meziyetin olmasa da kamera önünde raitingsin,birkaç kuruş illa ki kazanırsın,düşüncesini aşılayarak yetiştirme derdinde olan yarışmalar dönemi başladı. Ne güzeldi bir zamanlar Kim 500 Bin İster yarışması,hala devam eden Pasaparola…yarışmacı ne biliyorsa,bilgisini satıp para kazanıyordu. Oysa şimdi,finaldeki soruyu bile bilemeyeceğini anlayıp,zaten hasbelkader finale çıkmış yarışmacı,sunucunun hayat görüşüne uymayan bir laf etti diye o sunucu tarafından azarlanıyor,niye gülüyorsun ya da niye heyecanlanıyorsun diye sözde sunucunun sözlü aşağılamasına maruz kalıyor. Bir yarışmacı yine aynı sunucu tarafından ,kayınvalidesine bazen anne,bazen de Lemoş şeklinde hitap etti diye azarlanırken,yarışmacı kalkıp da “Kardeşim size ne,benim ailemle aramdaki hitap şeklidir,siz işinize bakın,sorunuzu sorun” demeyip,sunucunun suyuna gideyim de bari şu kadarcık para kazanayım diye kıvırtıp duruyor.Bir başka yarışmacı yine sunucunun isteği üzerine tekvandocu olduğunu ispatlamak zorundaymış gibi kalkıp yarışmada kullanılan şans toplarını hostesin eline dikip onu tekmelemeyi kabul ediyor.Ötekisi,sunucu sordu diye tüm özelini yani ne kadar paraya ne kadar ihtiyacı olduğunu gözlerinden yaşlar akıta akıta kameralara anlatıyor. Sunucu bazen final sorusunu beğenmeyip, -Ben bu soruyu yerim! Diye,bitirim mahalle delikanlısı havalarında soru zarfını cart curt yırtıp,yarışmacıya kasada birikenin yüzde bilmem kaçını gönlünden kopmuş gibi hediye(!) ediyor. Başka bir kanalda yine her bir yarışmacı,gizli ünlünün kim olduğunu bulmak ve büyük ödülü almak için geldiği yarışmada,fondaki ses tarafından niye paraya ihtiyacı olduğu konusunda seyirciye açıklama yapılarak tanıtılıyor. Öteki tarafta PopStar Alaturka gibi yine akla ziyan bir isim altında bir yarışma yapılmakta ki bu sene bilmem kaçıncı sezonunu yapıyor.(Bir kere alaturka söylüyorlarsa niye POP star başlığıyla yarışma adı verilmiş bilen yok.) Yani bunlar aslında pop starlar ama bu yarışmada alaturka dalında mı yarışıyorlar,yoksa bunlar aslında popcorn gibi bir anlık patlayıp sönecekler de, isim ordan mı geliyor?Yani yarışmacıya gelecekten bir şey beklememeleri için ironi olsun diye mi bu ad verilmiş programa onu da bilen yok. Yine onun benzerleri,Hayalin İçin Söyle,Bir Dilek Tut,vs…vs… Yarışmacılar şarkılarını söyleyip puanlarını alıp gitseler ya!Yok ya,olur mu öyle şey,yine fonda acıklı bir müzikle,yarışmacının özel(en azından bize göre onun özeli,yani bizi ilgilendirmeyen) hayatı didik didik ettirilip,hatta bazıları pek saaaayııın jüri tarafından,sözde dobralık adına,yalancılıkla suçlanıyor.Yani sesi güzel olan değil,en acıklı hikayeyi en inandırıcı olarak anlatan kazansın! İyi de o zaman niye zavallılara bangır bangır şarkı söyletiyorsunuz? Herkes hikayesini anlatsın,oylama yapılsın.Her hafta başkasına gitsin ödül o zaman? İşin korkunç yanı,bu yarışmalara katılıp da gururu ya da insanlık onuru ayaklar altına alınıyor diye yarışmadan çekilen,dava açan,olay çıkartan da yok.Demek ki yurdum insanında artık geri dönüşü çok zor bir onur deformasyonu var. Ben paramı alıp giderim,nasılsa iki gün sonra beni kimse hatırlamaz! Yeter artık. İçim bulanıyor. İhtiyacı olana "maymunluk et,canımız isterse bu parayı veririz,"muamelesinden tiksiniyorum. Birisi durdursun artık bu formatları. Passaparola için Metin Uca ve ekibine,Kim 500 Bin İster hayranı ve tutkunu olarak da yarışmanın yapımcılarına hem teşekkür hem de birsürü şey etmek istiyorum aman işte anlamışsınızdır. TV dilenciliği meslek haline gelecek yoksa! (Tuliş...sakız çiğnerken de düşünebilen kadın)