sağtık

YEŞİLÇAM ÇOCUĞUYUM BEN

Sevemez kimse seniii,benim sevdiğim kadaaaarrr…

Sevemedim kara gözlüm,seni doyuuunncaaa…

Senden başka,senden başka,sevemem ben hiç kimseyi…

Şimdi içimde açaaaaan,bu sarmaşık gülleriiiii….

İçiniz bir hoş oldu mu?

Kanallar arasında gezinirken,eski,aşklı meşkli,ağlamalı,müzikli,Yeşilçam filmlerine rastladığınızda ne hissediyorsunuz?

Bir çeşit terapi gibi ,ruhunuzun karanlık dehlizlerine ,sanki bir kurtarıcı el atmış gibi,ya da çatlamış kurumuş, derinlerde bir noktaya, serin sular akmış gibi hisseder misiniz?

Bu satırları okuyan kaçınız,Yeşilçam filmleriyle ve film şarkılarıyla,eski çocukluk ya da gençlik günlerine ,hiçbir engele takılmadan,hiçbir pürüz yaşamadan dönebiliyor?

Seksenlerin başında,ben henüz ilköğretim yıllarını yaşarken,yaşadığımız şehirde,İstanbul’dakinden farklı olarak paket yayın verilirdi televizyonlara.Yani İzmir’den İstanbul’dan farklıydı oradaki yayın akışı.

AH O JÖNLER,ARTİSTLER AH

Tek kanallı,siyah beyaz televizyonda,haftada bir gün akşamüzeri gösterilen Türk Filmi’ne yetişebilmek için,cehennemin dibindeki okulumdan eve ,tabanvayıma motor takarak dönerdim ki ,Türkan Sultan’ı,nazlı nazlı koşan ve her zaman ağlayarak koşan Hülya Koçyiğit’i,sapsarı saçlarıyla hep hayran olduğum Filiz Akın’ı ,dünyalar güzeli Gülşen Bubikoğlu’nu,henüz ameliyatsız burnuyla bile çok sevdiğimiz ve bütün filmleri abartısız kalbimde bir numaraya oturan Emel Sayın’ı,büyüdüğümde evlenmeye karar verdiğim Göksel Arsoy’u ve sonradan gönlümde onun tahtını yerle bir ederek baş köşeye kurulan Ediz Hun’u,haftada bir kerecik buluşabildiğim o özel günde, kaçırmayayım,annemin yaptığı sıcak hamur işi ve çayımız ile ,sobanın çıtırtısı eşliğinde o şarkılı,acıklı veya abartılı komik dünyaya bir buçuk saat yatay geçiş yapabileyim diye.

Karagözlüm’ü,on bin kere seyrettiğim halde ,şarkının söylendiği o acıklı sahnede ,defalarca ve yine yeniden ağlardım.

Selvi Boylum’un son sahnesi,evde mendil adına ne varsa tüketmeme,yıllar boyunca engel olamadı.

Hülya Koçyiğit’in genellikle kısa perukla boy gösterdiği ve hep mutsuzu oynadığı sahnelerde içim paramparça olurdu.

Emel Sayın’ın henüz ameliyat görmemiş yüzünü bile hayranlıkla izler,şarkılarından birinin ismini almış o neşeli ve yarı melodramlı hikayelerine zaman zaman güler zaman zaman onunla beraber gözyaşı dökerdim.

PERUK PERUK PERUK

Bütün kadınlar,hiç istisnasız,tamamı,peruk takardı.İster başrol olsun,ister,yardımcı.

Peruk,önden kendi saçları görünecek şekilde yerleştirilirdi kafaya,yani yarı peruk yarı saç.O perukta bile bir bakımsızlık,bir yolunmuşluk olurdu nedense.Saç modeli,kafatasının en tepe noktasında,altına hamam tası konulup kabartılmış gibi,apartman yüksekliğinde bir şeye benzerdi.

Takma kirpik,olmazsa olmazlardandı elbette.

Ve ister en fakiri oynasın,ister denizden çıksın,ister yataktan yeni kalkmış olsun,o saçlar hep kabarık,o dudaklar hep pembe rujlu olurdu.

Ve tanrım,o harika kıyafetler. Hala bayılırım,hala içim gider o kıyafetlerdeki uyuma,ince zevke,abartıdaki zerafete. Her sahnede ayrı tuvalet,her sahnede ayrı renk manto,her sahnede ayrı saç biçimleri.

Mesela ,Filiz Akın,aynı filmin içendeki her sahnede,farklı boylarda peruk kullanmaktan ve seyirci bunu garipser mi diye hiç umursamadan,bazen sarı,bazen açık kumral,bazen soğan kabuğu renginde saç taşımaktan hiç vazgeçmezdi.

Sanırım en az peruk kullanan,Fatma Girik’ti.O da zaten,sürekli Anadolu kadını rollerinde olduğundan,doğal saçları,büründüğü role yetiyordu.

Ama Fato’nun da mutlaka ama mutlaka, filmin bir yerinde yaşlandığı sahne gelirdi ve o yaşlılık,hiç yüzüne,cildine,ellerine,sesine ya da göz kenarlarına uğramadan,sadece saçlarının üzerinde beyaz sprey ile yaratılmış gümüşi saç telleri şeklinde boy gösterirdi.

Hele kadın başrol,filmde rol gereği kılık değiştirip,mesela erkek olacaksa,iş daha da komik olurdu.Bariz uzun tırnaklar,pembe dudaklar ve takma kirpikler olduğu gibi dururken,başrol aktristimiz,sadece bir takma bıyık ve saçlarını içine doldurduğu geniş bir kasket ile hop diye erkek kılığına girmiş olur,etrafındaki hiç kimse ama hiç kimse,bu erkekte bin bir gariplik olduğunu anlamazdı.

Üzerindeki sözde erkek kıyafeti içinden fırlayan memeler bile filmde hiç kimsenin dikkatini çekmezdi.

Aynı şekilde,jön de kılık değiştirip,ya yaşlı bir amca ya da durum komedisi ise kadın kılığına girer,yine yüzündeki üç günlük sakal izi,kıllı parmaklara takılmış takma tırnaklar,kıl fışkıran kollar,dekolteden görünen göğüs kılları falan,seyirciden başka kimsenin dikkatini çekmez,herkes onun kadın olduğuna inanmış görünürdü filmde.

OLMAZSA OLMAZ

En sevdiğim tür filmler,başrol kadının,erkek tarafından beğenilmeyip,istenmeyip, eziklendiği filmlerdi.

Neden?

Çünkü kadın,her nedense bunu gurur meselesi yapmaz,benim bu adamla ne işim olur demez,o hödük herifi elde etmek için önce kuaföre,sonra güzellik salonuna,sonra terziye gider,yeni baştan bir prenses gibi yaratırdı kendisini.

Mutlaka ona yardım eden babacan birileri ve komik tipli arkadaşları da olurdu. İşte o değişimi izlemek güzeldi,çocuk yaşlarımda.

Çirkin ördek yavrusundan,büyüleyici bir kuğuya dönüşülebileceğine inandırılırdık bu filmlerle.

Herkes,kendisi için de bir umut olduğuna inanırdı,herkes mutlu olurdu.

Başrol kadınımız,eğer yaşı henüz küçük,liseye falan giden bir dönemi canlandırıyorsa,saçlarını iki yandan örmesi yeterli gelirdi ,role inandırıcılık açısından.

Ondan başka hiçbir lise arkadaşı saçlarını iki yandan örmezken,onun peruğu,tepeden yine apartman boyunda kabartılmış olmak şartıyla,kulakların iki yanından aşağıya örülmüş olurdu.

Bir de böyle aptal bakıp,normalden daha yavaş tempoda,daha ağır ağır konuşunca,bir de seslendirme sanatçısı Jeyan Tözüm sesini daha da inceltince,tamamdı işte.Liseli saf kız ,huzurlarınızda.

Ama takma kirpiği varmış,ama topuklu ayakkabı giyiyormuş formanın altına,ama saç rengi çok frapanmış liseye göre…olsun! Kimin umurunda?

DAİMA DAİMA DAİMA

Yine bir olmazsa olmaz vardı ki,o da,filmin başlarında,bu saftirik,toy kız,bir şekilde isteyerek ya da istemeyerek anne olmuşsa ve büyük ihtimalle de yavrusunun babasından ayrı ise,o toy kızın saçları hemen kulak hizasında bir boya getirilir,uçları içe kıvrılır,böyle yusyuvarlak kısa ve kabarık bir saçla,toy kızımız olgunlaştırılırdı.

Tabii ki yine peruklar,yine peruklar,yine peruklar. Bir gün önce saçı kahverengi ve uzun olan aktrist,bir gün sonra başka bir sahnede,bal köpüğü ve upuzun bir perukla rol yapabilirdi.

Birleşemeyen sevgililer,iftira atılarak konaktan kovulan namuslu kadınlar,şarkıcılıktan başka ekmek kapısı bulamayan namuslu anneler,baştan iyi giden ama sonra bir felaketle darmadağın olan yuvalar,büyüyüp de küçülmüş ve kazık gibi laflar edebilen çok akıllı çocuklar,Ömercikler,Yumurcaklar,Sezercikler…

Dikkat ettiniz mi bütün bebekler aynı ses efektiyle ağlar Yeşilçam’da.

Bütün köpekler aynı ses efektiyle havlar.Bütün fren sesleri aynıdır. Bütün telefonlar aynı zil sesiyle çalar.

Bütün kaza sahnelerinde,önce frene veya gaza basan ayak gösterilir. Bütün çarşı-pazar sahnelerinde,pazarcılar birbiriyle akrabadır.

Bütün yaşlı kadınlar,duldur.

Münir Özkul,hep fakirdir.

Hulusi Kentmen,fabrikatörlükten başka meslek bilmez.

Bütün babaanneler kötüdür.Bütün anneanneler melektir.

Bütün şoförler altın kalplidir,bütün balıkçılar yiğittir,bütün hapse girenler,hapiste biriyle tanışıp çıkınca hayatlarını değiştirirler.

Bütün esas kızlar eğitimsiz,fakir,cahil,fedakardır.Hepsinin ya anası ya babası yoktur.

Hiçbiri yükseköğretime gitmez.Hepsinin kaderi,ya pavyondan,ya gazinodan geçer.

Aynı anda hem anası hem babası olan kızlar mutlaka zengin piçidir.

Zengin kızları hep kötü kalpli ve vicdansızdır.

Zengin erkekler hep içer.

Zengin kadınlar her şeye kahkaha atar.

Partilerde,otuz kırk yaşındaki koca koca herifler,rock and roll dansı yaparlar.

Partiye gelen zengin piçleri hep çirkindir.

Hepsi alaycıdır.

Ama alay ettikleri kız ya da erkek,onlara öyle bir iki cümle ediverir ki hayatlarının dersini verir.

EN GÜZEL OYNAYAN

En güzel kör rolünü,Cüneyt Arkın oynar.

En güzel Türkan Sultan ağlar,hiç çirkinleşmez ağlarken.

En güzel Hülya Koçyiğit derin derin bakar. En güzel de o koşar.

En güzel Filiz Akın giyinir.En kötü de o danseder.

En neşeli ve en salak jön hep Ediz Hun’dur.Çabucak kandırılıverir.Her iftiraya hemen inanır,sevgilisini harcar.

En haşin erkek rolleri,Kartal Tibet’indir.İnatçıdır,ikna olmaz,boyun eğmez.

En fedakar,en bahtsız anayı Fatma Girik oynar.En çok o yaşlanır,en çok o emzirir. Kadir İnanır,her zaman fakir ve aşıktır.

Emel Sayın ensaf,en toy genç kızdır.Ama en cıvıl cıvıl genç kız da hep odur.

Gülşen Bubikoğlu,en elde edilmesi zor kızdır.O hep burnu havalarda olandır.

Göksel Arsoy,en romantik,en içine kapanık,en melankolik aşıktır.

Bütün klişeleriyle,bütün saçmalıklarıyla,bütün kurgusal yetersizlikleriyle,bütün absürdlükleriyle güzeldir Yeşilçam.

Yüreklerimizin yaşanamamış aşkları,yaşanmış aşkları ve yaşanması imkansız felaketleriyle hep orda durur.

O saf kadınlar,o yiğit adamlar,o kötüler,o iyiler,o öksüzler,o yoksullar,o fabrikatörler,o arabozucular,o iftiracılar,o kavuşamayanlar,o ayrılsa da hep sevenler,hep oradalar.

Hayatımızın bir yerinde,hayatımızın gizli bir köşesinde,bir yerlerden hep konuşurlar bizimle.

Mazi içimde bir yaradır,der kimi zaman.

Elbet bir gün buluşacağız ,der başka bir zaman.

Sakın bir söz söyleme,yüzüme bakma sakın,der kimi zaman da.

Ama hep der,hep bir şeyler der.

Her deyişinde yüreklerimizin en derindeki teline bir şekilde mutlaka değer ve öyle der…

1 yorum:

  1. Harika bir yazı olmuş. Kaleminize sağlık.

    YanıtlaSil