sağtık

80'LERDE NE GİYDİK NE TAKINDIK

 

Hemen ilk aklıma geleni yazıyorum.
Impulse deodorant,Pinky şampuan,Blendax şampuan ve Aida deodorant.
Sonraları Reward.

Hatta bir reklamı bile vardı,kötü kokan bir kadın veya erkek gösterilir,yanındaki kişi de bu kokudan rahatsız olup “biri ona Reward deodoranttan sözetmeli” derdi yüzünü buruşturarak.
Pinky şampuanın reklamını da hatırlıyorum.

İşte bu şampuan benimkiii..bakın saçlarım ipek sankiii…pinkiiiiii…
Blendax'ın şarkısı da şöyleydi; 
blendaks blendaks şampuanı saçlara hayat veriiiiir…
ince belli mavi Blendax şişelerini hatırlamamak mümkün mü?

Impulse deodorantlar bir anda o kadar ünlendi ve o kadar çok çeşitlendi ki sokakta yürüyen ve koku kullanma alışkanlığı olan her on kadından dokuzu bunun bir çeşidinden kokmaya başladı.


Deodorantlar o zamanlar asıl üretilme amacı olan kol altına sıkılacak yerde,bir çeşit parfüm olarak algılanır ve kol altı hariç her yere sıkılırdı.En çok da giysilerin üzerine.
Bu nedenle seksenli yıllar ter kokusu ile elbiseye sıkılmış parfüm kokusu karışımının en çok hissedildiği yıllardır ki bu gün bile ter kokusu konusunda yurdum insanının pek fazla ilerleme kaydettiğini söyleyemeyeceğim.

İlk aklıma gelen ikinci kozmetik ürünü ,Tokalon pudradır.
Kadınların fondötenden pudraya yavaş yavaş kaydığı dönemde,bebek pembesine boyadığı ciltleri epey bir işgal etmişti bu ürün.


Daha sonraları,başka başka pudralar da aldı raflardaki yerlerini ama çok uzun süre vazgeçilemedi Tokalon’dan.

Çilfazıl leke kremi ,mavi teneke kavanozda Nivea el ve yüz kremi,turuncu kavanozda 21 adlı nemlendirici krem,dönemin kısıtlı ve yaygın ürünleriydi.
Geceleri nedenini bu gün bile hala bilemediğim bir şey yapar,suratlarımıza talk pudrası sürüp yatardık.Hala hayatımda yaptığım ve nedenini anlayamadığım bu kadar abuk bir şey yoktur.


Geceleri yatmadan önce ayrıca saçların ön kısımların bigudilere sarmak veya dalga dalga olsun diye kağıt bigudilere kıstırmak ya da ince ince örüp iki gün öyle yattıktan sonra sabah saçı açıp oluşan modeli heyecanla beklemek vardı bir de.

Jöleler henüz saç şekillendiriciler arasındaki yerini almadan önce tek ürün,yani saçı şekillendirmek için kullanılan tek şey limon suyuydu.
Kuaförler de spreyli şişelerin içine bira doldurur saçı onunla sararlardı,sonra hooop o sıcak makinanın içinde oturturlardı dakikalarca.

Ondüle idi o dalga dalga saç modelinin adı ve herkesin tek derdi buydu.
Sonra jöleler çıktı tabii tek çeşit.Mavi!
Saçına hiçbir şekil vermeyecek olanlar bile kurutmadan önce jöle sürme alışkanlığı edinmiş durumdaydılar seksenlerde.

Henüz perma çılgınlığı başlamamıştı.

Bu çılgınlık başladığında ise,artık o mavi renkli yumuşak şey avuç avuç sürülmeye başlandı saçlara.
Her geçen gün yeni bir etkisi keşfedildi jölenin…en sonunda da saçları döktüğü!
Permalar hayatımıza girdiğinde,onunla beraber bir de kelebek şeklindeki saç tokaları yapışıverdi saçlara.

Seksenlerin filimlerine bakın,Hülya Avşar ve Serpil Çakmaklı bu perma ve kelebek toka akımının bir numaralı öncüleriydiler.

Permanın krallığı doksanların ortalarına kadar sürmüştür.
Ama düz prasa saçların da yeri yine başkaydı ve bunun için ütü masası üzerine serdiğimiz saçları ütülemesi için en yakınımıza az diller dökmezdik hani.

Yine Hülya Avşar’ın moda ettiği bir dolma saç vardı.
Alın üstündeki  kaküller tepede toplanıp bir top haline getirilirdi,Avrupa Yakası’ndaki Makbule’nin saçlarını hatırlayın.
 Genelde bu model verildikten sonra saçın geri kalanı arkada kuyruk yapılır ve hortum gibi sarılırdı bir kumaş parçası ile.

Sonra ortaya hazır hortum şeklinde tokalar çıkıverdi de kurtardılar bizi saçlarımızı mumya gibi sarma derdinden.

Aslan başı denen bir model,şimdiki EMO saçı denilen,arkaların uzun,önlerin ve tepelerin kısa katlar şeklinde kesildiği garip bir moda olarak genç yaşlı herkesin kuaförün yolunu tutmasına sebebiyet verdi bir dönem. 

Havlu kumaşlar da ,çoraptaki egemenliğinden kısa bir süre sonra , alın bandı olarak yapışıverdi kafalarımıza.

Herkesin kafasında renk renk alın bantları görülmeye başladı.Hatta üzerinde Nivea,Blendax yazan promosyon ürünleri ile bile sokakta gezenler yadırganmazdı.

 Oksijenle ve amonyaklı perhidrol karışımı ile evde kendi kendine röfleler veya gölgeler yapmak çok yaygındı.
Daha sonra, bu yöntemin kullanıldığı saçlar turuncuya dönük bir renk alırdı ama olsundu yani.

Değişiklik en önemli şeydi seksenlerde.

Saçların boyamaya ailesinden izin alamayanlar,kına ile hallederdi değişiklik merakını.
İmaj her şeyden önemliydi.

Kirpik kıvırma maşaları hayatımıza o yıllarda girdi.
Kirpiği olan olmayan herkes bir tane edindi bunlardan.
Herkes kıvırcık saçlı kıvırcık kirpikli olmaya başlamıştı.

Herkes birbirine benziyordu ve birbirine benzemeyenler yadırganıyordu.
  
Şeffaf cilalarla tırnakları parlatmak bir anda salgın gibi yayılan akımların binlercesinden biriydi.

Bir de FLORMAR’ın 215 numaralı  bir ruju vardı.
Metalik pembe…aman yarabbi yahu başka hiçbir rengin bir ülkenin kadınlarında bu şekilde salgın hale geldiğini bilmem.Marka konusunda yanılmış olabilirim Catherine Arley de olabilir  ama emin değilim.
Çantasında,cebinde bu ruju taşımamış olan varsa o yıllarda,kesinlikle çook şey kaçırarak yaşamış demektir seksenleri.

Kulaklara klipsli kocaman metal küpeler takılırdı.
Altın veya gümüş rengi hiç fark etmez.
Büyük olsun yeter.
Bir de kulak memesine saplanmış bıçak makas gibi görünen ama tabii ki bir hileden ibaret olan plastik küpeler vardı.

Rengarenk plastik bilezikler de…

Saç lastiği gibi ama bunlar bileklere dizilirdi ve ne kadar çok ve renkliyse o kadar güzeldi.
Plastik denince hemen aklıma yazın her kadının ayağında gördüğümüz ama 

Allahtan modası çabuk geçen bir ayakkabı mı desem terlik mi desem garip bir şey geliverdi.
Böyle Spartaküs sandaleti gibi,altı kauçuk lastik,üzeri kalın şeritli lastiklerden oluşmuş bir şey.
Lastik ve lastik ve lastik.
Başka hiçbir malzeme yok…

Oduncu gömlek,timberland model ayakkabı (mümkünse püsküllüsü )ve süet çizme ve balıksırtı kaban veya paltoların modası hiç değişmezdi.Her renkten oduncu gömlek,her renkten kadife pantolon,her renkten süet çizme…

Çantalar mutlaka uzun askılı olurdu ve hatta metal zincir askılar daha havalıydı.

Gençlerin çantaları minik olurdu yaş ilerledikçe çantanın boyutu da büyürdü.
Seksenlerin sonlarında doğru sırt çantaları moda oldu öğrenciler arasında.O zamana kadar erkekler bond,kızlar omuzdan askılı çanta kullanırdı okulda.Çanta tercih etmeyenler için klasör her zaman havalı bir seçenekti şimdiki gibi.

Dönem,abartılar dönemiydi.Her şey ama her şey abartılı olacaktı. Bunun içindi o kocaman küpeler,bunun içindi o rengarenk pantolonlar gömlekler,bunun içindi o hava yastığı tıkılmış gibi vatkalanmış gömlekler ceketler.

Her şeye vatka dikmektense,sevdiğin model vatkayı alıp sütyen askısının altına kıstırmak ve her kıyafetinle kullanmak o kadar doğal o kadar sıradan bir şeydi ki vatkalı mayolar bile görülmeye başlandı vitrinlerde ve Banu Alkan’ın bu şekilde vatkalı bir sürü mayosu vardır arşiv resimlerinden araştırabilirsiniz.
Bir başka abartı unsuru,fosforlu ve metalik renklerdi.

Fosforlu pembeden ,yeşilden atkılar bereler,şallar,eldivenler,fosforlu ceketler,kooocccamaaan camlı güneş gözlükleri,koocccaman çerçeveli dereceli gözlükler.

Hiç ihtiyacın yokken bile dereceli gözlük takma olayı bile ayrı bir modaydı.Hiç bir görme şikayeti olmayanlar  dahi, sadece moda diye birer dinlendirici alır takardı.

Entel kelimesi yeni yeni moda olmuştu o yıllarda,amaç sadece ve sadece entel görünmek akıllı muamelesi görmekti.

Beli yüksek,üstten bol alta doğru süratle daralan şalvar model pantolonlar,başka hiçbir modele yaşam şansı tanımayacak kadar hüküm sürdü yine bu yıllarda.
Kotta,kadifede,kumaşta,her şeyde ama her şeyde bu modelin tartışmasız egemenliği kabul edilmişti.Paçalar özellikle kısaydı.Bele de kocaman ama kossskocaman tokaları olan kemerler takılırdı.

Zaten her şeyin üzerine kocaman kemerler takılırdı. Belde koca tokalı bir kemer,omuzlarda rugby oyuncuları gibi vatkalar,altta şalvar pantolon,permalı uzun saçlar ve koca koca klipsli küpeler…Sokakta her saniye bu görüntüde bir kadına rastlardınız.

Puantiye de yine hiç olmadığı kadar moda olmuştu bu yıllarda.
İrili ufaklı her çeşit puantiye makbuldü.Erkeklerde bile puantiyeli gömlekler giyme modası almış yürümüştü.

Yine Hawaii desenli palmiyeli falan gömlekler de o yılların en sevilen moda unsurlarından birisiydi. Kad ınların tuhaf giysi alışkanlıklarına daha sonraları kravat takma alışkanlığı eklendi.

Deri,kumaş,el örgüsü…her türlü malzemeden kadın kravatı da pek hoş pek gerekli olmaya başladı kıyafetlerde.
Bir de pantolon askısı eklendi buna seksen sonlarında.Renkli,neşeli cıvıl cıvıl pantolon askıları.Erkekler arasında en önemli öncülerinden birisi Kayahan’dır.

Yine Shetland kazaklar,Lambswool kazaklar bir zenginlik göstergesi kabul edilen moda unsurlarındandı.
İlle baklava desenli olanlar ve ille süveter tarzı olanlar.Bu narin,yumuşacık ve sıcacık örgüler ,annelerimizin elde ördüğü kazakların süveterlerin yerini hemen almaya adaydı ancak fiyatları oldukça yüksek olduğundan uzun bir süre anca yüksek gelirli insanların üzerlerinde seyredebildik.

Yine kazak demişken seksenlerin ortasında,yarım balıkçı yaka ve yakası fermuarlı trikolar sarıverdi ortalığı.Artık fermuarsız her tür kazak demode görünmeye başlayacak kadar fena girdi hayatımıza ve geldiği hızla da gidiverdi.

 Balıkçı paça kısa boylu pantolonlar da hemen bu devrede salgın oluverdi.Bol ve düz kesim bu pantolonlar kışlık kumaşlarda bile altındaki botlarla ve çizmelerle epey bir salındı moda hayatında.

Yazın giyilen kaprilerin adı o zamanlar bermuda pantolondu. Erkekler şimdiki gibi pek rağbet etmezdi bunlara.

Erkek pantolonları her daim uzun duble paça,ama ille yarım şalvar ve ille pileli idi.Yüksek belli ve isteğe göre pantolon askısı ile.

Sonra yine birden parmaksız eldivenler sardı ortalığı.Madonna’nın bir klibinde görülmüş ve hemen moda dünyasını altüst edivermişti.

Madonna açık renk yüze koyu renk eyeliner ve koyu renk mat ruj modasını da Türkiye’ye sokan kadındır.
Tüm genç kızlar bir anda o pembe rujları terk edip,mat kahve,mat bordo rujlar,gözkapağında siyah eyeliner ve kahverengi farla gezmeye başladılar günlük hayat içinde.

Sivilce sorunu olanların yardımına Vichy markası koştu ilk o yıllarda.Bir sürü ve birbirinden pahalı ürünlerle girdi pazara ve hiç kimse bunları kullanıp da sivilcelerinden kurtulamadığı halde inatla paralar akıtıldı markaya.

Dediğim gibi dönem abartı dönemiydi,dönem dikkat çekme dönemiydi.Ama dikkat çekecek bir şey hemen salgın halinde yayıldığından ve herkes herkesin taklidi oluverdiğinden,kimse dikkati çekemiyordu ve yeni bir şey keşfedilince ona saldırıyordu herkes.

Dore,lame gömlekler,saten gömlekler,ışıltılı,taşlı imitasyon takılar,her şeyin ama her şeyin imitasyonu feci modaydı.
Bakır,gümüş,deri ,meşin takılar,plastik unsurlar,hatta basit tenekeler bile,dikkat çekmek uğruna bin bir çeşit forma sokulur,herkes hiçbir şeyi sorgulamadan kabul eder,giyer,takar,sürerdi.

 Seksenlerin sonlarına doğru bu sefer de uzun pardesü,uzun palto,uzun hırkalar sardı ortalığı.Herkes attı üzerindeki kısa montları ve herkes birer Matrix modeli uzun bir şey geçiriverdi üzerine.

 Sonra bunun altına Rodeo çizme ve bot giyilmeye başlandı.Üzerine bir de streç dediğimiz taytlar kotlar moda olunca,herkes aksiyon filimlerinden fırlamış gibi giyinmeye başladı.
 Bu streç kotlar o kadar tutuldu ,streç pantolonlar şişmanından zayıfına gencinen yaşlısına o kadar olmazsa olmaz hale geldi ki annemin bile o dönem ayaktan geçirmeli streç pantolon giydiğini hatırlarım.

Hani böyle bilekte bitmiyor da topuğunun altından bir şerite ayağını geçirerek giyiyorsun böylece gergin duruyor.


Yine seksenlerde birden moda olup sonra yine demode olan bir lastik çizme çılgınlığı vardır.
Rengarenk,her semt pazarında bulabildiğimiz bu çizmelerle az paraya çok çeşitleme yapabilme özgürlüğünü yaşayabilmiştik.

Bende beyazı ve kırmızısı vardı ve streç kotun üzerine giyip,çizmenin koncunun üzerine de aynı renkten el örgüsü tozluklar katlardık.
Fazla değil işte iki santim kadar.

Lastik çizmeler hızla moda hayatından çekildiyse de dizin altında renkli bir şeyler görme alışkanlığı kolay çekilmedi.
Bu nedenle bir dönem de streç kotların üzerine giydiğimiz renkli örgü tozluklarla geçirdik moda hayatımızı.

Herkesin evinde iki saatte örebileceği bu pratik aksesuarı bu gün karşılığında Bodrum’da yazlık bir ev verseler bile kullanmam.

Örgü modası o kadar sardı ki bir ara insanları,elde yirmi dakkada örülmüş cüzdanlar,kalemlikler,omuz çantaları,hiç kimsenin yadırgamayacağı birer aksesuar olarak sızmıştı yine seksenlerin içine.

Seksen sonlarında,baston şemsiyeler moda oluverdi.


Semt pazarları,sokak satıcıları sanki başka şey satmak yasakmış gibi yığınlarlar getirip koydular tezgahlara.Özellikle sırta asılacak askısı olan ve tahta sapı ördek kafası şeklinde olan bu şemsiyelerin yeşil damalısından almıştım bir tane uzun yıllar da kullandım hatta modası geçtiğinde bile hala bozulmadan kullanılır durumdaydı.

Boğazdan kelepçeli babetler,bileğe kadar uzun koçlu Nike basketbol ayakkabılarını günlük giymek,kot gömlek,gömleği ne kadar geniş olursa olsun ille kotun içine tıkıştırmak,hatta kazağı bile kotun içine tıkıştırmak gibi saçmalıkları nasıl yapmışım nasıl razı olmuşum bilemiyorum.
Yıllar sonra takı kutumdan çıkarıp tiksinerek attığım klipsli dev küpelerimi de öyle.
Hatta puantiyeli gömleklerimi,tozluklarımı,streç kotlarımı da…


Her şey o kadar avam o kadar bayağı o kadar abartık o kadar yıpratılmış ve o kadar tüketilmiş bitirilmiş görünüyordu ki gözüme,seksenlerden kalma hiçbir aksesuarımı hiçbir giysimi tutmadım,saklayamadım.
  

Bu gün belki bir kenardan çıkartıp bakardım ama içimde hiçbir nostaljik özlem yaratmazdı buna eminim.


Hiç bir naif tarafı hiçbir zerafeti olmayan şeylerdi çünkü.Hatta seksenlere ait fotoğraflarıma bile bakamıyorum. 
Cetvel kalınlığındaki kaşlarıma,permalı uzun kabarık saçlarıma,vatkalı gömleklerimle giydiğim şalvar pantolonlarıma,renkli plastikten küpelerime…hiç birine bakamıyorum ama yine de asla atmayı,yırtmayı düşünmedim fotoğraflarımı.
  
Bu gün her ne kadar gülerek,alay ederek,bazen tiksinerek,bazen yüzümü buruşturarak baksam da,seksenlerde 10-20 yaş aralığımı geçirmiş ve bir tuhaflıklar tarihine şahit olmuş birisi olduğumu da asla unutmuyorum.

Bir de arkadaşlarımı…bir de sevdamı…bir de kitaplarımı…bir de dostluklarımı…
Her şey her ne kadar gelip geçici ise de yürekler başka bir duygusaldı,başka bir kalıcıydı duygular…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorumlarınıza hiç bir rumuz veya isim bırakmazsanız,ADSIZ olarak görünecek...Ben de ADSIZ yazan yorumlara geri dönmeyeceğim.