sağtık

80'LERDE NELERİ KİMLERİ DİNLEDİK?

 





Seksenler deyince pek çok kişinin ilk aklına gelecek kişi Laura Branigan’dır bundan eminim.
“Self Control” seksenlere damgasını vuran en önemli parçadır diyebilirim.

Bu gün bile hala aynı zevkle dinleyebildiğim ender seksen şarkılarından birisidir. Seksenlerde Türkiye’de özgün arabesk,özgün müzik ve protest müzikte bir patlama da yaşanmıştır.
Fakat bu türlerin hiç birisini dinlemediğim için hakkında fazla fikir sahibi değilim. Laura 

Branigan’dan sonra ikinci sırayı kollektif hafızamıza kazınmış MODERN TALKING alır.

You’re my heart,you’re my soul,You can win if you want,Atlantis is calling,Geronimo’s cadillac,Brohter Loui ,Cherry Cherry Lady…
Opus ve Life is Life şarkısı.
Europa’dan Final Countdown…
Flashdance filmi ve What a feeling diye başlayan şarkısı...
Duran Duran,Culture Club ve Boy George…
Alhpaville'in Big in Japan ile dansedilen okul çayları.
George Michael ve Careless Whispers.
 Bad Boys Blue ve You're a woman Im a man...
CC catch ve cause you are young...
Technotronic’ ten Pump up the jam...
A-Ha ve Take on me....
Top Gun filmi ve Tom Cruise...filmin Take my breath away müziğiyle dansedilirdi okul çaylarında falan...
 Money for nothing ile dillere dolanan Dire Straits....

Telli Turna ile Türkçe müzikte çıkış yapan Yeni Türkü..
Ve bir efsanenin doğuşu MICHAEL JACKSON...
Bu adamın müzik markette plağını ararken posterinde zenci olduğunu gördüğümde yaşadığım şok...
Boat on the river ile STYX
Falco ve bağıra çağıra söylediği hepimizi ağlatan Jeanny...
Telephone mama ve i like chopin ile Gazebo...
Phil Collins,janet Jackson,Lionel Richie ,Iron Maiden,Quenn,Bryan Adams... Stevie Wonder,Cyndi Lauper Depeche Mode ,Frankie Goes to Hollywood…

 Ve yine bir efsanenin,Madonna’nın doğuşu da biz 80 gençlerinin adım adım takip ettiği bir başka fenomendi.Sarı kısa saçları,kalın yay kaşları,kırmızı rujuyla izlediğim ilk kliplerini unutamam.Papa don’t preach ve Like a Virgin…La isla Bonita…

Bütün bunlar kasetçalarlarda dinlenirdi.Sevilen sanatçıların Poster’lerini gençlerin odalarının duvarlarına yapıştırmaları,dönemin sanki yazılı kurallarından birisiydi.

Odası olup da duvarında posteri olmayan şehirli genç tanımıyorum.

Kim Wilde çok güzel fotoğraf verirdi ve Cindy Louper…en çok bu ikisinin posterini asmışımdır odamın duvarlarına.

Gençler arasında bir de anket defteri modası vardı.

Bu sevilen sanatçıların gazete ve dergilerden kesilmiş resimleriyle anket defterleri neredeyse boş yer kalmamacasına süslenir,tüm okul arkadaşlarının elinden eline gezerdi.

Hatta sahibine ulaşana kadar beş on kişiyi gezer,sorular cevaplandırılır öyle teslim edilirdi.
En bildik soru da şuydu;Issız bir adaya düşerseniz,yanınıza alacağınız üç şey nedir…
Ha bir de denize düşen ve yüzme bilmeyen annenizi mi sevgilinizi mi kurtarırsınız?


Hafta sonları TRT 2 radyosunda sonraları da TRT FM de ayın hit şarkılarının çalındığı bir program olurdu.

Elimizde boş kasetlerle,radyo-teybin başına geçer çalan şarkıyı boş kasede kayıt yapar,kendi karışık kasedimizi kendimiz kötü kayıtlarla oluştururduk.


Doğum günlerinde birbirine karışık kaset veya boş kaset hediye etmek gibi bir alışkanlık vardı.

Ne değerliydi o boş kasetler.
Verirdik bir kasetçiye,en moda karışık parçaları doldurur iki gün sonra teslim ederdi.
Boş kalan yere de kendi dandik zevkinden bir iki parça attırırdı ama katlanırdık.
O kaset elden ele gezerdi herkes evinde kendi boş kasedine kayıt yapacak diye. Ha bakın bir de üç beş arkadaş bir araya gelip,geyik muhabbetini,yeteneklerini,seslerini,kendi şarkılarını kaydeder,sonra hatıra diye saklanırdı bu kasetler de diğerleri gibi.

Yerlilerden Aşkın Nur Yengi’nin çıkışını unutamam.
Ondan önce de Sertab Erener’i…
Tarkan’ın da çıkış yaptığı yıllardır yine Kıl Oldum Abi’yle.
Yıldırım Gürses,sanat müziğini çok sesli orkestra ile yorumlayarak,gençlere sanat müziği parçalarına başka bir gözle bakmayı öğretti o yıllarda.
Eller Eller,hep beraber tempo tutulan alkışı ile gençlerin en popüler taraftar şarkılarından birisiydi.

Boş derslerin en sevilen şarkısı ve en gürültülü şarkısı.

Sonrasında Zekai Tunca yeni ve güzel şarkılarla girdi hem sanat müziği dünyasına hem kalbimize.
Ve Coşkun Sabah ve Arif Susam ve Nejat Alp ve Ferdi Özbeğen ve Islak Mendil ile Ümit Besen.

Dükkan dükkan gezip Islak Mendil kasetini aradığımı bilirim tıfıl bir ortaokul çocuğuyken…Nikah Masası’nı dinleye dinleye ağlayan aşıklar…

Beyazlı Kadın Seden Gürel…

Siyahların kadını Neslihan Yargıcının diapozitifi gibi bir şey olarak sürülmüştü piyasaya.

Hafta sonları İstanbul’da Airport diskoya gitmeyeni neredeyse arkadaş cemiyetine almazlardı.

Giden de gitmeyen de gittim gördüm diye anlatırdı.

Okul çayları,(partilerin adı çaydı) ve evlerde düzenlenen danslı toplantılarla atardık kurtlarımızı.

Yerli yabancı karışık pop kasetleri getirirdi herkes evinden.
Bir İlkbahar Sabahı ile Samime Sanay’ın kulaklarını çınlatır,Yağdır Mevlam Su ile Emel Sayın’ın sesine eşlik eder,Eller Eller diye çıldırır,sonra Madonna ile,Modern Talking ile dansederdik.
Her şeye açıktık,her verileni alıyorduk,her şeyi beğenebiliyorduk çünkü her şey sadece beğenilmek üzere üretiliyor ve 80’lerde bir şeyi benimsememek beğenmemek mümkün görünmüyordu…

80'LERDE TV için burayı tıklayın...

80'LERDE SİYASİ HAYAT için burayı tıklayın 

80'LERDE GÜNLÜK HAYAT ve EVLERİMİZ için burayı tıklayın 

80'LERDE KILIK KIYAFET için burayı tıklayın

80'LERDE TV' DE NELER İZLEDİK?


Seksenlerin televizyon ile ilgili yüzünü yazmak oldukça zor.
Hatırlanacak anlatacak çok şey var.

Yılbaşı eğlenceleri,konserler,müzik programları,diziler,yarışmalar…

Tek kanallı ve hatta siyah beyaz yayın yapılan dönem oldukça renkliydi aslında.
Şimdiki gibi çılgınca yerli dizi çekilmiyor,dışarıdan gelen yabancı Amerikan dizileri her gece evimizin tam orta yerine büyük bir heyecanla beklenerek yerleşiyordu.

İstiklal Marşı ile başlayan yayınlar,akşam yine askeri bir bayrak töreni görüntüleriyle ve İstiklal Marşı ile biterdi. 

İlk aklıma gelen yabancı diziler şunlar

Charlie’nin Melekleri,Dallas,Baretta,Cinayet Dosyası, Flamingo Yolu,Şahin Tepesi,Kara Şimşek,Mork ve Mindy(Robin Williams’ın Türk izleyici ile ilk buluşması) ,Saint’in Dönüşü,Kung fu,Flipper,Görünmez Adam,Şahika,Daktari,Martı Adası,Hayat Ağacı,Sahil Güvenlik,Savaş ve Anilar,Savaş Rüzgarları,Görevimiz Tehlike,Güzel ve Çirkin,Aydan Şener’li Çalıkuşu,Yalan Rüzgarı,Susam Sokağı,Alf,Kuzey ve Güney,Benny Hill Show Mavi Ay,Mc Gyver,Altın Kızlar…

Yayın kesilince Necefli Maşrapa…

Kuruluş,Küçük Ağa,Ziyaretçiler,Cosby Ailesi,Miami Vice,Charles İş Başında, ve Webster.Yedi Kardeşe Yedi Gelin,Sarı Gül,A Takımı,Uykudan Önce ile her gün yüzlerce çocuk adı sayan rahmetli Adile Naşit,Şöhret,Alacakaranlık Kuşağı,Hanedan,Simon and Simon,Kaynanalar,Emret Bakanım,Magnum,Muppet Show ,Cesur ve Güzel, Beyaz Gölge,Köle Isaura….

Olivia Newton John'un ‘‘Physical’’ şarkısıyla kendinden geçerek aerobik hareketleri yapmak...

Aerobik denince Yasemin Evcim.

Erhan Konuk’un hazırladığı pop saati,Sezen Cumhur Önal’ın çikolata renkli şarkıcılarıyla ekranda yer aldığı Müzik Yelpazesi...

Pazar günleri öğleden önce Uçan Kaz veya Georgie…
Sonra Hikmet Şimşek yönetiminde Pazar Konseri…öğleden sonra mutlaka bir Western ya da bilimkurgu filmi…Superman’lar Supergirl’ler…Robert Mitchum,Kırk Douglas,Robert Redford… John Wayne ya da Clint Eastwood’lu kovboy filmleri veya Michael J.Fox’un Geleceğe Dönüş serileri…

Türk Filimleri de bazı geceler dizi film yerine verilirdi.Yani hem dizi film hem film olmazdı aynı akşam.
Pek çok hafta içi günü Açıkoturum,Ekonomi Dosyası gibi programlar işgal eder,bu gecelerde hiç kimse TV izlemezdi zaten.
Evinde video player’i olan ona,olmayanlar ise  TV’lere bağlanarak çalıştırılan siyah beyaz görüntülü Nintendo atarilere…

Barış Manço ile Adam Olacak Çocuk,Barış Manço ile Yediden Yetmişyediye de Pazar günlerinin sevilen programlarındandı.

Pazar günlerinden yine hatırladığım bir başka ayrıntı,erken saatlerde,bonus kafalı bir ressamın yarım saatten az sürede çizdiği manzara resimleriyle resim öğreten bir programdı.Resim Sevgisi miydi neydi adı…


Cenk Koray’ın Pazar Stüdyosu,televizyonda hediye pazalıkları,kutumu açın Cenk Bey sloganları…
Bay Meraklı çizgi karakteriyle ilk Cenk Koray’ın programları içinde tanıştık. TSM koroları konser programları,THM koroları konser programları…

Pop müziğin adı da başkaydı.
Radyoda şöyle anons edilirdi “Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik”
Bu kadar!
TRT sanat kanalı olmaya daha o zamanlardan soyunmuştu.Kalitesiz,düzeysiz hiçbir şey izlenemezdi.
  
Arabesk,TRT televizyonu ve radyosunda her şekilde yasaktı.
Dönemin arabeskçi diye kabul edilen hiçbir sanatçısı yer alamazdı.Orhan Gencebay,Müslüm Gürses,Ferdi Tayfur…hatta cinsiyet değiştirdiği için Bülent Ersoy.
Bunları TRT radyosunda da dinleyemezdik,o nedenle frekanslar hep POLİS RADYOSU nu çekecek şekilde ayarlanırdı radyolarda.

Sabahları saat on civarında ARKASI YARIN’lar olurdu,deli gibi takip ederdik,harikulade seslendirme yapan tiyatrocuların sesinden.
Cumartesi günleri Radyo Tiyatrosu olurdu yanılmıyorsam öğleden sonra birde ya da tam üçte.
Sabahki arkası yarını kaçıranlar akşam beşte tekrarını yakalardı.

Bir de okul çocukları için bir program vardı adını hatırlayamıyorum okul treni miydi okul bahçesi mi?
Hah tamam Okul Bahçesi…eğitici öğretici amaçlı bir programdı ve oradaki Dede’nin sesinden nefret ettim kendimi bildim bileli.


Yılbaşlarında bir güzellik yapıp,bazen yasaklı sanatçıları ekrana çıkarttığı da olurdu TRT nin.Yılbaşına girildikten sonra ekrana çıkacak dansözü beklerdi babalar ağabeyler evin gençleri.Çoğu kez Nesrin Topkapı olurdu bu,her tarafı örtülerle şallarla kapatılmış halde sözde dansı yapardı,göbeğini seyirciye gösteremeden.
Zeki Müren her yılbaşı özel eğlence programının assolistiydi.Bülent Ersoy cesurca cinsiyet değiştirmiş o ise hanımsı görüntüsüyle yaşamayı tercih etmişti.
Biri hep sansürlendi,biri ise her zaman TRT nin başının üzerinde yer aldı.  

Ramazan boyunca da TRT oldukça keyifli programlar hazırlatırdı.
Başrolünde hep Ahmet Uğurlu’nun olduğu,Hüseyin Rahmi Gürpınar Hikayeleri canlandırılırdı.

Necef Uğurlu’nun yazdığı eski Osmanlı durum komedileri yapılırdı son derece kaliteli ve seviyeli…
Zaman içinde TRT sabahları da yayın yapmaya başladı.


Pek çok Brezilya ve diğer Güney Amerika yapımı arkası yarın dizisiyle Türk kadınının tanışması seksenlerde başlar.
TRT 2’ nin yayına girmesiyle tamamen sabah kuşağına hakim bir kadın programı başladı,yukarıda da sözetmiştim,HANIMLAR SİZİN İÇİN.


Tiyatro sanatçılarının sunduğu bir kuşak programdı ve Webster dizisi işte bu kuşak içinde yayınlanırdı.
Gençlerin diline dolanan “vaaaauv!” ünlemi de bu minik zenci veletten kalmadır. Bu sevimli zenci çocuğu ,Oya-Bora ikilisinde şarkı söyleyen Oya’nın seslendirdiğini öğrendiğimizde ne şaşırmıştık.
Tıpkı Abone şarkısıyla inanılmaz bir popülerlik yakalayan adeta ortalığı yıkıp geçen Yonca Evcimik’in otuz yaşlarında olduğunu öğrendiğimizde şoke olduğumuz gibi.
Kadın anca yirmilerinin başında görünürdü bize.


Buz pateni izlememek o dönemin ayıplarındandı.
En gencinden en yaşlısına herkes,ama herkes buz pateni izleyicisiydi.O yılın yıldız patencileri ezbere bilinir,bir önceki yarışmaya göre performansı yorumlanırdı.

Jane Turnwill - Christopher Dean çiftinin final gösterilerinde Ravel’in Bolero’suyla yaptıkları muhteşem buz dansını kim unutabilir?Katerina Witt’in güzel yüzünü?

Milli basketbol maçlarına ülkece yoğun bir düşkünlük başlamıştı ayrıca.Yedisinden yetmişine,okumuşundan ev kadınına kadar herkes,BEYAZ GÖLGE adlı diziden sonra,birer basketbol uzmanı kesilmişti ve milli takımın,Aytek'li,Efe'li,Erman'lı,Melih'li milli basketbol takımının maçlarının olduğu saatlerde tüm Türkiye ekran karşısında maça kilitlenirdi.
O dönemde doğan erkek çocuklarının çoğunun adı bu yüzden Aytek,Efe ve Erman konuldu. 


Görsel dünyamız TRT’nin bize sundukları ve magazin dergilerinde gazetelerinde gördüklerimizle sınırlıydı.Hatırladığım tek gençlik dergisi olarak Onyedi’yi söyleyebilirim.
Sonra bir Hey Girl çıkmıştı ama o seksenlerde miydi onu pek çıkartamıyorum.
Sinemalarda çok gişe yapan filmleri de hatırlayabildiğim kadarıyla sayayım.

TOP GUN,ENDLESS LOVE,E.T.,KRAMER KRAMERE KARŞI,NİNJA,YILDIZ SAVAŞLARI,FLASH DANCE,BREAKDANCE,SUPERMAN,AVARE,ELM SOKAĞI 
 SERİSİ,HAYVAN MEZARLIĞI,SOSYETE POLİSİ,NEFES NEFESE…

Tabii ki ROCKY serileri ve unutulmaz Stallone klasiği RAMBO…
Van Damme da o yıllarda ünlenmişti yine KAN SPORU filmiyle .
Ve Arnold Schwarzenegger ‘li CONAN ve TERMINATOR.
(Türk filimlerine o yıllarda pek gitmezdik ama Eşkıya doksanlarda bu kuralı tamamen değiştiren en önemli filmdir.)


O yıllarda,Serpil Çakmaklı,Ahu Tuğba,Hülya Avşar,İbrahim Tatlıses,Banu Alkan,Neslihan Acar,Derya Arbaş gibi sanatçıların başrol oynadıkları filmleri çok fazla yer alırdı afişlerde. Bir de iki film birden oynatan sinemalar vardı ama bunlar doksan başlarında yavaş yavaş yok oldu.

80'LERDE NE GİYDİK NE TAKINDIK

 

Hemen ilk aklıma geleni yazıyorum.
Impulse deodorant,Pinky şampuan,Blendax şampuan ve Aida deodorant.
Sonraları Reward.

Hatta bir reklamı bile vardı,kötü kokan bir kadın veya erkek gösterilir,yanındaki kişi de bu kokudan rahatsız olup “biri ona Reward deodoranttan sözetmeli” derdi yüzünü buruşturarak.
Pinky şampuanın reklamını da hatırlıyorum.

İşte bu şampuan benimkiii..bakın saçlarım ipek sankiii…pinkiiiiii…
Blendax'ın şarkısı da şöyleydi; 
blendaks blendaks şampuanı saçlara hayat veriiiiir…
ince belli mavi Blendax şişelerini hatırlamamak mümkün mü?

Impulse deodorantlar bir anda o kadar ünlendi ve o kadar çok çeşitlendi ki sokakta yürüyen ve koku kullanma alışkanlığı olan her on kadından dokuzu bunun bir çeşidinden kokmaya başladı.


Deodorantlar o zamanlar asıl üretilme amacı olan kol altına sıkılacak yerde,bir çeşit parfüm olarak algılanır ve kol altı hariç her yere sıkılırdı.En çok da giysilerin üzerine.
Bu nedenle seksenli yıllar ter kokusu ile elbiseye sıkılmış parfüm kokusu karışımının en çok hissedildiği yıllardır ki bu gün bile ter kokusu konusunda yurdum insanının pek fazla ilerleme kaydettiğini söyleyemeyeceğim.

İlk aklıma gelen ikinci kozmetik ürünü ,Tokalon pudradır.
Kadınların fondötenden pudraya yavaş yavaş kaydığı dönemde,bebek pembesine boyadığı ciltleri epey bir işgal etmişti bu ürün.


Daha sonraları,başka başka pudralar da aldı raflardaki yerlerini ama çok uzun süre vazgeçilemedi Tokalon’dan.

Çilfazıl leke kremi ,mavi teneke kavanozda Nivea el ve yüz kremi,turuncu kavanozda 21 adlı nemlendirici krem,dönemin kısıtlı ve yaygın ürünleriydi.
Geceleri nedenini bu gün bile hala bilemediğim bir şey yapar,suratlarımıza talk pudrası sürüp yatardık.Hala hayatımda yaptığım ve nedenini anlayamadığım bu kadar abuk bir şey yoktur.


Geceleri yatmadan önce ayrıca saçların ön kısımların bigudilere sarmak veya dalga dalga olsun diye kağıt bigudilere kıstırmak ya da ince ince örüp iki gün öyle yattıktan sonra sabah saçı açıp oluşan modeli heyecanla beklemek vardı bir de.

Jöleler henüz saç şekillendiriciler arasındaki yerini almadan önce tek ürün,yani saçı şekillendirmek için kullanılan tek şey limon suyuydu.
Kuaförler de spreyli şişelerin içine bira doldurur saçı onunla sararlardı,sonra hooop o sıcak makinanın içinde oturturlardı dakikalarca.

Ondüle idi o dalga dalga saç modelinin adı ve herkesin tek derdi buydu.
Sonra jöleler çıktı tabii tek çeşit.Mavi!
Saçına hiçbir şekil vermeyecek olanlar bile kurutmadan önce jöle sürme alışkanlığı edinmiş durumdaydılar seksenlerde.

Henüz perma çılgınlığı başlamamıştı.

Bu çılgınlık başladığında ise,artık o mavi renkli yumuşak şey avuç avuç sürülmeye başlandı saçlara.
Her geçen gün yeni bir etkisi keşfedildi jölenin…en sonunda da saçları döktüğü!
Permalar hayatımıza girdiğinde,onunla beraber bir de kelebek şeklindeki saç tokaları yapışıverdi saçlara.

Seksenlerin filimlerine bakın,Hülya Avşar ve Serpil Çakmaklı bu perma ve kelebek toka akımının bir numaralı öncüleriydiler.

Permanın krallığı doksanların ortalarına kadar sürmüştür.
Ama düz prasa saçların da yeri yine başkaydı ve bunun için ütü masası üzerine serdiğimiz saçları ütülemesi için en yakınımıza az diller dökmezdik hani.

Yine Hülya Avşar’ın moda ettiği bir dolma saç vardı.
Alın üstündeki  kaküller tepede toplanıp bir top haline getirilirdi,Avrupa Yakası’ndaki Makbule’nin saçlarını hatırlayın.
 Genelde bu model verildikten sonra saçın geri kalanı arkada kuyruk yapılır ve hortum gibi sarılırdı bir kumaş parçası ile.

Sonra ortaya hazır hortum şeklinde tokalar çıkıverdi de kurtardılar bizi saçlarımızı mumya gibi sarma derdinden.

Aslan başı denen bir model,şimdiki EMO saçı denilen,arkaların uzun,önlerin ve tepelerin kısa katlar şeklinde kesildiği garip bir moda olarak genç yaşlı herkesin kuaförün yolunu tutmasına sebebiyet verdi bir dönem. 

Havlu kumaşlar da ,çoraptaki egemenliğinden kısa bir süre sonra , alın bandı olarak yapışıverdi kafalarımıza.

Herkesin kafasında renk renk alın bantları görülmeye başladı.Hatta üzerinde Nivea,Blendax yazan promosyon ürünleri ile bile sokakta gezenler yadırganmazdı.

 Oksijenle ve amonyaklı perhidrol karışımı ile evde kendi kendine röfleler veya gölgeler yapmak çok yaygındı.
Daha sonra, bu yöntemin kullanıldığı saçlar turuncuya dönük bir renk alırdı ama olsundu yani.

Değişiklik en önemli şeydi seksenlerde.

Saçların boyamaya ailesinden izin alamayanlar,kına ile hallederdi değişiklik merakını.
İmaj her şeyden önemliydi.

Kirpik kıvırma maşaları hayatımıza o yıllarda girdi.
Kirpiği olan olmayan herkes bir tane edindi bunlardan.
Herkes kıvırcık saçlı kıvırcık kirpikli olmaya başlamıştı.

Herkes birbirine benziyordu ve birbirine benzemeyenler yadırganıyordu.
  
Şeffaf cilalarla tırnakları parlatmak bir anda salgın gibi yayılan akımların binlercesinden biriydi.

Bir de FLORMAR’ın 215 numaralı  bir ruju vardı.
Metalik pembe…aman yarabbi yahu başka hiçbir rengin bir ülkenin kadınlarında bu şekilde salgın hale geldiğini bilmem.Marka konusunda yanılmış olabilirim Catherine Arley de olabilir  ama emin değilim.
Çantasında,cebinde bu ruju taşımamış olan varsa o yıllarda,kesinlikle çook şey kaçırarak yaşamış demektir seksenleri.

Kulaklara klipsli kocaman metal küpeler takılırdı.
Altın veya gümüş rengi hiç fark etmez.
Büyük olsun yeter.
Bir de kulak memesine saplanmış bıçak makas gibi görünen ama tabii ki bir hileden ibaret olan plastik küpeler vardı.

Rengarenk plastik bilezikler de…

Saç lastiği gibi ama bunlar bileklere dizilirdi ve ne kadar çok ve renkliyse o kadar güzeldi.
Plastik denince hemen aklıma yazın her kadının ayağında gördüğümüz ama 

Allahtan modası çabuk geçen bir ayakkabı mı desem terlik mi desem garip bir şey geliverdi.
Böyle Spartaküs sandaleti gibi,altı kauçuk lastik,üzeri kalın şeritli lastiklerden oluşmuş bir şey.
Lastik ve lastik ve lastik.
Başka hiçbir malzeme yok…

Oduncu gömlek,timberland model ayakkabı (mümkünse püsküllüsü )ve süet çizme ve balıksırtı kaban veya paltoların modası hiç değişmezdi.Her renkten oduncu gömlek,her renkten kadife pantolon,her renkten süet çizme…

Çantalar mutlaka uzun askılı olurdu ve hatta metal zincir askılar daha havalıydı.

Gençlerin çantaları minik olurdu yaş ilerledikçe çantanın boyutu da büyürdü.
Seksenlerin sonlarında doğru sırt çantaları moda oldu öğrenciler arasında.O zamana kadar erkekler bond,kızlar omuzdan askılı çanta kullanırdı okulda.Çanta tercih etmeyenler için klasör her zaman havalı bir seçenekti şimdiki gibi.

Dönem,abartılar dönemiydi.Her şey ama her şey abartılı olacaktı. Bunun içindi o kocaman küpeler,bunun içindi o rengarenk pantolonlar gömlekler,bunun içindi o hava yastığı tıkılmış gibi vatkalanmış gömlekler ceketler.

Her şeye vatka dikmektense,sevdiğin model vatkayı alıp sütyen askısının altına kıstırmak ve her kıyafetinle kullanmak o kadar doğal o kadar sıradan bir şeydi ki vatkalı mayolar bile görülmeye başlandı vitrinlerde ve Banu Alkan’ın bu şekilde vatkalı bir sürü mayosu vardır arşiv resimlerinden araştırabilirsiniz.
Bir başka abartı unsuru,fosforlu ve metalik renklerdi.

Fosforlu pembeden ,yeşilden atkılar bereler,şallar,eldivenler,fosforlu ceketler,kooocccamaaan camlı güneş gözlükleri,koocccaman çerçeveli dereceli gözlükler.

Hiç ihtiyacın yokken bile dereceli gözlük takma olayı bile ayrı bir modaydı.Hiç bir görme şikayeti olmayanlar  dahi, sadece moda diye birer dinlendirici alır takardı.

Entel kelimesi yeni yeni moda olmuştu o yıllarda,amaç sadece ve sadece entel görünmek akıllı muamelesi görmekti.

Beli yüksek,üstten bol alta doğru süratle daralan şalvar model pantolonlar,başka hiçbir modele yaşam şansı tanımayacak kadar hüküm sürdü yine bu yıllarda.
Kotta,kadifede,kumaşta,her şeyde ama her şeyde bu modelin tartışmasız egemenliği kabul edilmişti.Paçalar özellikle kısaydı.Bele de kocaman ama kossskocaman tokaları olan kemerler takılırdı.

Zaten her şeyin üzerine kocaman kemerler takılırdı. Belde koca tokalı bir kemer,omuzlarda rugby oyuncuları gibi vatkalar,altta şalvar pantolon,permalı uzun saçlar ve koca koca klipsli küpeler…Sokakta her saniye bu görüntüde bir kadına rastlardınız.

Puantiye de yine hiç olmadığı kadar moda olmuştu bu yıllarda.
İrili ufaklı her çeşit puantiye makbuldü.Erkeklerde bile puantiyeli gömlekler giyme modası almış yürümüştü.

Yine Hawaii desenli palmiyeli falan gömlekler de o yılların en sevilen moda unsurlarından birisiydi. Kad ınların tuhaf giysi alışkanlıklarına daha sonraları kravat takma alışkanlığı eklendi.

Deri,kumaş,el örgüsü…her türlü malzemeden kadın kravatı da pek hoş pek gerekli olmaya başladı kıyafetlerde.
Bir de pantolon askısı eklendi buna seksen sonlarında.Renkli,neşeli cıvıl cıvıl pantolon askıları.Erkekler arasında en önemli öncülerinden birisi Kayahan’dır.

Yine Shetland kazaklar,Lambswool kazaklar bir zenginlik göstergesi kabul edilen moda unsurlarındandı.
İlle baklava desenli olanlar ve ille süveter tarzı olanlar.Bu narin,yumuşacık ve sıcacık örgüler ,annelerimizin elde ördüğü kazakların süveterlerin yerini hemen almaya adaydı ancak fiyatları oldukça yüksek olduğundan uzun bir süre anca yüksek gelirli insanların üzerlerinde seyredebildik.

Yine kazak demişken seksenlerin ortasında,yarım balıkçı yaka ve yakası fermuarlı trikolar sarıverdi ortalığı.Artık fermuarsız her tür kazak demode görünmeye başlayacak kadar fena girdi hayatımıza ve geldiği hızla da gidiverdi.

 Balıkçı paça kısa boylu pantolonlar da hemen bu devrede salgın oluverdi.Bol ve düz kesim bu pantolonlar kışlık kumaşlarda bile altındaki botlarla ve çizmelerle epey bir salındı moda hayatında.

Yazın giyilen kaprilerin adı o zamanlar bermuda pantolondu. Erkekler şimdiki gibi pek rağbet etmezdi bunlara.

Erkek pantolonları her daim uzun duble paça,ama ille yarım şalvar ve ille pileli idi.Yüksek belli ve isteğe göre pantolon askısı ile.

Sonra yine birden parmaksız eldivenler sardı ortalığı.Madonna’nın bir klibinde görülmüş ve hemen moda dünyasını altüst edivermişti.

Madonna açık renk yüze koyu renk eyeliner ve koyu renk mat ruj modasını da Türkiye’ye sokan kadındır.
Tüm genç kızlar bir anda o pembe rujları terk edip,mat kahve,mat bordo rujlar,gözkapağında siyah eyeliner ve kahverengi farla gezmeye başladılar günlük hayat içinde.

Sivilce sorunu olanların yardımına Vichy markası koştu ilk o yıllarda.Bir sürü ve birbirinden pahalı ürünlerle girdi pazara ve hiç kimse bunları kullanıp da sivilcelerinden kurtulamadığı halde inatla paralar akıtıldı markaya.

Dediğim gibi dönem abartı dönemiydi,dönem dikkat çekme dönemiydi.Ama dikkat çekecek bir şey hemen salgın halinde yayıldığından ve herkes herkesin taklidi oluverdiğinden,kimse dikkati çekemiyordu ve yeni bir şey keşfedilince ona saldırıyordu herkes.

Dore,lame gömlekler,saten gömlekler,ışıltılı,taşlı imitasyon takılar,her şeyin ama her şeyin imitasyonu feci modaydı.
Bakır,gümüş,deri ,meşin takılar,plastik unsurlar,hatta basit tenekeler bile,dikkat çekmek uğruna bin bir çeşit forma sokulur,herkes hiçbir şeyi sorgulamadan kabul eder,giyer,takar,sürerdi.

 Seksenlerin sonlarına doğru bu sefer de uzun pardesü,uzun palto,uzun hırkalar sardı ortalığı.Herkes attı üzerindeki kısa montları ve herkes birer Matrix modeli uzun bir şey geçiriverdi üzerine.

 Sonra bunun altına Rodeo çizme ve bot giyilmeye başlandı.Üzerine bir de streç dediğimiz taytlar kotlar moda olunca,herkes aksiyon filimlerinden fırlamış gibi giyinmeye başladı.
 Bu streç kotlar o kadar tutuldu ,streç pantolonlar şişmanından zayıfına gencinen yaşlısına o kadar olmazsa olmaz hale geldi ki annemin bile o dönem ayaktan geçirmeli streç pantolon giydiğini hatırlarım.

Hani böyle bilekte bitmiyor da topuğunun altından bir şerite ayağını geçirerek giyiyorsun böylece gergin duruyor.


Yine seksenlerde birden moda olup sonra yine demode olan bir lastik çizme çılgınlığı vardır.
Rengarenk,her semt pazarında bulabildiğimiz bu çizmelerle az paraya çok çeşitleme yapabilme özgürlüğünü yaşayabilmiştik.

Bende beyazı ve kırmızısı vardı ve streç kotun üzerine giyip,çizmenin koncunun üzerine de aynı renkten el örgüsü tozluklar katlardık.
Fazla değil işte iki santim kadar.

Lastik çizmeler hızla moda hayatından çekildiyse de dizin altında renkli bir şeyler görme alışkanlığı kolay çekilmedi.
Bu nedenle bir dönem de streç kotların üzerine giydiğimiz renkli örgü tozluklarla geçirdik moda hayatımızı.

Herkesin evinde iki saatte örebileceği bu pratik aksesuarı bu gün karşılığında Bodrum’da yazlık bir ev verseler bile kullanmam.

Örgü modası o kadar sardı ki bir ara insanları,elde yirmi dakkada örülmüş cüzdanlar,kalemlikler,omuz çantaları,hiç kimsenin yadırgamayacağı birer aksesuar olarak sızmıştı yine seksenlerin içine.

Seksen sonlarında,baston şemsiyeler moda oluverdi.


Semt pazarları,sokak satıcıları sanki başka şey satmak yasakmış gibi yığınlarlar getirip koydular tezgahlara.Özellikle sırta asılacak askısı olan ve tahta sapı ördek kafası şeklinde olan bu şemsiyelerin yeşil damalısından almıştım bir tane uzun yıllar da kullandım hatta modası geçtiğinde bile hala bozulmadan kullanılır durumdaydı.

Boğazdan kelepçeli babetler,bileğe kadar uzun koçlu Nike basketbol ayakkabılarını günlük giymek,kot gömlek,gömleği ne kadar geniş olursa olsun ille kotun içine tıkıştırmak,hatta kazağı bile kotun içine tıkıştırmak gibi saçmalıkları nasıl yapmışım nasıl razı olmuşum bilemiyorum.
Yıllar sonra takı kutumdan çıkarıp tiksinerek attığım klipsli dev küpelerimi de öyle.
Hatta puantiyeli gömleklerimi,tozluklarımı,streç kotlarımı da…


Her şey o kadar avam o kadar bayağı o kadar abartık o kadar yıpratılmış ve o kadar tüketilmiş bitirilmiş görünüyordu ki gözüme,seksenlerden kalma hiçbir aksesuarımı hiçbir giysimi tutmadım,saklayamadım.
  

Bu gün belki bir kenardan çıkartıp bakardım ama içimde hiçbir nostaljik özlem yaratmazdı buna eminim.


Hiç bir naif tarafı hiçbir zerafeti olmayan şeylerdi çünkü.Hatta seksenlere ait fotoğraflarıma bile bakamıyorum. 
Cetvel kalınlığındaki kaşlarıma,permalı uzun kabarık saçlarıma,vatkalı gömleklerimle giydiğim şalvar pantolonlarıma,renkli plastikten küpelerime…hiç birine bakamıyorum ama yine de asla atmayı,yırtmayı düşünmedim fotoğraflarımı.
  
Bu gün her ne kadar gülerek,alay ederek,bazen tiksinerek,bazen yüzümü buruşturarak baksam da,seksenlerde 10-20 yaş aralığımı geçirmiş ve bir tuhaflıklar tarihine şahit olmuş birisi olduğumu da asla unutmuyorum.

Bir de arkadaşlarımı…bir de sevdamı…bir de kitaplarımı…bir de dostluklarımı…
Her şey her ne kadar gelip geçici ise de yürekler başka bir duygusaldı,başka bir kalıcıydı duygular…