sağtık

TUĞÇE KAZAZ’IN DİNİ

Kadıncağız evlendi,din değiştirdi mi değiştirmedi mi diye medyaya uzun zaman karın ağrıları çektirdi.

Şimdi de boşandı mı boşanmadı mı ,boşandıktan sonra hangi dinde kaldı,basın şimdi onun peşinde.

Hani herkes din ve vicdan özgürlüğüne sahipti,hani hiç kimse,hiçbir şekilde dinini ve vicdani kanaatlerini açıklamak zorunda bırakılamazdı?


1982 Anayasası'nın Din ve İnanç Hürriyeti başlıklı 24. maddesi aynen şöyle;
Din ve vicdan hürriyeti MADDE 24.–
Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Yani özetle diyor ki,kimse kimsenin dinini soramaz,sorulsa da açıklamaya mecbur kılınamaz.

Yeni Anayasa taslağında ise aynı konu şu şekilde ele alınıyor:

Din ve inanç hürriyeti Madde 24- 

(1) Herkes din ve inanç hürriyetine sahiptir. Bu hak, tek başına veya topluca, alenen veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama ve bunları değiştirebilme hürriyetini de içerir.

(2) Kimse ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç, düşünce ve kanaatlerinden ve bunları değiştirmekten dolayı kınanamaz, suçlanamaz ve farklı bir muameleye tâbi tutulamaz.

Özetle;canı isteyen dinini inancını açıklar,istemeyen gene açıklamaz,kimse de onu zorlayamaz!!

Şimdi sıkılmadan okursanız,bir de basının hangi konularda özgür olduğuna bakalım mı?


5187 sayılı yeni Basın Kanununda basın özgürlüğü şu şekilde sınırlandırılmış;

Basın özgürlüğü MADDE 3. - Basın özgürdür.
Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.
Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.

Şimdi şu soru akıllara gelmiyor mu?

Basın özgürlüğü,anayasanın maddesinin,Atatürk’ün laiklik ilkesinin üzerinde midir?
  

Türkiye,Tuğçe Kazaz’ın,Müslüman veya Hristiyan,Yahudi veya Hindu,Ateist veya Agnostik,Pagan veya Budist olup olmadığını niye merak etsin?
Merak etti diyelim,bunu bilmek bizlerin gözünde Tuğçeyi,Ayşe’yi,Mehmet’i daha az ya da daha çok insan yapacaksa,okey.


Laik Türkiye’nin laik veya antilaik basını kendi bokunu çubukla karıştırmayı bıraksın artık.


Bir zamanlar röntgencilik diye ayıplanan davranışlar artık magazin muhabirliği adı altında ekmek kapısı haline geldi.



"İnsan hakları evrensel beyannamesinin 12’nci maddesinde, kişilerin gizli alanlarına saygı gösterilmesi düzenlenmiştir.
 Anayasamızın 20’ci maddesinde
“herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz” denmektedir
Kamuya açık alanda kişi hayatını yaşarken bunu gizleme gereğini duymamaktadır. Fakat bu alan yayıncıların rahatlıkla müdahale edebileceği bir alan değildir.

KAMUYA AÇIK ALAN?
 Bu alana çok sınırlı olarak müdahale edilebilir.

Bu alan ile ilgili olarak; kişinin alışverişe çıkmasını, çocuğu ile maça gitmesini, sinemaya gitmesini, lokantada yemek yemesini, dostlarıyla bir çay bahçesine veya gece barda bir şeyler içmesini, oturduğu sitede denize veya havuza girmesini örnek verebiliriz.

Bu alandaki faaliyetler ve davranışlar sürekli olarak izlenemez.
İzlendiği zaman ilgili kişi rahatsız ediliyorsa yahut izni alınmadan kaydediliyorsa, fotoğraflar çekiliyorsa hukuka aykırı olur.
Eğer kişi gazetecileri davet ediyorsa, fotoğrafı çekilirken el sallayıp, gülümsüyorsa izin verilmesi hali vardır.

Ancak burada verilen izin kadar çekim yapılması ya da görüntü alınması söz konusudur. Bir kere izin verdi diye bu kişiyi sürekli izlemek onun özel hayatını yaşamasına engel olur ve hukuka aykırı düşer.

 Özel yaşama medyanın müdahale edebileceği bir diğer alan da, yayına konu olan kişinin hukuka aykırı davranışlarda bulunmasıdır.
Medya mensupları bu tür olaylarla karşılaştıklarında haber ve eleştiri amacıyla bunları yayınlayabilirler.


KİŞİNİN SIR ALANI


Din ise kişilerle tanrı arasında bir hesaplaşma ve anlaşma olduğundan üçüncü kişileri ilgilendirmez.
Kişinin sır alanı ise, diğer kişilerin bilgileri dışında tutulan alandır.
Aile hayatı, özel dostluklar, ikili ilişkiler, duygusal ve cinsel yaşantı bu alana girer. Bu alanda mektuplar, anılar fotoğraflar, filmler gibi çeşitli araçlar kullanılmış olabilir.
Aile, duygusal ve cinsel alan ve bu alanda yer alan malzemelerin gizliliğine her türlü müdahale hukuka aykırıdır.

Ege beach’lerinde güneşlenen,yağlanan,bikini şov yapan birbirinden çirkin ve çıplak ikoncanlardan,yalan yakalanmalardan,haberli üstsüz basılmalardan,yapmacık gizli kameralardan ,sahte iftar açmalardan,sahte zeytin hurma şovlardan,kusmak üzereyiz artık.

Teknelerle denize açılıp ellerinde inanılmaz menzillere zoom yapabilen kameralarla çıplak ünlü arayan bu röntgenci muhabirlerin çektiği görüntüleri binbeşyüzelli kere anons edip az sonraaaaa'larla yayınlayan paparazzi programları da onların kanalları da,onları denetlemek ve cezalandırmak amacıyla görevde olan RTÜK'ün de canı cehenneme.

Kimsenin dötündeki selülitin miktarını,mayosunun dekoltesini,biçini piçini,açını açığını,yokluğunu tokluğunu ve bilumum bokluğunu merak etmiyoruz.


Tuğçe’nin yerinde olsaydım bana ısrarla bunu soran gazeteciye döner,”Ananın dinindenim,git anana sor o bilir” der,sonra da o kanal veya muhabir hakkında anayasaya,basın özgürlüğü maddesine zarta zurta aykırı davranışta bulunuyor diye dava açardım
Zaten Türkiye’de ana kelimesinden daha çift anlamlı bir kelime var mı,yok! Muhabir anasını da alıp gider mi,direkt anasına mı gider, o kendine kalmış!!!

HEM OKUDUM HEMİ DE YAZDIM

Son zamanlarda deli gibi kitap okuyorum.Her zaman deli gibi kitap okumuşumdur ama bu aralar sanırım azıtmış durumdayım.Son okuduğum kitapları sayayım mı? Empati------Adam Fever Yüreğim Seni Çok Sevdi----Canan Tan Masumiyet Müzesi-----Orhan Pamuk Kara Kitap------Orhan Pamuk Aşk------Elif Şafak Bit Palas----Elif Şafak Siyah Süt----Elif Şafak Araf----Elif Şafak Baba ve Piç----Elif Şafak Alacakaranlık----Stephanie Meyer Yeni Ay---- Stephanie Meyer Tutulma---- Stephanie Meyer Şafak Vakti---- Stephanie Meyer Cehennemde Balo Geceleri---- Stephanie Meyer ve beş değişik Amerikalı Yazar.. Gümüş Yaz Gümüş Kız----Buket Uzuner Tevratın Şifresi---‘(Unuttum yazarını,ödünç almıştım,geri verdim) Sakkara’nın Kumları(Bu da aynı ödünç seriden…yazarını hatırlamıyorum) Üçkağıtçı----Orhan Kemal Tabii hepsi ayrı tür,hepsi ayrı lezzet.Bir de bende,iki kitabı aynı anda okuma gibi bir alışkanlık da var.Gündüz kitabım,gece kitabım falan ayrıdır bazen. Tüm bu yukarıdakiler içinde size şiddetle önerebileceğim birkaç tanesi var tabii. Ama önce şunu söylemeliyim ki Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni on yılda tamamladığını öğrenince,içimden bir ooohh çektim ki sormayın.Hani beni sürekli okuyanlar bilir,biri tamamlanmış,biri de netbook’umda sürüklenip duran ve bir türlü bitiremediğim toplam iki kitabım var.Neden bazen ilham perilerim beni terk ediyor diye hayıflanıp umutsuzluğa kapıldığım bir zamanda,bunu öğrenmek bana ilaç gibi geldi .Pamuk gibi bir edebiyat ustası bile bir romanı on senede bitirebiliyorsa,ben kimbilir kaçıncı yüzyılda tamam ederim.(Yazarınız burada kendini Pamukla karşılaştırarak yüceltme sanatını icad etmiştir) Konuyla alakasız bir bilgi daha,Pamuk kitaplarını el yazısıyla yazıyormuş. Söz Pamuk’tan açılmışken,hemen anlatmam gerek yoksa çatlarım.Benim Adım Kırmızı ile başladığım Pamuk dünyasına daha sonra Kar ile devam etmiştim.Ardından Masumiyet Müzesi ve Kara Kitap geldi.Bunlar yazarın yazma sırası değil,benim onu keşif basamaklarım. ROMANCI İLE EDEBİYATÇI ARASINDAKİ FARK Daha Benim Adım Kırmızı’yı okuduğumda dedim ki işte “Edebiyat” tanımlamasının tam karşılığı budur.Romancılıkla Edebiyatçılık tamamen farklı şeyler çünkü. Okumuşsanız bilirsiniz mesela Dan Brown’ın romanları,tipik Amerikan romancılığına örnektir.Betimlemeler,tasvirler (zaten ikisi aynı şey),benzetmeler,ruh tahlilleri,karakter tahlilleri,anlatılacak hemen her nesnenin,tanıtılacak hemen her mekanın,kahramana yaptırılacak hemen her hareketin önünde upuzun cümlelerden müteşekkil betimlemeler yoktur. Yazar,durumu verir,konu kahramanların algıları ve diyalogları üzerinden yürür.Yazar kendisini hiç hissettirmeden,kendi yargılarını veya görüşlerini okuyucuya asla belli etmeden,sadece yarattığı karakterlerin tipik özelliklerine uyan diyaloglarla sürdürür hikayesini. Olan her şeyi,nesnel bir kameranın gözünden izliyor gibi hissederiz biz okuyucular.Bir belgesel gibi,yorumsuz ve objektif.Her sahneyi gözümüzde bir Hollywood filmi gibi canlandırabiliriz.Yazarın kendisini kitabın içinde asla hissetmez,onu tanıyamaz,hayata bakışını belki ancak diyalogları zorlayarak yakalayabiliriz. Bu tür aslında okuyucuyu en az yoran,en çok sürükleyen,tamamen aksiyonun içine çeken türdür. Ben buna nesnel anlatım diye isim veriyorum. Romancılık diye tabir ettiğim de bu. Bir de ,Gabriel Garcia Marquez,Balzac,Orhan Pamuk,Elif Şafak gibi yazarların eserlerinde görülen bariz EDEBİYAT türü vardır. Edebi bir eserde olması gereken ne varsa yer alır.Betimleme,tasvir,yargılar,hayat görüşü,ruh tahlilleri,karakter tahlilleri,konuşan nesneler,kıyaslamalar,kişileştirme,konuşturma,abartma,şiirsel atmosfer, insanı çileden çıkartacak kadar çok ayrıntı. Bazen cümlenin sonuna geldiğinizde başını unutacak kadar iç içe geçmiş benzetmeler,tanımlamalar,tamlamalar…Sanki yazar da düşüncelerinin fırtınasına kapılmış ve bir türlü asıl anlatmak istediği şeye,özneye varamamış,bu nedenle bir cümle deryasında ordan oraya sürüklenmektedir hissine kapılırsınız.İlk okumada anlaşılması zor,bazen tekrar tekrar okuma gerektiren bir sayfa uzunluğunda cümleler vardır.Bir cümleyi okuyup bitirdiğinizde,neredeyse ayrı bir hikaye okumuş ve nihayet sonuna gelmiş gibi hissedersiniz. BİZDEKİ SAĞLAM EDEBİYATÇILAR Evet,gönül rahatlığıyla diyebilirim ki,Yaşar Kemal,Orhan Pamuk ve Elif Şafak,Türkiye’nin gerçek “Edebiyatçıları”dırlar. Yaşar Kemal ara ara bazı eserlerinde oldukça sadeleşmiş ifadeler kullanmışsa da,Pamuk ve Şafak’ın İflah olmaz bir ayrıntıcı sanatsal anlatım biçimleri var. Her ikisinin de romanlarını,elinizde kalem olmadan okuyamama gibi bir durum oluşuyor.Çünkü,saptamalar,yargılar,yargıları açan cümleler,tekerlemeli ve tekrarlı tanımlamalar bazen unutmak istemediğiniz cümleler olarak karşınıza çıkıyor ve mutlaka altını çizmek gereği duyuyorsunuz. Bu kadar harikulade bir dilsel ve düşünsel zenginliğe rağmen,ne yazık ki,konunun özünden uzaklaşmak gibi bir tuzağa düşen fanatik edebi yazar,okuyucuyu da gereksiz ayrıntılarla ne kadar çok sıktığının belki de farkına varamıyor. Şunu diyebiliriz ki,her iki yazar da bazen çok sıkı bir konu bulamasalar da,dilsel zenginliklerini,düşünsel renkliliklerini sıradan bir konuya kanalize ederek,sadece edebiyat yapmak adına roman yazabiliyorlar,ki,bakınız Elif Şafak Bit Palas,Siyah Süt.Bakınız,Orhan Pamuk Kara Kitap,Masumiyet Müzesi. Yani konu tırışka ama anlatım süper.Konunun nereye bağlanacağını merak ediyor ama sonunda bir tatmine ulaşamıyorsunuz,zaten nefes nefese de gitmiyor,merak duygunuz kitabın başından sonuna kadar dipsiz kuyularda uykuya çekiliyor.Sadece anlatımın güzelliğine,ayrıntıların başarısına,tanımlamalar ve benzetmelerin,yakalanmış minik enstantaneleri anlatımdaki başarının lezzetine kapılıyorsunuz. Yok anlatım nesnel olsun,bana konu lazım,sürüklenebildiğim kadar sürükleneyim diyorsanız,o zaman yukarıdaki kitaplardan özellikle Stephanie Meyer imzalı olanları,Adam Fever ustayı,deli gibi tavsiye ederim. “Sıra dışı konuları sıradan anlatım” ı , ” Sıradan konuları edebi anlatımlar” a tercih ediyorsanız,Amerikan edebiyatının son örneklerini okuyun derim. Altın Pusula serisi,Alacakaranlık serisi,Harry Potter serisi,Dan Brown kitapları,Adam Fever kitapları tam size göre. Ama sadece bir türde yetinmeyin yine de.İster edebi olsun,ister aksiyon,hakkında fikir yürütebilmeniz için mutlaka her türü okuyun. Son bir söz, hani bir zamanlar pembe diziler,beyaz diziler vardı,konu hep aynıydı,ilah gibi güçlü kuvvetli karizmatik genç adam,kendine hiç güveni olmayan ama aslında içinde cevherler parıldayan genç kadın ve ikisinin arasındaki fırtınalı aşk.İsimler,mekanlar,fiziksel özellikler,ülkeler değişirdi ama ana omurga hep aynıydı.İçi boşaltılmış sıradan ve tırışkadan aşk hikayeleri. İşte Canan Tan,son çıkardığı romanıyla( ve aslında kendisinin ilk romanıdır) bu beyaz dizilerin pembe dizilerin kıvamında yeni bir tırışka aşk romanı yazarı olarak hayli ilginç bir okur kitlesi sahibi olacak,söylemedi demeyin. Yine de benim acımasız eleştirimi fazla ciddiye de almadan aslında kitabı kendiniz okuyun,sonra burada yorumlarınızı yazarsınız. Sizi seviyorum anacııım,hadi gidiyorum,daha önümde uzun yıllar sonra bana Nobel getirecek bir türlü bitemeyen bir roman var,onu yazmaya gidiyorum,hoşçakalın,kitap okumadan uyumayın…

PİDEYE KOŞAN ÇOCUK

Camilerin başka bir ışıltılı anlam yüklendiği,unutulmuş evliya mezarlarının nurlandığı,yılın onbir ayında işlenen hatırladığımız veya hatırlamadığımız,hatırlamadığımızı bile hatırlamadığımız günahların gün boyu aç susuz gezerek ödenebileceği umuduyla kulaklarımızı televizyonların radyoların minarelerin ezan sesine dayadığımız ay geldi. Umutlar,dilekler,niyazlar,hiç olunmayan ,belki onbir ay boyunca hiç olunmayacak kadar temiz kalpler,verilen her sadaka sonrası duble Ramazan sevabı bekleyen eller,yürekten teslim olanlar,doğuştan teslim olanlar,teslim aldığımız nefs,teslim ettiğimiz beden. İftara yakın canavarlaşma kapasitesini gaz pedalında deneyen ,yemeyi ve içmeyi keserse orucun tüm farzını yerine getirmiş olacağından küfür ve el hareketlerinin orucunu zedeleyebileceğini aklına bile getirmeyen sürücüler,oruçsa herkesi oruç zanneden, tutmuyorsa herkesi tutmuyor zanneden ,sorulmadığı halde her ortamda oruçlu olduğunu ilan etmekten anlayamadığım türde bir zevk duyan,neye dayanıp neye dayanamadığını,kaçta yatıp sahura kaçtakalktığını ballandıra ballandıra anlatan reklam meraklıları.Sağ elin verdiğini sol elin bile bilmesin diye emreden bir dinin dışında yeni bir din yaratıp,sağ elini de sol elini de birbirine çarpa çarpa çıkardığı sesle bağırta bağırta nerelere ne yardımlarda bulunduğunu anlatarak yaradana,sürekli hatırlatma yapma ihtiyacı duyan asıl ‘’ihtiyaç sahipleri’’ !!! Haberlerde yıllardır hiç değişmeyen çarşı Pazar görüntüleri ile iftarlık sahurluk yiyeceklerin fiyatları,iftarda ne yemeli ne yememelinin bir uzmana danışılarak alınan cevapları,çadırlardan yapılan iftar öncesi yayınlar,niye çadıra geliyorsunuz abukluktaki soruların her zamanki beylik cevapları.Bu çadırda yemek yemeye ihtiyacı olanları düşünmeyip,tamamen meraktan ve açgözlülükten geliyorum demeyi ar edip,kalabalıkla yemek zevkli oluyor yalanları… Her şeyi ama her şeyi abartan bir millet olduğumuz için,sıradan,rutin,sessiz ve bir o kadar da içsel yaşanması gereken bu eşsiz süreci bir ay boyunca magazinselleştirmek,kirletmek için ulusça harala gürele çabalarımız. Reklam şirketlerince kalıp haline getirilmiş kullana kullana eprimiş,eskimiş,bayatlamış milli değeler;Her ne reklamı olursa olsun ya davulcu,ya Hacivat Karagöz,ya top patlama sesi ya da pide almak için fırına koşan minik.O miniğin getirdiği pideleri yetmiş iki sülale tekmili birden oturulmuş iftar sofrasında bekleyen aile.O iki pide kime yeter o kalabalıkta bu da ayrı hikaye.Sonra?Sonrası işte,ya banka kartı,ya gazlı içecek,ya margarin,ya yoğurt reklamı çıkar çıka çıka. En güzel tarafı Ramazan’ın,ihtiyaç sahiplerine uzanan gizli ellerdir oysa. Sofradaki hiç kimsenin aslında oruç tutmadığı,hayatında açlığı susuzluğu tadmadığı,ama yalandan ezan sesiyle su içilip zeytin,hurma ile iftar açıldığı gösterişli iftar ziyafetlerinde harcanan parayla, kaç ailenin birkaç günlük zaruri gıda ihtiyacı görülür,bir hesaplansa ya… Her şey kirleniyor her şey.İbadetler,inançlar ve onların sunuluş biçimleri. Her ulusal kanalın haber bülteninde,mutlaka bir evliya türbesi haberi var artık.Ziyaretçilere mikrofon dayayan muhabir,oraya niye geldiklerini soruyor,onlar da şunu diledim bunu diledim oldu diye ballandıra ballandıra anlatıyorlar.Bakın görün ey izleyici kitlesi,dualarınız dilekleriniz anca böyle kabul olur,siz de gidin,mesajı ne hoş veriliyor!!!Sorumlu televizyonculuk bu olsa gerek!Evliya türbesinde (evliya...bu da ilginç bir kavram.Mezarının türbe haline gelmemesi için gizli tutulmasını isteyen bir peygamberin dini,ne hale getirildi) nöbet tutan bir Allah var anca oralarda duyar sizin dualarınızı!!! Herşeyin bu kadar şuursuz ve acımasızca tüketildiği bir ortamda,türbe turizmine kaymakta olan Ramazan da,camilerden yayın yapılan ve insanlar için sadece kafiyeli telefon mesajlarından ibaret olan kandiller de,kendi diliyle,kendi cümleleriyle dua edemeyecek ve yaradıcıyla arasına birisini koymadan niyetini niyazını yapamayacak hale gelmiş,sanduka başlarında Allahı arayan Türk İslam toplumu da yavaş yavaş kirleniyor.Kirlendiğimizin farkına varamayacak kadar siyahız çünkü.Üzerimize ancak beyaz ,bembeyaz bir leke düşerse anlayacağız ne kadar kire bulaştığımızı. Kimisi nur der,kimisi aydınlanma,kimisi hidayete erme,kimisi kalp gözünün açılması,kimisi Allahın hikmeti,kimisi rüyadan uyanma,kimisi benden çıkıp biz olma,kimisi aşkı bulma,kimisi Rabbe varma,kimisi Nirvana…Adı her ne olursa olsun, Allah o beyaz lekeyi hepimize tez vakitte nasip etsin dilerim.

BOYACILIĞIN OKULU AÇILSIN KARDEŞİİİM!

Herşey üst üste geldi.Önce balkonumuzu kapatmaya karar verdik.Pimapen diye bildiğimiz PVC cam sistemi ile yani.Bu Pimapen adı da anlam gelişmesine uğradı,tüm PVC cam sistemlerinin adı oldu.Halbuki bu bir marka.Selpak gibi,Orkid gibi,o malzemenin adı oluverdi artık. Neyse,o sırada da ailecek şiddetli bir gripten yatıyoruz,iğneler,ilaçlar,spreyler,ateş-ter,ateş -ter yine ateş yine ter döngüsü içindeyiz. Pimapenci geldi işini gördü,ardından eşim hasta haline bakmadan,şu küçük tuvaletin fayansları kabarmış onları değiştirelim dedi.Hadiii,taaak tuuuk,orası kırıldı,yeniden yapıldı.Banyoda giderimiz yok orayı da kırıverin,tamam abla.Taaaak tuuuk taaaak tuuuk... Evde bir tadilat başladı mı,insana bir canavar musallat olur.Şu eşyayı şuraya koyalım,şunu şuraya taşıyalım,şunu yenileyelim,şundan kurtulalım,e boya badana da gerek,baksana her yer çizik çizik oldu,canavarı yani. Hadi bu sefer evde ne varsa,taşı bakalım salona.Salon boyansın,boyanmasın diye eşimle az kaldı boşanma derecesine geldik. Hakim; -Kızım anlaşmazlığınızın sebebi ne? -Hakim bey ben salon çok eşyalı,boyatmayalım diyorum,eşim boyatalım diye tutturuyor.Kendi her gün işe gidiyor,ben boyacılarla ustalarla bir başıma,eşya çekip,taşıyıp duruyorum.Canıma tak etti,boyayın bizi gitsin. -Boyayayım mı? -Ay aman öf,yani boşayın diycektim,dilim boyaya gidi gidi veriyor,af buyrun. Neyse sonunda tepeleme eşya dolu salonu boyatmamaya karar verdik. Nerden bulduysak bulduk,iki boyacı ile anlaştık.Arkadaki üç odamız,tavanlar,koridor boyanacak,alçı çatlakları tamir edilecek,zımparalanacak.... Bizim bir sorunumuz daha var.Bir zamanlar cahillik edip duvarlarımızı saten boya denilen iğrenç yağlı boya ile boyatmıştık.Sonradan onu daha sağlıklı,nefes alan silikonlu plastik boya ile değiştirdik...değiştirmesine deeee.... İşte o nalet olasıca yağlı boya,üzerine başka kimyasal kabul etmiyor,tırnağını duvara az bastırsan,plastik boya kalkıveriyor... Neyse işte boyacılarımız geldi.İlk gün,şöyle iyi şöyle temiz çalışırız diye anlatıp durdular. Yerküre üzerinde temiz ve titiz çalışan boyacı var mıdır ki,inanırsın salak Tuliş? 9 da gelip 5 te paydos ediverdiler.Manda sürüsü gibi ayak koktular üç gün boyunca.Yanında ter kokusu da bonuuuus! Yarım saat arayla sigara molası,ha bire aplaa,çaaay var mı diye beni çıldırtma reddesine gelen cümle kurma teşebbüsleri. Zımpara pisliği yerlerde,ilk kat kurumadan ikinci katı vurmak,her boyacının hayat felsefesi olan bu boya buraya yetmez cümlesi ile bizi çileden çıkartıp sonra da iş bitince iki evi daha boyayabilecek boya artması,bir buçuk saat yemek molası... Kesin karar verdim,milli eğitime bu yazıyı maille gönderip ilişikte de bir dilekçe yazacağım,Boyacılık Meslek Okulu açılsın diye. Aslında komik yazı diye algılamayın. Evini boyatan herkes bir gün bir şekilde bu sıkıntıları yaşamıştır diye inanıyorum. Boya,bir kere,her şeyden önce kimya bilgisi isteyen bir iş.Hangi zemin hangi boya ile daha iyi sonuç verir,boya sıçramaları ne ile temizlenir,eşya taşımanın mantalitesi nedir,hangi koruyucuları eşyaya zarar vermez,ev sahibine yani müşterine nasıl davranırsın,hangi fırçalar hangi boya ile kullanılır,hangi kimyasallar koku yapar,hangileri yapmaz,hangi boyanın kuruma durumu nedir,alçının alternatifi nedir,dar alanda nasıl boya yapılır,müşteriye apla demeden nasıl hitap edilir...bütün bunların öğretileceği bir meslek lisesi açılmalı. Kimyagerler,duvar ustaları,halkla ilişkiler uzmanları teker teker derslere girip eğitmeli. Boyacının sertifikası olmalı.Sertifikasız boyacı iş bulmasın kaardeşim.İlle geçinmek istiyorsa yaşı da geçmişse,gitsin kursa sertifikasını alsın öyle çalışsın,di mi ya? Boya,evini boyatan kişinin psikolojisini allak bullak eden bir şey. Eşyaların üstüste,ev darmaduman,yerlerde pis kokulu renkli sıvılar,sağa sola eşya çekilirken çizilen parkeler,çentik yemiş kapılar,boya sıçraması yemiş camlar,beyaz beyaz tavan boyası sıçramış avizeler,spotlar...amaaaan daha bir sürü şey işte. Boyacılar gitti,yemin ederim evin yerleştirilmesi,eski haline gelmesi beş altı günü buldu.Önce mini mini arızaları temizleme çalışmaları,sonra eşya çekerken kendi yaptığımız boya kaldırma kazaları,üstüne rötüşlemeler,boyanın nemli olduğunu bilmeden verdiğimiz ufak hasarları tamir etme çabası... Boyacılık,fayanscılık,doğalgaz döşeme,dış cephe giydiriciliği,parke döşeme,kağıt kaplama,bunlar hep bir kere yapılan ve mülk sahibine geri dönüşümü konusunda külfet getiren şeyler.Parke yaptırıyorsun,fayans döşetiyorsun,doğalgaz döşetiyorsun falan...bunları kırıp beğenmedim diye yenisini yaptırmak inanılmaz bir zahmet ve maliyet işi.Bütün bu işlerin artık işsizlikten meslek öğrenmiş dan dun ustalar yerine okullarda eğitim verilmesi gereken ciddi hizmet sektörü olduğuna inanıyorum ben. Az önce araştırdım, SELÇUK YAŞAR BOYACILIK ENDÜSTRİ MESLEK LİSESİ diye bir okul adı geçiyor nette falan ama okul koca Türkiyede bir tane.Üstelik de mezun vermiş mi,vermemiş mi bilgiye ulaşamadım,sadece 2003'de eğitime başlayacağı yazıyor. Milli Eğitim sesimi bir duysun,bir açılsın,kaç yaşında olursam olayım,gidip orda,parke çizmeden eşya taşıma,dolabın ayağını kırmadan altına örtü koyup kaydırma,bilumum eşyayı naylon örtü ile güzelce kapama,yerleri boyadan koruma amaçlı örtü ile koruma,ev sahibesine davranma,evde kokmama yani kişisel hijyen ve temizlik gibi derslere hoca olarak gönüllü girmezsem,beş kuruş para da talep etmeden,ne olayım. Ahan da bedava hocanız da var...açın artık şu okulları!

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLET REZİL YOLLARI

Kapadokyaya gittiğimi anlatmıştım "GÜZEL ATLAR ÜLKESİ" yazımda.Ama nasıl gittiğimi değil. Eşimin uçak fobisi var binemiyor,otomobil yolculuğunu da ben sevmiyorum.Otobüs desen nefret bir şey.Aynı anda onca kişiyle aynı havayı solumak düşüncesi bile tüylerimi diken diken ediyor.Ben bankalarda,hastanelerde bile bekleme salonlarında karbondioksit salınımını düşündükçe kafayı yerim.Başkası karbondioksit versin dışarı,sen onu kapalı ortamda içine çek. Neyse işte Nevşehir'e deniz yolu yapmak gibi bir coğrafi buluş gerçekleşemediğinden,biz de dedik ki trene binelim,bir kompartımanı komple kiralarız,yata yata çuf çuf çuf gideriz. Kompartımanlar kuşetli.Kuşet denilen şeyi bilirsiniz mutlaka,karşılıklı iki koltuk var ya kompartmanda.Onlar yatıyor yatak oluyor.Üstte de iki kapalı yatak var ihtiyaç olunca indiriveriyorsun,etti sana dört kuşet.Kondüktör gelip yastığını,çarşafını veriyor,yolun uzunsa kafayı vurup yatıyorsun Neyse Haydarpaşa'dan bindik Doğu Ekspresine. Tabi ilk önce üçümüzde bir heyecan,bir neşe...Trenin kalması bile bir heyecan veriyor. Sonra bir süre sonra,kompartıman koltuklarının ne kadar sert,ne kadar oturulması zor ve ne kadar antiergonomik olduğunu anlıyorsunuz.Allahtan yanımda hep bel yastığımı taşırım. Oturur oturmaz,bavulları yerleştirmek için koltukların altına bir eğildik ki...fındık fıstık ooooo...sensin fıstık oooo...allah ne verdiyse yenmiş,kabukları yerde.Bir de üzerine şeftali ya da kayısı olduğu konusunda bir türlü fikir birliğine varamadığımız meyvanin suyu dökülmüş. Hijyen manyağı yazarınız yanında minik şişede çamaşır suyu ve bez getirdiği için,önce koltukların formika kısımları ile masa diye koydukları mini cep sözlüğü büyüklüğündeki konsolu bununla sildim.Ama en büyük hata,koltukların "kumaş" ile kaplanmış olması.Kazara bir tozunu silkelemeye kalktım,oğlum nerdeyse imdat frenini çekiyordu,o kadar toz yani.Yahu insan şunları plastik,vinil falan yapar di mi.Hiç bişeyle değilse bile kolonyalı mendille silip oturursun yani,kir tutmaz,toz tutmaz. Hadi onu geçtim,yatak olarak kullanılacak süngerlerin kaplanmış olduğu mavi kalın kumaş,artık siyahla lacivert arası bir kir içerisindeydi.Yanımda ekstra çarşaf getirmediğime bin pişman oldum. Bizimki dahil hiç bir kompartımanın camı tam kapanmıyor.Hem içeri rüzgar giriyor,hem tren hızlanınca (hızlanınca dediğime bakmayın işte 50km,den 65km.ye falan çıkınca hızlı geliyor tabii)cam tak tak tak tak diye ötüp uyutmuyor. Sonra bir de yan kompartımanlardaki komşularınızın her türlü muhabbetini siz kendi kompartımanınızdan dinlemek zorundasınız.Hele ki gece olup da siz uyurken içlerinden birini öksürük nöbeti tutmuşsa,tamam.Uyku muyku hak getire. Çocuklu aileler genellikle kompartıman tercih ettiklerinden,o çocuklar gece olup hava kararıp kör karıncalar bile uykuya daldığı halde kompartımandan dışarı çıkıp koşmaca yakalamaca oynuyorlar.Uyarıyorsun ama bu sefer de ya ağlama,ya da habire çişe gidip geldikleri için kompartımanın baaam güüüm diye açılıp kapanan sesine beş dakikada bir sıçrıyorsunuz Ne yazık ki kimsede kompartıman kapısını sessizce kapatabilme gibi bir meziyet ya da hassasiyet yoktu.Oysa ben çok denedim,yavaşça itince contalar sessice tık diye oturuyor,o kapıyı baaam güüüm diye kapatabilmek için ayrı bir yetenek gerekiyor ki o da bizim Türk ailelerinde bolca varmış,gördüm. Ankaraya gelmeden trenin ısıtma sistemi arızalandı.Üşüye üşüye mahvoldu herkes.Kondüktörler dedi ki,Ankara'da var tek teknik arıza.Oraya varmadan hiçbirimiz bir şey yapamayız. Yani yolda tren bozulsa,yandınız.İnip de başka araca binme şansınız da yok ki karayolu gibi. Bekle allah bekle ki başka tren gelecek,arızaya bakılacak falan... Tuvaletler feciii.Zaten Türkiye'de olup da,toplu kullanıma açık biryerde tuvaletin idare eder durumda olabilmesine ihtimal vermemiştim ama,şöyle diyeyim.Tren kalkmadan önce tuvalette hem sıvı sabun,hem kağıt havlu hem de tuvalet kağıdı vardı.Tren kalktıktan on dakika sonra tuvaleti kullandım.(Dururken kullanamıyorsunuz,atığınızı dışarı alacak sistem çalışamıyor çünkü)sıvı sabun bitmiş,tuvalet kağıdı ıslak olarak bütün halde yere atılmış,kağıt havlu ise iki yaprak kalmış vaziyette tamamı çöp kovasına doldurulmuştu. Kondüktöre,kompartımanımızın çok pis olduğunu,bir paspas yapılıp yapılamayacağını sordum.Dedi ki ancak fırça ile kabukları alabilirler,paspas imkansız.Ankara'da var temizlik ekibi bir tek.Oraya varınca söylersiniz,paspas atarlar. Koltukların üzerindeki cam benzeri malzemeden yapılan çanta ve el bagajı koyma bölmesine nasıl becermişlerse,önceki yolcular ayran dökmüşler ve o orda kurumuş. Yemekli vagonun koltukları çok rahattı.Sık sık oraya geçip biraz rahat ettik.Üstelik de vinileks kaplıydı.Fiyatları biraz pahalı geldi,yiyeceklerin.İçecekler normaldi de yiyecekler,bisküvi krakerler falan fazla kazıktı.Gerçi bir tek kahve içtik,yemek işini yanımıza börek poğça falan alarak halletmiştik. Zaten aklı olan yanında getirir.Ama tabii Pulman koltuklu vagonda seyahat eden için o kadar kişinin içinde çıkarıp yemek yemek zor.Mecbur yemekli vagondan faydalanıyor onlar.Allahım koca bir vagon dolusu insanla aynı havayı soluya soluya yolculuk düşünemiyorum,bak yine fena oldum.Ağzı kokan var,ayağı kokan var,ağzı burnu kulağı akan var,hapşıran var,ıngaaalayan var,bağıra çağıra sohbet eden var,ve hava soğuk diye hiç bir cam açılmıyor.Herkes birbiriyle nefes kardeşi. Asla bana göre değil! Her şeye rağmen kompartıman aldığımıza memnundum. Ama pulman koltukların araları bayağı bir açık bırakılmış ayak uzatılabiliyor ,bir de koltuklar fonksiyonel yapılmış oldukça fazla arkaya yatıyor,en azından bizim kütük gibi kompartıman koltuklarından daha iyiydi.Üstelik de kumaş kaplı da değil,yani,sil temizle otur rahat rahat. Temiz olan tek bir şey vardı,ara koridorların dış camları bir de size verilen yastık ve çarşaflar.Özel poşetinde,kaç kişilik biletin varsa o kadar getiriyorlar,hepsi bembeyaz,ütülenmiş,kolalanmış,tertemiz kokuyor.Bizde fazladan bir bilet daha olduğundan,dördüncü yatağı da ıvır zıvırları koymaya kullanıp,yastıkları yedekleyerek uyuduk. Kayseriye indiğimizde inanılmaz ama cidden inanılmaz bir soğuk vardı.Kayseri garı oldukça köhne,bakımsız.Hele tuvaleti inanılır gibi değil,Obama oralara gitse de o geliyor diye azıcık bakım yapılsa keşke. Sonuç olarak bu yolculukta hem iyi hem kötü anlar yaşadım.Daha doğrusu yaşadık,diyeceğim ama oğlum yolculuk boyunca PSP denilen şu portatif oyun ekranı ile oynayıp durduğundan,trende miyiz gemide miyiz arabada mıyız onun için pek farketmedi.Bir arkadaştan yolculuk için ödünç almıştık,Anne bana bundan alsanıza diye yalvarıp durdu.Aklınız varsa sakın almayın,çocuğu dış dünyadan tamamen alıp kopartıyor.Bilgisayardan daha küçük olduğundan her yerde çocuğu kendine çekiyor. Konuya dönelim,trenin en güzel şeyi,etrafı seyrederken yanınızdan ve karşınızdan sürekli otomobil,tır,otobüs gelip geçmemesi.Alabildiğine doğa,alabildiğine toprak,alabildiğine ağaç,alabildiğine dağ...Bol bol güzel minik dereler,güzel minik köyler,güzel büyük araziler görüp harika fotoğraflar çekebilirsiniz. Yolculuk iyi,vasıta kötüydü.Benim gibi evinizin önünden her gün yolcu trenleri geçiyorsa ve o trenlere özendiğiniz için böyle bir yolculuk tasarlıyorsanız,işte TCDD nin durumu budur.Dilerseniz koltukta,dilerseniz kompartımanda gidin,her ikisinin de durumunu anlattım.Ama kalabalık şekilde kompartıman kiralayıp,sohbet ede ede gidelim,kimse şoförlük yapmasın herkes yolculuğun içinde olsun diyenler için elzem. Hele uğrunda Kapadokya varsa ama ister atla ister eşekle gidin, ama gidin.Yola çıkacak olanlara iyi yolculuklar.

OBAMA...HAYIR OBAYACAM!

Yıllar önce,bir karikatür görmüştüm minicik bir köşede.Solucan solda duruyor,yanında da başka bir hayvan.Hayvan solucana bakıp diyor ki -Solucan! Solucanın cevabı -Hayır solmuycam! Kelime oyunu hoşuma gitmişti,hala bu tür kelime oyunları yaparız oğlumla,güleriz.En son favori sloganımız da şu -Baaaaaarrrraaaak-obama-bağırmadaaaan oooobbaaaaa! Obama Türkiye'ye geldi,adama ne mesaj verdi,kimle ne konuştu bunu tam anlamıyla öğrenebilmek için adamın gitmesini bekledik.Çünkü ziyaretinin magazinsel yönü daha çok gösterildi haber bültenlerinde. Gülümsedi,şemsiyeyi kendi taşıdı,filancanın sırtına pat pat yaptı,camiye bakarken şöyle duygulandı,şunu yedi,bunu içti,şununla şu kadar bir odada kaldı,o konuşurken şunlar şunlar kulaklık kullanmadı,şunlar şöyle dinledi,bunlar böyle alkışladı. Hayatımız magazin üzerine kurulu olduğundan,adamın Türkiye'ye niye geldiğini ve işin diplomatik ve stratejik yönlerini falan ancak o gidip ortalık durulduktan sonra öğrenebildik. Niye gelmiş? Hala bilmiyorum valla. Sultanahmeti turist olarak gezme şansı olmadığından araya iki de devlet görüşmesi attırıveriyim de şüphe çekmeden rahat rahat şu Blue Mosque'u gezeyim demiş heralde. Kendinden önceki,Türkiye'nin laik ve demokratik bir ortadoğu ülkesi olmasına tahammül edemediğinden beş altı günde kurulan bir partiyi iktidara getirmişti,şimdi bu niye geldi? Zaten umrumda bile değil. Biz de onun umurunda bile değiliz. Eeee? Yok diyorum ya kesin bir menfaati vardır yine Sam Amca'nın.Ya Afganistan ya Irak ya da İran için birtakım planları vardır,hatta bunun yanında B planı C planı falan bilem vardır.Hani uzun zaman görüşmediğimiz birisine işimiz düştüğünde,pat diye çıkıp gitmeye utanırız ya,önce bir arar,hal hatır sorarız.Sonra bayramda mayramda şekerini yemeye gideriz,sonra bir iki kandil mesajı,sonra da artık bu olmuştur deyip isteriz isteyeceğimiz kıyağı,yardımı,torpili işte her neyse. Sanırım bu da böyle bir hesap. Yanlış hesap Bağdat'tan döner diyorlar ama bizimkisi burdan kalkıp Bağdat'a geçti iyi mi?Sanırım hepten yanlış hesap olsa ordan yine buraya dönmesi gerekir ki zaten protokol tarihinde böyle bişiy olmadığından dönmeyeceğini biliyoruz ve bu da hesabın yanlış yapılmadığını gösteriyor. Neyse neyse,geyik meyik fazla uzadı. Şaka bir yana,sempatikmiş mempatikmiş bize ne?Yok gülümsemiş,yok bilmem ne etmiş yine bize ne?Sempati kralı seçilmedi ya,adam başkan işte.Tek bir amacı var,ABD'nin kutsal vatandaşlarının menfaatini korumak. Gerisi vız...tınnn... Bu menfaatleri bir yana bırakıp da Sultanahmet'te başını okşadığı kedinin hatrına,kedi köpek düşmanı Başbakanımıza(Köpek seviyor diye Bekir Coşkun'a verip veriştirmiş,kendini kedi şeklinde çizen karikatüriste dava açmıştı ya)kıyak geçecek hali yok. Tek sinirimi bozan,sanki Cüzzamlı bir ulusun içine korkmadan dalmış bir kahraman gibi gösterilmesi.Sanki biz tu kaka pis bulaşıcı hastalığı olan bir ulusmuşuz gibi,her hareketi bir teveccüh kabul ediliyor ben ona sinirleniyorum.Ulam şu aşağılık kompleksinden ulusça bir kurtulsak,bu batı tarafından sevilme ihtiyacından bir sıyrılsak ya artık.Bizi bizden başkası sevmez,biz de bizden başkasını sevmeyiz,işte bu kadar! Zor mu bu gerçeği kabul etmek bu kadar?

FELÇ

Babaanneme ikinci felci geldi. Daha öncekini az hasarla atlatmıştı. Şimdi iki bacağı tutmuyor. Tabii en insani ve en utanç verici ihtiyaçlarını karşılayabilmek için başkalarına muhtac. Olayın asıl öznesi benim babannem değil aslında.Herkesin çevresinde mutlaka birileri böyle üzücü bir durum yaşamıştır,ya da birilerinin başına geldiğini işitmişsinizdir. Babam,hapşırdığında,ona çok yaşa dememe kızar. Çok yaşatıp da beni ele ayağa mı düşürmeye uğraşıyorsun diye. Yasin suresinde,çok anlamlı bir ayet vardır. " Bununla beraber kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışta onu (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviriyoruz. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?"(Yasin/63) İnsanın yaşaması da ölmesi de başkalarına bazen acı veriyor.Ölenin ardından ağlayan mı,hastaya binbir zahmetle bakan mı daha çok cezalandırılıyor,bilemiyorum.Hastanın kendisi için ayrı bir ızdırap,hastaya bakan için ayrı. Biliyorsunuz,geçen yaz bacağımı sakatlamıştım ve yirmi günden daha fazla alçılı yattım.O günlerde,hep içimden Allah'a dedim ki,bu güne kadar değerini bilemediğim ayaklarım için sana geç de olsa şükrederim. İki bacak kadar hayati bir organ yok,yemin ederim. Tamam belki size abartılı gelecek,beyin ve kalp hastaları da çok zorluklar yaşıyor.Hatta böbrek için diyalize girenler,barsaklarını kullanamadığı için hortum kullananlar var.Ama iki bacağından olup da yanında bir de bunları yaşayan da var. Birileri demiş ki insan eti ağırdır,başkasına kokar. Evet,çok acı,hayatta kalmak için yemek yemek su içmek zorundasın ve bunları yaptıktan sonra da mecbursun vücudundan dışarı atmaya.Ve kendi kendine yapamaz da bunu başkasının yapmasına muhtaç kalırsan,işte o sanırım her insani onura yara bırakan bir durum. Bacağım alçılıyken,tuvalet ihtiyacımı görmek için değilse bile beni tuvalete oturtabilmek için yanımda birilerine ihtiyaç duymuştum.En çok o koyuyor insana.Bir de bunun yanında ellerin tutmadığını,dilinin senin emrine uymadığını konuşmak isteyip konuşamadığını düşünüyorum,dehşetten deliye dönüyorum. Herkes,her an bir beyin kanaması geçirip,her yaşta bu duruma düşebilir.Bir trafik kazası hayatımızı ve sevdiklerimizin hayatını alt üst edebilir. Hamileyken hapşırığını tuttuğu için beyin damarını patlatıp komaya giren genç kadını hatırlayın.Beyoğlunda başına cam düşen güzel genç kızı.ALS ye yakalanan Fenerbahçeli Sedat Balkan'ı. Hayat o kadar sinsi sürpizlere gebe ki. Her gün aynada gördüğüm yüze şükrediyorum.Görebiliyorum diye. Ayaklarıma teşekkür ediyorum,beni çekiyorlar diye. Ellerime de...İkisi birden emirlerime hala uyuyorlar diye. Sevdiklerime mutluluk verebilirim hala,kimse benden bezmeden,onlara yük olmadan yaşayabiliyorum. Oğlumun,eşimin,kardeşlerimin yüreklerinin bir köşesinde,acı bir sızı olarak değil sağlıklı bir insan olarak yaşayabiliyorum.Ne büyük bir lütuf aslında. Allahtan asla uzun ömür istemedim.Yasin suresinden etkilendiğimden değil,Yasin'in Türkçe anlamını bile öğrenmeden çok evvel,ben yaşlılıktan korkardım.Yaşlanıp çirkinleşeceğimi,buruşacağımı düşünür,uzun yaşamak istemezdim.Ama o zamanlar daha hayatla tanışmamış toy biriydim. Şimdi ise,bir an önce yaşlanıp,oğlumla eşimle hatta torunumla yaşayacağım,kendi ayaklarımın üzerinde durup kendi ellerimi kullanabileceğim bir yaşlılık hayal ediyorum.Ne buruşuktan ne kırışıktan yana bir korkum yok.Aynada saçlarımın boyanmasını gerektiren beyazlara çoktan alıştım.Onlar ondokuz yaşımdan beri benimleler.Gıdım sarkacak,göğüslerim pörsüyecek,baldırlarım pirinç torbasına benzeyecek,ellerimi lekeler basacak,saçlarım azalacak biliyorum ve zerre kadar korkmuyorum. Allahım,tek ayaklarımı ve kollarımı benden alma,beni onlarsız koma,başka şey istemiyorum. Hapşıran herkese de artık çok yaşa değil,iyi yaşa diyorum. Hepimizin buna ihtiyacı var.Az olsun ama kaliteli olsun değil mi? Babaaneciğim,ilkini atlattın dilerim Allah bu ikincinin sınavından da çabucak geçirsin seni.Hatta hepimizin sınavlarında geçer not almayı bağışlasın bize. Omurgamda rahat huzur vermeyen sinir sıkışmaları,sol dizimde çapraz bağ kopuğu,tiroidimde tembellik,midemde pangastrit,yumurtalığımda kist,olması gereken yerde bir myom'um var. Ama bunlar doktorların teşhisi. Bana sorarsanız hiç biri yok.Çok güzel bir ailem,etrafımda sevdiklerim var ve ben iki ayağım üzerinde yürüyebildiğim sürece hayatı seviyorum. Size de tek bunu önerebilirim. İki ayak eşittir Dünyayı yerinden oynatabilme gücü... Gerisini boşverin. Nasılsa hepimiz öleceğiz...

EVİNDE VE CEBİNDE TELEFONU OLANLAR,OKUYUN !

İki süüüppeeer fikrim var.Burdan yazıyorum ki okuyan Türk Telekom ve GSM Ceo'ları fikrimi çalamasınlar,ben daha önce düşünmüştüm diyebiliyim.Hatta Vizontele'deki Deli Emin gibi, "Şerrrefsizim bu benim daha önce aklıma gelmişti" deyip deyip yanmayayım.. Evet hazırsanız bombalarım geliyüüüür. Bir;(Rakamla 1,Romen rakamıyla I,kürtçe yek,ingilizce one...minute yok ama) *Türk Telekom aboneleriyiz ya talihsiz bizler hepimiz...hatta "Hepimiz Telekom'uz" diye pankartlarımız bilem var ya. Şimdi diyorum ki,biz konuşurken,dıt dıt konuşmanın ikinci dakikasında bir sesli reklam girse...biz onu mecburen dinlesek,kapatamasak. Hani yıllar önce televizyonlarda diziler ,filmler falan bitmeden reklam olmazdı,ama sonra cart diye en heyecanlı yerine reklam girmesine alıştık ya...bu fikir de size başta saçma gelebilir ama konuşa konuşa alışırız di mi?Hem insanoğlu konuşa konuşa ... Yani mesela reklamlı ve reklamsız tarife diye ayrılsa.jem bey ayırsa meselaaa. Ama tabii hiç bir hastane veya diğer acil aramalar bu tarife kapsamına girmese mantıki olarak.Çünkü acil bir görüşmede cart diye araya Aloyla beyazlar daha beyaz diye bir reklam cıngılı girmesi hoş diil. Ama mesela reklam dinlerim noolucak,katlanırım.En azından daha ucuza görüşüyorum,diye düşünenler için reklamlı tarifeden fiyatlandırma yapılsa abonelere. Reklamsız tarife isteyen,yok kardeşim ben görüşmemin orta yerinde dondurma reklamı duymaya tahammül edemem,reklamsız tarife isterim diyen olursa da onlar biraz daha pahalı tarifeden görüşsünler.Madem reklam istemiyon sen kazık ye otur! Türk Tel'e koy...pardon Telekom da böylece reklam gelirinden elde ettiği parayla biz "Reklamlı Tarife" abonelerine indirim yapabilir.Çünkü geliri sınırlı,naapsın işte masrafını biz öküz abonelerden çıkarıcak.Reklamla giderlerini düşürebilir. Ha? Hı? Ne diyonuz,sıcak bahıyonuz mu? Tabii ilk başlarda bilen bilmeyen falan,herkes aynı anda tarifeye geçmeyeceği için,şu tür karışık durumlar da olabilir; -Aloo...Haydar'cım nasılsın? -Vaay...Vahap abim, iyiyim canım sen? -Valla noolsun işte,iş güç mesai... -"KİPADA SEPETİNİZ UCUZA DOLAAAR...KİPA HİPERMAARKEEETTT" -Haydaar?...iyi misin niye kadın sesiyle şarkı söylüyosun bana,markete mi gidicen? -Yau,yok be abii, ne marketi.Ben de sen mırıldanıyon sandımdı... -"ORKİDLE GÜNDÜZLERİNİZ VE GECELERİNİZ RAHAT GEÇER" -Ohaa çüüüş Haydar,artık adet de mi görüyon lan,yumoş mu oldun olum?Orkid morkid?hem sesin niye öyle çıkıyo? -yav yok Vahap abi,bu galiba Telekom'un rek- -"LAVAŞ KİRİİİİ...LAVAŞ KİRİİİ...BOL SÜTLÜ VİTAMİNLİ LAVAŞ KİRİİİ..." -Sülaleni eşşek ...sin Haydar,olum sen fena halde sıyırmışsın.Arama lan beni bi daa,lavaş da sensin,kiri de sana girsin,ayı oğlu ayı...Kapat lan! Üç kuruş daha ucuza konuşabilmek için herşeye herşeye herşeye razıyım.Beş dakika boyunca Ayşe Tüter'den yemek tarifi bilem dinlerim yani.Hatta hatta molfix şarkısına bile tahammül edebilirim gibi geliyooo. iki;(Rakamla 2,romen rakamıyla II,kürtçe dü,ingilizce two -ki tu diye okunur) Bir akşam ,yatmadan önce,sabah erkenden aramam gereken oğlumun servis şoförünü düşündüm.(heee...ben hep servis şoförlerini düşünürüm yatmadan önce...fesatsınız siz fesat!) Oğlum o gün okula gitmeyecekti,sabah uyanıp servisci bizim kapıya dayanmadan adamı arayıp bildirmem gerekiyordu.Bunun için de yine oğlum okula gidecekmiş gibi uyanmam gerekiyordu. Düşündüm...(evet,bunu yapabiliyorum) Şimdi şöyle bir servis olsa.Ben Turkcell abonesiyim,bizde yok belki diğerlerinde vardır,bilmiyorum cehaletime verin. Şimdi bu servise,ben istediğim saatte ulaştırılmak üzere bir mesaj veya ses kaydı girebilsem.Saatini belirlesem de ,yollayacağım alıcı o saatte o mesajı veya ses kaydını alıverse? Düşünsenize,(siz de yapabiliyorsunuz biliyorum),uçağa veya işte başka bir yere girmek üzeresiniz ve mutlaka telefonunuzu kapatmanız gerekiyor.Ama ulaşması gereken acil bir mesaj var ve sizin bunu yazacak vaktiniz yok.Üstelik de belli bir saatte ulaşması gerekiyor.Ne yaparsınız?Bu servisi ararsınız,mesajınızın gideceği servisi yani.Sonra mesajınızı ve ulaşması gereken tarihi ve saati girer,sonra telefonunuzu kapatır rahat rahat işinize dönersiniz. Yani bir çeşit tele-kurye servisi...evet,bu isim güzel yakıştı,tele-kurye...ya da kuryecell. Yani tamam sesli mesaj bırakma imkanınız var her şebekeden ama amacınız belli bir saatte ya da günde gitmesi mesajın.Yani ne bileyim o gün çok önemli işleriniz vardır ve birisinin de doğum günüdür mesela,iki gün sonra.Siz o tebrik aramasını yapmayı unutabilirsiniz o gün.Ama iki gün önceden,mesela aklınıza gelir gelmez,arayıp,şu tarihte şu saatte diye ses mesajınızı bırakabilirsiniz di mi? Bu arada fikirlerim çalınırsa ve zerre kadar telif ödenmezse,hepiniz şahitsiniz bu yazının bu bloga enter olduğu gün bu gündür.Çattır çattır dava ederim valla... Nisan'ın dokuzu...Tuliş blog hepinize iyi günler diler.Tuliş Blog...Tuliş Blog...okumayını çarpar... (Nasssı reklam cıngılı ama?)

OlasılıkSız

Kadere ve kaderde tesadüflere asla yer olmadığına,her şeyin önceden ilmek ilmek planlandığına inanan benim gibi her okuyucu,bu kitapta anlatılanları okuduğunda önce bir nooluyoruz yaa hissine kapılacak bundan eminim. OlasılıkSız (S harfi benim tercihimden değil,kitabın orijinalinden büyük) kadere,fizik kuramlarına,matematiksel ve istatistiki bilgilere dayanarak oluşturulmuş inanılmaz ve akıl almaz bir kurgunun eseri. Kitaptaki hiç bir olay,çeşni olsun diye anlatılmamış.Her anlatılan olayın,her sıradan ayrıntının ilerde kurgunun içinde nasıl bir rol oynadığını görüp şaşacaksınız.Tıpkı insanların hayatındaki basıt ve sıradan bir olayın zincirleme olarak kaç kişinin hayatını etkileyebileceğini mantık çerçevesi içinde gayet güzel anlatan felsefesine de şaşacağınız gibi. Bir düşünün,yolda yürürken elinizde tuttuğunuz plastik bardaktaki kahveyi,tökezleyerek yoldan geçen bir kadının üzerine döküyorsunuz.Kadın aniden sıçrayınca başkasına çarpıyor.O başkası da elindeki elma portakal vs.yi düşürüp yola saçıyor.Bir başkası bunlara takılıp tökezliyor,elindeki malzeme çantasını bir iş adamının ayağına düşürüyor,adamın ayağı kırılıyor,işçiye tazminat açıyor.Üstü kirlenen kadın üzerini değiştirmek için evine dönünce önemli bir toplantıyı kaçırıyor,yoldaki elma portakallar bir arabayı kaza yapma tehlikesine getiriyor,araba yolundan alıkonununca bir dakikalik bir gecikme ile başka bir çarpışmayı engelliyor....bir fincan kahvenin etrafındaki kaç kişiyi zincirleme etkileyeceğini görüyorsunuz kitapta. Hayır konusu elbette bu değil.Konusu,şizofreni ve epilepsi nöbetleri geçiren ve beyni Yağmur Adam gibi çalışan istatistik hocası David ile yine şizofrenik ikizi fizikçi Jasper'ın aslında şizofreni veya epilepsi nöbeti zannedilen hallerinin,gerçekte beyin frekanslarının zaman ve uzam içinde bir ileri bir geri hareketiyle,sonsuz sayıda olası ,milyarlarca olabilirlik arasında geleceğe ve şimdiye gidip gelmeleri.Beyin dalgalarının bir enerji olarak sayılamayacak olasılıklar arasında milyonlarca olabiliri görebilmeleri ve onların içinden sonucu en az kişiyi etkileyebilecek olasılığı seçip bu güne uyarlayabilmeleri. Bu yeteneklerinin farkında olmayan iki kardeşin,ABD bilimsel araştırmaları yapan bir örgütün eline geçmemek için çabaları,FBI,CIA,Güney Kore İstihbarat Servisi,Mossad,polis teşkilatları ve Ulusal Güvenlik Araştırmaları kurumlarının kıyasıya mücadeleleri ve geleceği öngörebilen iki kişi ile her türlü teknik donanıma sahip bu kurumların arasındaki kaçıp kovalamaca. İnanılmaz,şok edici bir final,kitabın başlarına geri dönüp tekrar bazı ayrıntıları okumanıza sebep olacak ince ince oya gibi işlenmiş bir kurgu... Mantığınızın alamayacağı hiç bir şey yok.Her ne kadar istatistik,olasılık,fizik ve kuantum fiziği üzerine onlarca bilimsel doğruyu anlatıyorsa da bunları roman kurgusu içinde çok güzel anlattığı için aslında bu ansıklopedik bilgileri de farkında olmadan öğreniveriyorsunuz. Hayatınızı bir daha düşünüyorsunuz,her hareketin bir seçim olduğunu,hiç bir şeyi seçmemenin de bir seçim biçimi olduğunu,bir telefonu iki saniye geç açmanın,bir yere yirmi saniye daha erken varmanın,kapıda ayakkabınızı giyerken üç dakika oyalanmanın bile gelecekte binlerce olasılığı değiştirebildiğni mantığınız asla reddedemeyecek şekilde kabulleniyorsunuz. Kesinlikle ve şiddetle okumanız lazım,insanları okumuş olanlar ve olmayanlar diye bile sınıflandırabilirim rahatça. Hayatınzdaki bir takım sıradan tercihlerin,onları yapmasaydınız ne olacaktı şeklindeki tezahürlerine belki gerçek hayatta asla cevap bulamayacaksınız,o gün oraya gitseydim ne olurdu,o teklifi kabul etmeseydim ne olurdu,orda hiç oturmasaydım,o telefona cevap vermeseydim ne olurdu diye kendi kendinize sorabileceğiniz soruların belki hiçbirisine cevap bulamayacaksınız ama David ve Jasper işte bunları görebiliyorlar ve sonrası...harikulade bir macera. Bir de şunu eklemek isterim ki Bunu Dan Brown kitaplarında da gördüm,başka diğer Amerikan çağdaş yazarlarının kitaplarında da gördüm,adamlar istedikleri gibi,FBI ile veya Beyaz Saray çalışanları ile,ya da CIA ile ilgili kurgular yazabiliyorlar,burada çalışan herhangi bir roman karakterini yerden yere vurabiliyorlar,defolu ve arızalı gösterebiliyorlar,kendi polis teşkilatlarıyla bile rahatlıkla dalga geçebiliyorlar,menfaatçi,hırslı ve katil ruhlu,entrikacı bilim adamları ve bunların başlarında oldukları ABD araştırma kurumları ile ilgili istedikleri gibi kurgu yapabiliyorlar ve üstelik bu kitaplar da ne enteresandır ki,best seller oluveriyor,ne kimse dava açıyor,ne kimse soruşturma başlatıyor,ne de bir meslek grubu kalkıp manevi hakaret davası açacak kadar ciddiye alıyor.Sadece kitapları mı,filmlerinde de de güvenlik ve polis teşkilatlarının çoğunun ne kadar beceriksiz veya ne kadar entrikacı olduğunu anlatabiliyorlar ve sonuçta bu bir filmdir ya da sonuçta bir roman kurgusudur deyip geçiyorlar. Bu kitap bizim ülkemizde,mesela İstanbul Tıp Fakültesi,Tübitak falan gibi kurumlar da gerçek adları kullanarak yazılsaydı,şimdiye yer yerinden oynamış,bilim adamları mahkemeye koşmuş,üniversitelerde eylemler yapılmıştı. Gerçi bizim ülkemiz yazarlarının da bir kısmının işine gelirdi bu eylemler,mahkeme davaları,reklam açısından. Sonuç olarak çok beğendim,bayıldım.Bu kitap manyağının tavsiyesine güvenin.Koca kitabı iki günde bitirip biraz göz kuruması ve yanması hissedecekseniz de,boşverin,okumamış olma olasılığınızı,olasılıksız yapın... (OlasılıkSız/Adam Fawer /April Yayıncılık)

RABBİME SORDUM CLEVELAND DEDİ

Şimdi benden beklentinizi biliyorum,her şeye tersten baktığım için bu başlığın size hatırlattığı olgu ile dalga geçen bir yazı döşememi bekliyorsunuz. Rüyasında Cleveland’a git ya kulum diye seslenen tanrısından söz ettiği için Ahsen Unakıtan ile inceden dalga geçmemi bekliyorsunuz. Aslında hastası olduğum birkaç köşe yazarının da bu konuda ince ince dalga geçen yazılarını okuduğumda ,değindikleri bazı noktaları okumaktan keyif almadığımı söyleyemem. Sonuç olarak demişler ki,gariban vatandaşa Gureba Hastanesine git diyen Allah,elbette ki Unakıtan hanımefendiye Cleveland’ı önerecektir. Komik tabii,ironi müthiş. Ama ben olaya böyle bakamadım. Ne AKP sempatizanı ne de AKP düşmanıyım.Siyasetle tüm ilişkim,gazetelerin siyaset sayfalarındaki gündemi okumaktan ibarettir. Baştan bunu söylemem gerek. Hanımefendinin ifade tarzında öyle bir içtenlik öyle bir sufi teslimiyet gördüm ki. Ama ifade tarzı belki köşe yazarlarına,karikatüristlere uzun zaman malzeme çıkartabilecek bir kıvamdaydı her ne kadar kabul etsem de bunu,yine de hanımefendinin samimiyetine inanmak istedim. Niye mi? Rabbi,kuluyla konuşur mu? Bundan seneler önce,annem ve babam oturdukları evden çıkartılmak istendiler.Babam yeni emekli olmuştu ve kısıtlı bir emeklilik ikramiyesiyle sınırlı bir bütçeleri vardı. Ben oğluşuma hamileydim. O yaştan sonra kiralarda sürünmeyelim dediler ve harıl harıl bütçelerine uygun nohut oda bakla sofa bir ev aramaya başladılar.Babam çok taze by-pass ameliyatı geçirmiş durumdaydı ve her ev arama macerası ikisinin de sağlığını tehdit eder hale gelmişti.Eve elleri boş ve ümitsiz dönüyorlardı sürekli. İstanbul’un işlek ve büyük bir semtinde oturduklarından,yine böyle şehre yakın,insanı uyumlu bir semtten ev arıyorlardı. Onların bu çabalarına biz de üzülerek eşlik ediyor ama maalesef bir türlü onlara ve bütçelerine uygun bir ev bulamıyorduk.Zaman daralıyordu.Zamanla beraber annem de… Bir gece yatmadan önce annemle telefonda dertleşmiştim.Hallerine üzülerek yatağa girdiğimde,ne olur sanki şöyle onlara uygun bir evi birden rüyamda görsem de gitsek arasak bulsak,başlarını sokuverseler diye içimden geçirmiştim. Allah kulunu her zaman duyar. İster cevap verir ister vermez. Buna yürekten inanmama neden olan o rüyayı o gece gördüm. Rüyamda,nnem babam eşim ve ben bizim arabamızla bir sokakta yol alıyorduk.Önümüze bu gün sahip oldukları evin bulunduğu semtin adı yazılı kocaman beyaz bir tabela çıktı. Eşim o tabelanın gösterdiği yöne aracı sürdü.Yüksek yüksek blokların oluşturduğu bir siteye girdik.Asansörle en üst kata çıktık.Bir evi gezdik.Her yer beyazdı.Yerdeki karolar,duvar kağıtları,kapılar,mutfak dolapları falan… Babam bu evi alıyoruz dedi anneme.Sonra tam bloktan çıkacakken babam bana dönüp,bak kızım bu daireyi de sen al,dedi bana.Başka bir kattan başka bir dairenin kapısını gösterdi. Sabah uyanınca annemlere gittim.Rüyamı anlattım.Babam,o semtte ne işimiz olur dedi.Eşim,o semtteki evlerin yeni yapılandığını ve ordaki evlerin çok pahalı olduğunu söyledi.Annem ise hayırdır inşallah ,beyaz görmüşsün inşallah temiz haberler gelir dedi ve üzerinde fazla da durmadı.Durup da ne yapacak alt tarafı rüya işte. Bir süre sonra,başka bir semtten ev aldılar.Aldılar dediğim,kaporasını verdiler,söz üzerinde anlaştılar.Sonra ne olduysa oldu,semt annemin içine sinmemiş ki,iki gün sonra vazgeçtiler,emlakçı insaflı çıktı kaporalarını da geri verdi. Bir kaç gün geçtikten sonra,ya ablam,ya yengem tam hatırlamıyorum ama gazetede bir ilan gördügünü ve telefonda konuştuğunu,gidip evi görmelerini söyledi. Annem,babam,ben ve eşim arabaya bindik. Sonrasını tahmin ettiniz değil mi? O tabelanın önünden geçtik,aynı yoldan aynı blokların olduğu siteye girdik. Aynı en üst kata asansörle çıktık.Ev bembeyazdı.Her yer! Ama fiyatta anlaşamadılar. Olmadı… Derkeeen… Bir gün durup dururken evin sahibi aradı ve fiyatı indirdiğini söyledi. O ev annemle babamın oldu. İki sene sonra da annemi kaybettik,babam yalnız kalmasın diye oturduğumuz evi sattık ve babamın evinin beş kat altında başka bir daireyi biz satın aldık.Rüyamdaki gibi. Allah’a bir soru sormuş ve cevabını rüyamda almıştım. Ahsen hanıma elbette ki Rabbim, Cleveland’a git diye sesiyle hitap etmedi. Hanımefendi mutlaka rüyasını başka bir şekilde görmüştür ama bu ifade ile özetlemek istemiştir. “Rabbime sordum,Cleveland dedi.” Ben bunda hiçbir gariplik görmüyorum çünkü yaratan ,yarattığı her varlığın her sesini duyar. İster inanırsın,ister inanmazsın ama o duyar. Cevap verip vermemek de tabii ona kalmış. Rabbiyle konuşmak hiç bir parti mensubunun hiçbir mezhebin,hiçbir inancın,hiçbir ibadet tarzının tekelinde değil.Bunu ifade etme saflığını yüreğinde taşıyan bir insan ile alay etmek de kimsenin haddine değil. Rabbiyle konuşmak ayrıca,ona soru sorup cevap almak da değil haşa. Sorularınıza mutlaka bir şekilde cevap alırsınız ister uykuda ister uyanık,ister içe doğarak,ister aniden karar verdim diye ifade ettiğiniz biçimde.İşte cevabınız o şekilde gönderilmiştir size. Hepiniz,hafızalarınızı bir yoklayıp bakın,mutlaka bir gün bir şekilde bir yerde,ona seslendiğinizi ve onun da sizi cevapladığını hatırlayacaksınız.