sağtık

CARETTA CARETTALARIN İZİNDE,İZTUZU PLAJINDAYIM

Marmaris''e gidilir de,Dalyan'a uğramadan dönülür mü?

Dalyan- Marmaris arası,otomobil ile bir buçuk saat kadar...

Marmaris'ten Dalyan turu yapan tekneler de kalkıyorlar ancak onlar

İztuzu plajını karadan görme şansınızı elinizden aldıkları gibi,karayolu boyunca görebileceğiniz nefis orman manzaralı yolu,harikulade nar bahçeleriyle bezeli manzarayı ve caretta caretta kurtarma alanındaki yaralı veya yumurtadan yeni çıkmış yavruları görme şansınızı da yok ediyorlar.Kıyıya yakın demirledikleriyle kalıyorlar.

O nedenle biz,bir buçuk saatlik yolu göze alıp,karayolunu tercih ettik.

Herkese tavsiyem,güzergahınızı karayolundan seçin,yukarıda saydığım şeyleri,tekne turu ile görme ve keşfetme şansınız yok.

Marmaris Fethiye karayolunda,sağdan Dalyan-İztuzu yol ayrımına girdikten hemen sonra,yol boyunca mini mini köyler,bahçeleri nar ağaçlarıyla dolu olarak sizi sıra sıra selamlıyor.

Köyler arasında da ülkemizin en nefis narlarının yetiştiği nar bahçeleri var.Yol boyunca nar suyu içebileceğiniz bir kaç mola verebilirsiniz.Nar dikili olmayan yerlerde ise yeri göğü portakal ağaçları besliyor. Etrafa yayılan çam ve portakal kokularını hayal edin lüften.

Sazlık bir alandan geçtikten sonra ise İztuzu plajı tabelaları size yolu gösteriyor. İztuzu Plajı, Dalyan'a 12 km. uzaklıkta. Kumsal, Köyceğiz Gölü'ne denize bağlayan kanalın ağzından başlayarak 5 bin 400 metre boyunca uzanıyor.

Tabiatı Koruma Alanı ilan edilen sahil Caretta Caretta 'ların yumurtalarını bıraktığı yer. Bir tarafı tatlı su, diğeri Akdeniz olan kumsalın benzeri dünyada çok azmış. Suyun akma hızına ve yönüne bağlı olarak Dalyanağzı bölümünde kumlar sürekli yer değiştiriyormuş.

İztuzu Plajı'nda kumsalın uzunluğu kumların hareketi ile farklılık gösteriyor ama ortalama 5-6 kilometre kadar uçsuz bucaksız ve eni geniş bir kumsal. Dünyada doğallıgını koruyan ikinci plaj olma ödülüne de sahip Iztuzu, belki de bu özelliği yüzünden Caretta caretta'ların onca kilometre gelip yumurta bıraktıkları ender yerlerden birisi. Kumlar altın rengi ve incecik.

YOK BÖYLE BİR PLAJ

Deniz ise inanamayacağınız kadar berrak...Deniz tabanı yumuşacık kum.Kıyıda,sığ yerlerde biraz hareket ettiğinizde,dipteki kumlar hemen kalkarak suya karışıyor.

Suyun derinleşmesi için denizin içinde hayli yürümeniz gerek.

Çeşme Ilıca plajını görmüşseniz,bu deniz onun bir ikizi diyebilirim.Tek farkı deniz tabanı burda Ilıca'dakinden birazcık daha koyu renkli o kadar.

Sağınızda upuzun bir kumsal,solunuzda,ormanlık örtüsüyle denize inen yemyeşil bir tepe.Önünüzde içilecek berraklıkta bir deniz,arkanızda tatlı su gölü.

Bu çok özel plajda,caretta carettaları nerede nasıl görürüm derken-ki onların insan varken kıyıya çıkmadıklarını biliyoruz,üstelik Nisan gibi geliyorlarmış-içeride denizden biraz uzak ağaçlık alanda,Muğla

Üniversitesinin konuşlandığı barakaları gördük. Burda gönüllü veterinerler,plajdan topladıkları,yumurtadan çıkmakta geçikmiş yavruları,yaralanmış ve insan vahşeti nedeniyle ciddi hasar almış su kaplumbağalarını rehabilite ederek,iyileştikten sonra tekrar denize salıyorlar.

Balık ağlarına takıldıkları için denizciler tarafından kafasına sopayla vurulup yara almış,kolu misinaya takılıp kopmuş,yine bacağı motora takılarak kopmuş veya sırtındaki bağa tabakası motor pervanesi yüzünen oldukça derin sıyrılmış tedaviye muhtaç su kaplumbağaları şefkatle iyileştiriliyor.

Üstelik ne dışarıdan ne de devletten özel bir para yardımı almadan.

Gezip dolaşanların isterlerse yardım edebilecekleri bir kumbaraları var,kimseden bir kuruş rica etmiyorlar,girişte bilet kesmiyorlar,para istemiyorlar,üstelik de ne sorarsanız uzun uzun anlatıp canı gönülden sizi bilgilendiriyorlar.

YAVRULARI DA GÖRDÜK NASIL DA GÜZELLER

Gönüllü akademik personel,çadırlarda yatıp kalkarak,karavana pişirerek,kendi konforlarından fedakarlık etmiş ve bu canlılara adeta kendilerini adamışlar. Yumurtadan gece karanlığında çıkıp denize ulaşması gereken yüz kadar uykucu yavru caretta,sabah güneş doğduktan sonra çıkınca,veterinerler tarafından toplanıp,özel havuzlarda korunmaya alınmışlar.

Bir süre sonra yine gece vakti denize bırakılacaklar.Gündüz çıktıklarında,kuşlara,tilkilere ve domuzlara yem oluyorlar çünkü.

Caretta caretta yavrusu da gördük hiç hesapta yokken ve hepsini elime alıp teker teker sevmek istedim...

İnanamayacağınız kadar sevimliler çünkü.Çok da tembeller,yüzmeye mecalleri yok,nasıl kumu aşıp denize ulaşacaklardı o tembellikle kimbilir..

Plajda,hiç bir tesis,kalacak yer vs.yok. Sadece belediyenin işlettiği bir büfe var,içecek ve atıştırmalık yiyecekler satılıyor,fiyatlar oldukça ucuz. İsteyenler için şezlong şemsiye de kiralanabiliyor ama biz o incecik altın kumların üzerine uzanmayı tercih ettik. Şemsiye ise asla kullanmadığımız bir şey,ailece güneşe tapanlar mezhebine dahil olduğumuzdan :))

Duş,tuvalet ve ilkyardım kabini de var.

Sürekli olarak ambulans da bulunuyor.

Denizden çıkmayı hiç istemedik,üstelik deniz eylül ayında bile duş suyu sıcaklığında idi.

Akşam güneş batarken,hiç istemeye istemeye plajdan ayrıldık.

Gitmeden,kumsala bizden bir iz bırakmak istedik,on saniye içinde dalgalarla silineceğini bile bile.Resimdeki kum üzerine yazılı harfler,silinmeden hemen önce tarafımdan ebedileştirildi.

Tepeyi tırmanırken,durup son kez bu harikulade manzaraya baktık.

Zaman kısıtlıydı,dönmek şarttı. Seneye bir daha görüşmek umuduyla,Dalyan'a doğru yola devam ettik...

CENNETTEN BİR KÖŞE…YOK YOK CENNETİN KENDİSİ

Uzun ve sıkıcı yolculuğun sonundayız. Solumuz orman ve dağ,sağımızda aşağılarda ormanın içinden, Marmaris'in ışıkları... Ve nihayet vuslat. Neredeyse arabayı durdurup,yeri öpeceğiz. Allahım,uzun yola çıkmaya ikna olduğum için kendimi mi vurayım,aracı sağa çektirip beni bu kabusu yaşamaya ikna edebilmiş eşimin gırtlağına mı çökeyim. Tabii zırt pırt durup yok çişim geldi,yok sigara içeceğim,yok çay istiyorum,yok ayaklarımı gerdireceğim diye mola verdirirsen,yol uzar,zaman geçer böyle inin cinin oynamadığı karanlığa kalırsın. Saat olmuş onbir buçuk ve işte Marmarisin rakım ve nüfus bilgilerini gösteren tabela... Öyle yorgunum ki,varır varmaz bavulları fırlatıp uyuyacağım... Şehrin içinde (şehir diyorum öyle büyük ki çünkü) kalacağımız yeri ararken de bir onbeş dakika oyalanıyoruz. Etrafa bakmaya başlıyorum. Saat onikiye geliyor ama,herkes sokakta. Caddeler,sokaklar ışıl ışıl. Evler az katlı,bakımlı,yapılar modern,arkada dağlar,orman,bir tarafta deniz. Camı açıyoruz,içeriye insan cıvıltısı,ılık deniz kokusu ve yapıların yüzde ellisinin bahçesinde var olan begonvil kokuları. Herkes sokakta sanırsın. Ferah geniş caddeler,palmiyeler,ışıl ışıl tabelalarıyla bildiğin tanıdığın markaların vitrinleri. Sokakta insan ne kadar çoksa,ondan da çok motorsikletli var. İlçe demeye şahit ister,resmen kocaman bir kent.Hiç varoşu,gecekondusu,bakımsız yeri olmayan bir Avrupa kıyı kenti. Kalacağımız yere iner inmez önce restoranda acil bir akşam yemeği yiyip,yol yorgunluğunu atıyoruz. Hani varır varmaz uyuyacaktım? Yok,vazgeçtik,kumsal boyunca sıralı palmiyelerin ardından göz kırpan tekne ışıklarıyla,Marina,Kordon caddesi bizi çağırıyor. AŞIK OLDUM Gecenin o vaktinde keşif gezisine çıkıyoruz. Ben aşık oldum! Evet hayatımda ilk defa,bir yerleşim yerine,görür görmez aşık oldum. İstanbul'dan başka hiç bir yerde yaşayamam sanıyordum. İstanbul'dan başka kente aşık olamam sanıyordum. O gece ,ihaneti yaşadım. O gece,İstanbul'u unutup,başka bir yere aşık oldum. Ertesi sabahki gezi rotamız İçmeler beldesi idi. Allah Marmaris'i yaratırken,doğayı öyle bir bezemiş ki,her yere seyir terasları koymuş,her yerine kumsal koymuş,her yerine koy,orman,yeşillik koymuş. Seyir teraslarında durup,canımız çıkıp parmaklarımız yorgun düşene kadar fotoğraf çektik. İçmeler'in kumsalı çok özel bir kum,ayağımıza elimize bulaştıktan sonra,kumu silkelesek de,sapsarı bir sim bırakıyor vücutta. Denizi masmavi ama çok koyu renk.Çünkü deniz tabanı o ince kumdan nasibini almamış.Kayalar,iri taş parçaları ve biraz daha açıkta yosun var. Ama aldığınız nefes,ciğerlerin en ücra köşelerini bile dolanıp,taaaa bağırsaklarınıza kadar ulaşabiliyor.Öyle bir çam havası,öyle tatlı bir deniz meltemi. Geceleri nasıl cıvıl cıvıl olduğunu,sahil boyunca uzanan cafe bar ve restoranlardan anlayabiliyoruz. GECELER...KATRAN KARASI GECELER... İçmeler'in gecesini yaşamadık ama zaten Marmaris geceleri başka yerin gece hayatını aratmayacak kadar hareketli,cıvıltılı ve ışık ışık ışık ışık ışık...her yer ışık..her yer kalabalık ama her yer sakin. Nasıl desem,öyle alaturka bangır bangır müzik çalan yer yok,yanyana dizilmiş restoranlardan kulağını tırmalarcasına gelen Demet Akalın,Serdar Ortaç müzikleri yok..Bülent Ersoy gırtlaklı alaturka şarkıcılardan dışarıya yayılan kulak katili şarkı sesi yok...Publar,barlar,cafe bistrolar,balık restoranları,yanyana dizili ,heryer tıka basa turist dolu,ama rahatsız edici hiç bir ses yok.Her işletme kendi müziğini çalıyor ancak yoldan geçeni rahatsız edecek hiç bir ses yok. Mağazalar,dükkanlar,her yer geç saatlere kadar açık,her yer hareketli,her yer ışık,her yer,hayat,her yer yaşam dolu. Marina yakınındaki kordon caddesi boyunca dizili bu barlar restoranlar haricinde,ayrıca bir de İçmeler mevkine giderken Atatürk cd.ile İsmet İnönü cd. boyunca sıralanmış otel ve işletmelerin önündeki kumsal boyunca dizilmiş barlar ve restoranlar var.Yine aynı cıvıltı,yine aynı ışıl ışıl insanı içine çeken sakin bir hareketlilik,sakin bir kalabalık ve sakin bir curcuna... Yolları işgal etmiş motorsikletlilere dikkat etmezseniz,her an ya onlardan birisi sizi ezer ya da siz aracınızla onlardan birine çarpabilirsiniz. Fiyatlara gelince,elbette ki turistik bir yer olması nedeniyle,diğer yerlerden biraz yüksek.Bir küçük pet şişe su bir lira mesela.Mc Donalds,Burger King gibi fiks fiyat uygulayan marka fast foodlarda bile,menü fiyatları,diğer yerlerden daha pahalı. Değmez mi? Değer elbette...son damlasına kadar hem de. Turunç,Armutalan,Kumlubük,Gökova,Sedir adası...gezilecek yeri öyle çok ki. Hele bir Dalyan maceramız var,gördüğüm an Allahım aklıma sahip çık dedim...o da başka bir yazıda inşallah. Eşime,iyi ki ikna ettin,iyi ki beni buraya getirdin diyerek zırt pırt teşekkür öpücüğü kondurdum,aslında teşekkür bahane tabii,amaç onu on dakikada bir öpmekti,bu da aramızda kalsın. Marmaris... İkinci aşkım... Seni seviyorum ve her yaz seni görmeye geleceğimize söz veriyorum. (Fotoğraf1:Marmaris merkezindeki plaj fotoğraf2:İçmeler Fotoğraf3:Marmaris Marina)

MARMARİS (BİR UZUN YOL HİKAYESİ)

Benim karayolu fobim var.

Tıbben böyle bir fobi var mı bilmiyorum ama ben yaptım oldu,var işte.

Karayolunda uzun yola çıkamam.Bir gece önceden sıkıntı basar,uyku tutmaz,gece kabusum olur,yol boyunca tüm kaslarım gerilir,boynum tutulur,bacaklarım taş kesilir.Bir hafta uykusuz kalayım,yolda yine uyuyamam.İlle yola bakacağım,sanki ben gözümü kaçırdığım an kaza olacak,sürücü sanki benim gözlerimle görüyor.

Üstelik boş paspasın üzerinde habire frene gaza basar dururum.Sürücü frene dokunmadan önce ben önümdeki boşlukta frene basarım,makyaj aynasını da indiririm durmadan arkayı kollarım,yan aynamdan da yan arkayı.

Evet kabul ediyorum tedaviye ihtiyacım var.

On seneden beri otobüse de binmem.Öldürsünler,yine binmem.

Uçağa da binemiyorum.

Hem kulak basınç problemim var hem de uçaktan deli gibi tırsıyorum.

Hal böyle olunca,deniz yolu ya da demiryolu ile ulaşamayacağımız yerlere gitmiyoruz dolayısıyla.

En fazla beş beş buçuk saat süren yolculuklara razı olurdum,tatil planları yaparken.

Oğlum yıllardır Pamukkale’yi,eşim yıllardır Fethiye’yi görmek ister dururdu.

Ben de tabii.

Hele doğup büyüdüğüm Diyarbakır’ı dünya gözüyle bir kere daha görebilmek için nasıl hasretle yan

ıp tutuşurum bir ben bilirim.

Bir de asıl memleketim var.Baba toprağım Ağrı.

Ama otuzlu yıllarımdan sonra gelişen bu fobim yüzünden oraları da gidip gezemiyorum.

Çocukken gördüğüm,Şanlıurfa’yı,Balıklı Göl’ü,Mardin’i Midyat Evlerini,Van gölünü,oğlumla eşi

me yıllar önceki halleriyle anlatarak avunurdum.

Eşim çok iyi şofördür,ona güvenim sonsuz.O yorulunca ben de kullanırım,geze geze gideriz,diye düşünüyorum,olmuyor,fobimi yenemiyorum.Anladım ki ben yollardaki öteki sürücülere güvenmiyorum,hepsi bu.

Kapadokya’ya Tren’le çufudu çufudu gittiğimizde zerre fobim depreşmedi.Çıktığım en güzel seyahatti.Ama her yere tren yok bu bir,ayrıca gittiğin yerde altında otomobil yoksa orayı burayı gezmek çok sorun oluyor bu da iki.

Benim araba ile sekiz on saatte varacağım yerlere,Avrupalı turistler uçakla benden daha kısa sürede varabiliyorlar,buna da hayli bozuluyorum ha.

FOBİLER DE YENİLEBİLİYORMUŞ

İşte bütün bu sebeplerden,Fethiye,Marmaris,Dalyan,Patara falan filan bana uzak hayal olarak gelirdi.Allahtan,fobim depreşmeden önce,Bodrum,Antalya,Kemer,Kuşadası falan gidip görmüşlüğümüz var.Çocukluğumdan da Doğu ve Güneydoğu Anadolu’yu hayli gezdirmiş bir babam var.

Okulların açılmasına on gün kala,eşim,Marmaris’ten rezervasyon yaptırıyor,bize söylemeden.Yazık,demek ki bu deliyi,ancak emrivaki ile yola çıkartabileceğini,keşfetmiş on sene içinde.

Yok,gitmem,ölürüm yollarda,çekemem o yolu falan filan itirazlarım havada kaldı,deyim yerindeyse ağzımdan girip burnumdan çıktı ve nasıl oldu bilmiyorum ben bavul hazırlarken buldum kendimi.

“Her yer otoban,her yer duble yol,karşıdan hatalı solama olmayacak,o tür yollar çok az,yolda kötü hissettiğinde,girip bir otelde geceleyeceğiz,ertesi gün yola devam edeceğiz” gibi sözlere tav oldum.

Tamam dedim,en fazla beş saat yol gidebiliyorum,aslında üst sınırımın çok üzerinde,ben üç saatin sonunda mızmızlanmaya başlar dururum.Üçer saatte bir konaklatayım da onu,görsün gününü.

YOL BİR YERE GİTMEZ,O BİR DURMA BİÇİMİDİR…

Demiş Yılmaz Erdoğan.

Sabah sekizde çıkmamız gereken yola,bir aksilik nedeniyle,öğleden sonra çıkabildik.

Bursa’ya kadar olan yolu hiç sevmiyorum.Körfezi dolanmayı hiç sevmiyorum.Neyse ki Bursa’dan sonra,İzmir’e kadar otoban var.Biraz duble yol,biraz otoban derken,kendimizi,İzmir-Aydın otobanında bulduk.Yavaştan hava kararmak üzereydi.Tabii aylardan Eylül.Temmuz ortası olsa,hava dokuzda ancak kararır ama erkenden karanlık çöktü.

GEL ARTIK MARMARİS =(

Sonra Muğla..Muğla’dan sonra kabus başladııııııı !!!

Yolda kaç mola verdirdiğimi siz hesap edin.Bu yüzden iyice karanlığa kaldık.

Muğladan sonrası çift yönlü yol,yani gidiş geliş.Marmaris’e olan uzaklık 54 km...

Tamamdır artık geldik sayılır dedik….demez olaydık.

Yollar,sürekli yol yapım çalışmaları yüzünden yavaşlıyor,yerler çoğu yer mıcır.Hız sınırının 30’a düştüğü ikaz levhaları var.En yüksek hız sınırı 50km.

Hava karanlık,biz yorgun,menzil uzak,yollar viraj.

Bir de Marmaris’e yaklaştıkça başladı mı inişli çıkışlı virajlı dolambaçlı dağ yolları.Sağımız kapkara uçurum,aşağıda ne var göremiyoruz,görmek de istemiyoruz.

Ertesi gün referandum var diye yollar bomboş,herkes oy kullanacağı yerde kalmış ya da bir an önce dönmüş.Önümüze bir araç alıp onun ışıklarını takip etme şansımız yok.Yollar karanlık.Eşim gözünü yerdeki yol çizgilerinden,ben gözümü yol kenarı ikaz levhalarından bir an ayıramıyoruz.

Oğlum arkada,mp3 çalarıyla,dünyayı boş vermiş,neyse ki onun durumun vehametinden haberi yok.

Marmaris 20km.yazıyor.O yirmi km.bir türlü bitmiyor.10km.yazıyor,bitmiyor…9…8…7…6…5…derken,nihayet ancak 40-50km hızla gidebildiğimiz dağ tepesi yoldan aşağıya muhteşem ışıklar görünmeye başlıyor.

Aşağıda medeniyetin,insanların var olduğunu bilmek içimize huzur veriyor.Arabamızda sigara içmiyoruz,kafam dumanlanmış,bir an önce bir kahve ve sigara içmek ihtiyacındayım.Oğlumun çişi var,eşimin gözleri sürekli sabit yere bakmaktan yorgun,belim,bacaklarım,baldırlarım tutulmuş,oturmaktan.

Gel artık Marmaris….

(Devamı,CENNETTEN BİR KÖŞE…YOK YOK CENNETİN KENDİSİ başlıklı yazımda)

HAYDİ TEKNE TURUNA

Yaff ben oldum olası bayılırım deniz yolculuklarına ama ille de manzara ille de manzara...öyle bomboş okyanusta habire giden Cruise gemileriyle değil.Daha minik,daha samimi,daha dar kapsamlı deniz yolculuğundan isterim.
İlk tekne turumu elbette ki boğaz gezinti tekneleriyle yapmıştım ki hala her yaz eşimle bir kaç kaçamak yaparız.
Sonra,tatil beldesi olarak ilk tekne turumu,Antalya'da gerçekleştirdim.Mevsim Kasım'dı ve pek zevk alamamıştım üşümekten.
Sonra,Ayvalık...hala unutamam.Yiyebildiğin kadar balık ve salata vardı menüde,ödediğin fiyatın içinde.Oldukça da eğlenceliydi ama o yıllarda tekne turları fazla ergonomik değildi.Üst katta güneşlenmek de isteyen yolcular için hiç bir şey düşünülmüyordu.Tıngır tıngır demirin üzerine havlusunu serip,güneşlenmek isteyen yatıveriyordu,omurgası sağlamsa,kıçı başı tutulmadan o demirin üzerinde ne kadar yatabilirse...
Bu yaz,iki kez tatil yapabilme şansına eriştim.
İlki,yaz başıydı,denizanalarıyla boğuşmuştum,önceki yazılarımda görürsünüz.
İkinci tatilim,hiç hesaplamadığımız bir şekilde,paldır küldür oluverdi.
Hem de nereye? Akdenize!
Akdeniz hakkındaki ayrıntılı yorumlarımı başka bir yazıya saklıyorum.
Ben şimdi teknelerden sözetmek istiyorum.
Marmaris merkezde,marinadan,sabah ve akşam turu yapan tekneler kalkıyor.Sabah için kalkış ,gideceğiniz turun mesafesine göre ya on buçuk ile dokuz buçuk arasında değişiyor.Dalyan turu için daha erken saatte kalkan tekneler,civar koyların turu için onbuçuk onbir arası kalkıyor.
Yanınıza,plaja götüreceğiniz her şeyi alın.
Bol yüzme molaları var.
Tekne turları,verdiği hizmete göre ikiye ayrılıyor.İçecekler ekstra olanlar var,sadece öğlen yemeği satıyor.(Tavuk veya köfte veya balık ızgara,yanında az biraz makarna,yanında az biraz salata) Tabii doymak mümkün değil,çantada mutlaka biraz aburcubur götürülmeli.
Yemekler fiks.
İçecek dahil olan turlara katılmak çok daha mantıklı.
Alkollü alkolsüz her türlü içecek dahil olunca ,fiyata sadece beş altı lira farkediyor.
Biz marinada gezerken,kahvaltı dahil,içecekler dahil ,öğlen yemeği dahil bir tekne bulduk.
Düşününce,sahilde bir şezlong şemsiye kirası,öğlen yemeği,içecekler falan derken akşama kadar iki kişinin masrafı,elli lirayı geçiyor,üstelik hep aynı yerde pinekleyerek giriyorsun denize.
Tekne turunda,şezlongun,şezlong minderin,yemeğin,içeceğin,hatta kahvaltın bile yirmi liraya,ayrıca bir de püfür püfür eserken güneşleniyorsun,güneş etini cayır cayır yakmadan.
Müziğin ve tekne yüksekliğinden masmavi sulara atlama lüksün de cabası.
Hele tekne yabancı turist ile dolmuşsa,süper.Bu turistlere hayranım valla billa,öyle bir özgüven,öyle bir kibarlık,öyle bir sakinlik,öyle bir başkasını rahatsız etmeme takıntıları var ki...yüz kişiyle dolu olsa tekne,kendini yapayalnız hissedebilirsin öylesine sessiz ve sakinler.

Marmaris teknelerinin tümünde şezlong ve minder var ikinci katta.Ama manzara çok çok da harikulade değil,Fethiye ile kıyaslanınca.
Fethiye'ye geçene kadar,Marmaris tekne turuna bayılmıştık.Koylar,koyların açık yeşil denizi falan çılgına çevirmişti bizi ama Fethiye tekne turlarına katılınca,aslında koy neymiş,deniz nasıl olağanüstü olabiliyormuş o zaman anladık.
Fethiye'de turlar iki ayrı bölgeden yapılıyor.Ölüdeniz mevkii ve Fethiye merkez marina.
Fethiye merkezden kalkan turlara katılmadık,mevkimiz Ölüdeniz'di çünkü.
Hemen meşhur ölüdeniz plajının önünden kalkıyor.
Bu arada ölüdeniz plajının ne kadar derin olduğunu da kıyıda demirlemiş teknelerden anlayabilirsiniz.Belceğiz ya da Belcekız denen bu bölüm her ne kadar bembeyaz deniz tabanı ve açık yeşil denizi ile sizi çekse de yüzme probleminiz varsa hiç size göre değil.Sadece ölüdeniz burun kısmı sığ...
Fethiye teknelerinin hiçbirinde üst katta şezlong bulunmuyor.Ya da şöyle söyleyeyim,hiç birinde biz göremedik.
Tekneler,Marmaris'dekilere göre çok çok daha büyük.Yüzelli ikiyüz kişilik falan.
Üst kata,güneşlenmek için kalın şezlong minderleri sıralanmış ama hani halı gibi döşenmiş demek daha doğru.Dip dibe,kıç kıça.Ayakucunda kafa,başucunda ayak dayalı o kadar yani.
Ama manzara,doğal güzellik o derece muhteşem ki,zaten hiç kimse yere uzanıp o manzarayı kaçırmak istemiyor.Öğle yemeğinden sonraki dinlenme molasında belki bir yarım saat uzanmak isteyebilirsiniz,o kadar.
Teknelerin hizmet biçimi de fiks burda.Ödediğiniz tur fiyatının içinde sadece asla doyurmayacak bir öğlen yemeği var o kadar.Tüm içecekler ücretli.Üstelik de geçirmece ücretli.Patates kızartması bile dandik bir kağıt tabak içinde toplasan yirmi parmak patates ya var ya yok,beş lira.
Gidecek olursanız,çantanıza,geceden soğuttuğunuz suyunuzu,meşrubatınızı götürün.Hatta mutlaka ve mutlaka yine yiyecek atıştırmalık birşeyler de götürün çünkü yüzme molaları o kadar fazla ki,yorgunluktan bu turda ekstra yeme içme ihtiyacınız olacaktır.

Bir de canınız dondurma falan isterse diye endişelenmeyin,yanaştığnız hemen her koyda,Algida yüklü bir motor teknenize yanaşıp dondurmaaaaaaaa diye bağırıyor.Yine ayrıca her koyda,banana ve ringo gibi su eğlenceleri satan motorlar da bulmak mümkün...

Marmariste tekne turlarına hemen hemen hiç Türk katılmazken,Fethiye'deki turlarda,özellikle çocuklu Türk ailelerin fazlalığı dikkatimi çekti.
Su kaydıraklı tekne turuna katılırsanız,çok eğlenceli olduğunu söylüyorlar,bilmiyorum ben kaymadım,kaymam da.Kaydırak açıkta değil,bir tüpün içinden aşağı kayıp, cup diye denize düşmek hiç bana göre değil.Ama olağanüstü güzellikteki koylarda,denizin dibindeki çakılları ve balıkları sayabildiğiniz berraklıktaki derin mavilerde yüzmek olağanüstü.
Fethiye turlarında,etrafa bakmaktan yüzmeyi unutuyorsunuz.Yüzme molalarının verildiği içilecek berraklıkta suları olan koylara atladığınızda ise tekneye çıkmayı unutuyorsunuz.


İlk durağımız Mavi Mağara idi,mağaranın içine tekneden atlayıp yüzerek varabiliyorsunuz.Oldukça heyecan verici bir deneyim.Mağaranın arkası yok.Tek giriş.İçi yüksek kayalara ayağınızı koyup suyun içinde yarı belinize kadar dik durabileceğiniz sığlıkta ve güneş almadığından oldukça serin.


İkinci durak,Kelebekler vadisi.
Yine son derece derin bir denize sahip,kumlu değil yuvarlak çakıllı bir plaj.
Tekneler burda öğlen yemeği için mangallarını yakmaya başladıklarından,suda yüzerken üstünüze kömür külleri saçılıyor,uzaktan gören olsa onlarca tekneden çıkan duman yüzünden,vadi yanıyor zannedebilir.
Söylemeyi unuttum Fethiye'de ölüdeniz de dahil olmak üzere kumlu plaj veya kumlu koy yok,arkadaşlaaar...Deniz ayakkabınız yoksa,plajdaki ve denizin içindeki minik yuvarlak çakıllardan dolayı ayak tabanlarınız haylı zorlanacak.Hele Kelebekler Vadisi'nde denize girmek de denizden çıkmak da çok zor,çakıllar ayaklarınızın altında suya gömülüyor ya da kayarak yer değiştirdiğinden dengenizi bozuyor.



Kelebekleri görmek için kızgın güneş altında hayli yürüyüp vadi derinindeki şelaleye kadar yürümek gerekiyormuş,ben gitmedim.Oğlum ve babası bu niyetle yola çıkıp,bir süre sonra yorulup geri döndüler zaten.


Sonra Akvaryum koyu.Bu ismi de heryerde mutlaka bir koya verirler zaten.Ama inanın ki en az yirmi otuz metre derinlikte bile deniz tabanını görebildiğiniz bir su var.Ve bu berraklıkta balıkları görmemeniz de imkansız.Ve atlayıp o maviliğin içine,etrafınızda sürü halinde gezen balıklarla beraber kulaç atıyorsunuz.



Bir sonrası,Soğuk Su kaynağı.Soğuk suyun fışkırdığı bir yer var bu koyda,mağaramsı bir yerin içine doğru yüzebilirseniz donmadan,kaslarınız soğuk şoku geçirmeden,yüzün.Ben başaramadım, çünkü o sırada geçirdiğim idrar yolları enfeksiyonum nedeniyle,mağaraya kadar yüzmeden,tekne açıklarına geri döndüm çünkü yaklaştıkça kollarım ve baldırlarım donmaya başlamıştı,böbreklerimi kaybetmek istemedim :)) Tuhaf bir şekilde ayaklarınızı derin suyun içinde dümdüz aşağıya uzatırsanız,alttan ayaklarınıza vuran oldukça sıcak kaynak suyunu da hissediyorsunuz.Böyle yarı sıcak yarı soğuk tuhaf bir his.

Bir sonraki durak (ya da bir öncekiydi) Develi koyu...En çok orayı sevdim nedense...Denizin dibi artık berraklık kelimesinin tam anlamını bulduğu yerdi,su çok sıcacıktı,rüzgar yoktu,doğa ve etrafa yayılmış kaya adacıklar harikaydı.


Sonra St.Nicolas adası koyu.
Sanırım en son durağımız buydu.Burda eski tarihi bir yerleşimin kalan izlerini,eski bir kiliseyi falan da tırmanıp görebilirsiniz.Benim keçi karakterli eşim,kilise yerine ,düşüp ayağını kırsa kimsenin koşup yetişemeyeceği yükseklikte bir kayaya tırmanıp,ordan fotoğraflanmak istedi.Ayağında parmak arası terliklerle hem de.Yani düşsen direkt denize yuvarlanıyorsun tamam da denize varana kadar her yer kayalık,en az on kemiğini kırıp öyle yuvarlanırsın tabii.
Yok hiç sevmem taştı,müzeydi,kiliseydi,kalıntıydı,sütundu...öğğ geldi artık bunlardan,gidip gezmedim o yüzden,onun yerine yine harika koyda kulaç atmayı tercih ettim.
Tur bittiğinde,ne çabuk bitti diye üzüdük,oysa saat 18 olmuştu bile...Teknemiz Belceğiz plajına yaklaşırken uzaktan yine


Ölüdeniz'in harika lagün manzarası,yüksek sarp kayalardan yamaç paraşütlerinin Belceğiz plajına doğru salınarak inmesi gibi muhteşem görüntüler karşıladı bizi.
Biz inerken,Mehtap turu satın almış başkaları,bizlerin indiği onlarca tekneyi doldurmaya başlamıştı bile..

(Not=Sizler için daha fazla fotoğraf eklemek isterdim ama ne yazık ki içinde benim ve ailemin şortlu bikinili falan fotoğrafının olmadığı fotoğraf çok az..Geri kalanların hepsinde biz biz biz biz ve mayolarımız :) var.Az sayıda olan bizsiz fotoğraflardan bir kaçını koydum buraya.)