sağtık

BIRISI KOTU HUY MU DEDI?

İntikam almayı sevenlerden misiniz?

Yoksa ilahi adalete güvenip sessizce, bir köşede olacakları seyredenlerden mi? Ben genelde ikinci grupta yer alanlardanım. Ama bazen elime güzel fırsatlar geçtiğinde,kullanmayı da severim.

Ama geçtiğinde…

İlla ki kendim intikam alacağım diye uğraşmam,ama yer açıldığında elimdeki taşı gediğine koymayı da ihmal etmem.

Her zaman ve her durumda değil tabii.

Bazen kinimi unuturum hatta bir zamanlar ilahi adalete havale etmiş olduğum kişileri acıyıp himayeme bile aldığım da olmuştur.

Geçen gün gazetede Seren Serengil’in bir demecini okudum.
Tabii ki gazetede okunan her şey doğru değil… Ama yalanlanana ,tekzip edilene kadar,üzerinde yorum yapılabilir ve doğru kabul edilebilir.

Kocası ile ayrılmanın eşiğine gelmişler.Tamam,normal olabilir.
Fakat bir gariplik var.

Neden boşanma eşiğindesiniz diye sorulsa bana,özel sorunlar,anlaşmazlıklar yaşıyoruz der,konuyu kapatırım.
Tabii konuyu kapatmak,eşime bir zarar gelmemesini sağlamak istiyorsam!

 Önce ,adamı bir güzel yağlamış,beş yıldır şöyle iyiydi,böyle iyiydi…diye.
Sonra tam oraya bir AMA koymuş…

AMA!

Eşinin,beş yıldır aşkından dolayı görmezden geldiği ama beş yıldır bir türlü düzeltmediği için artık canına tak dedirten “kendi bünyesi içinde” (bu da ne demekse) kötü bir huyu varmış.

Ama bunu kimseye açıklamayacakmış!

Yahu açıklasa yemin ederim daha masum bir iş yapmış olurdu.

Bunun aynısını aylar önce Sibel Can da yapmıştı.

“Tatil dönüşü,Sulhi Beyi,inanılmaz bir şey yapmış olduğu halde gördüm,şok oldum,ama bu kimselere açıklayamayacağım bir şey!”
Ee,şimdi bunu okuyunca insanın aklına bin tane ihtimal gelir.

Toplu seks,ters ilişki,sübyan çocukla ilişki,hayvanla ilişki,tecavüz anı,ensest ilişki,çocuk pornosu izlemek,satanist ayin yapıyor olmak,homoseksüel bir ilişki içindeyken yakalanmak,kendi kendini tatmin ediyor olmak…neler neler…liste uzar gider.

Çünkü bu tür şeyler; insanın,yapan kişiyi eylem üzerinde yakaladığında şoka gireceği ve kimselere söyleyemeyeceği,söylemekten utanç duyacağı şeylerdir.

Şimdi hanımefendi,aslında tam olarak ne yaptığını söylese,o bir tane suçu kafanda evirir çevirirsin ve biter.

Ama söylenmeyince,insan ,itham edilen kişinin fotoğrafına bakar bakar,hımm….ne yapmış olabilir acaba diye işte binlerce ihtimali düşünür durursun ve bu o kişiyi iyiden iyiye küçültür.

Adamın bir çevresi var,itibarı var,akrabaları var,arkadaşları var,herkesin aynı şüphe ile adama baktıklarını bir düşünsenize.

Tam da Sibel Can’ın istediği bu değil miydi sizce?
İ
ntikamını bu şekilde almak,bir de üstüne sanki iyilik meleğiymiş de kocasının onurunu hala koruyormuş,aman ne fedakar kadınmış ayaklarına yatmak iyi numara.
Ama yersen!

Üstelik madem açıklayamayacağın bir şey o halde neden kafalarda şüphe uyandırmak bu kadar hoşuna gidiyor.

Boşanırsın,ayrılırsın,terk edersin,yani ilişkini kendi çapında biritirsin biter gider.Ama gitmeden,adamı da bitireyim diye bir niyet yaptıysan,bu aşağılık davranışı da ilişkinin sonuna imza olarak atarsın işte.

 Kaldı ki bu asla açıklayamayacağı şey eninde sonunda açıklandı işte.Kasasındaki mücevherlerini çalmakla itham ediyor Sulhi Beyi.

Mide bulandırıcı.

Miami dönüşü şok olduğu manzara buymuş.

Yahu kadın,sen demek ki bu adama güvenmişsin ki onları evindeki kasanda bırakıp evinden uzaklaşabilmişsin.Yani bu adam bir şekilde öyle ya da böyle senin güvenini kazanmış.

Öyle olmasa banka kasasına bırakır giderdin mücevherlerini.
Bunun da mı hiç hatırı yoktu yani,adamı böyle şüpheler ithamlar içinde bıraktın.

Seren Serengil’e dönecek olursak,işte onun yaptığı da Sibel Can’ın izinden ,son derece küçük düşürücü bir şey ama işin daha vahim olan tarafı kendilerini ne kadar küçük düşürdüklerinin farkında olamamaları.

Seren Serengil zaten medyaya,yanlış ilişkileri ve yanlış evlilikleri ile sürekli malzeme vermeye meraklı bir hatun.

Zaten yanlış olup olmadığından bize ne; sürekli kendisi,her biten ilişkisinin ardından ağlayarak demeçler verip durur da ordan biliriz.

Şimdi sen bu son evliliğinde,adama içinde hırs biriktir,biriktir.Sonra ağzına dayanan ilk mikrofonda adamı “kendi bünyesi içinde kötü bir huy” diye akıllara zarar bir cümleyle itham et.
 
Sonra bir de masumu,seven kadını oynar ayaklarında önünde arkasında adamı yağla.

Aman Seren ne kadar seviyormuş da buna rağmen katlanmış desinler.
Şimdi bunu okuyan herkes demez mi nedir acaba böyle,evliliği bitirecek kadar,bir kadının canıma tak etti diyebileceği kadar kötü huy?

KÖTÜ HUY?

 Seren Hanım “Huy” diye tabir etmiş olabilir ama bu bir alışkanlık da olabilir değil mi yani?
(Hala kendi bünyesi içinde tanımına taktım.Ne demek ulen kendi bünyesi içinde?İnsanın kötü bir huyunu,bir başka bünye içinde yaşatanlar da mı var?)
Alkol mü,içince kendini kaybetmek mi,çalma hastalığı mı,kadın dövme mi,mazoşizm mi,sadizm mi,kadın kılıkları içinde gezmek mi,fantezi yaparken kadın iç çamaşırı giymek mi,uyuşturucu mu,yalan söyleme hastalığı mı,iftira atma bağımlılığı mı,kendi kendine cinsel takılmak mı,dolandırıcılık mı,dileniyor mu yoksa kılık değiştirip,Beyza’nın kadınlarındaki gibi kişilik bölünmesi mi var?
Yani Seren Hanım amacına ulaştı mı?
Kocaman bir Eveeeet!
Adamı bin tane şüpheli huyun içinde yüzdürdü mü?
Eveeeeeet!
Peki Seren Hanım bu davranışıyla kendisinden tiksindirdi mi?
 Eveeeeeet!

ERKEKLER DİKKAT


Yazıyı okuyan erkeklere demek istiyorum ki,ammman haaaa,kadınları,sizden intikam alacak şekle yaralamayın .
Bazı arkadaşlarımdan işittiğim öyle intikam hikayeleri oldu ki,anlatsam,dudaklarınız uçuklar.
Yok ulen,benimki öyle şeyler yapmaz,dersiniz belki ama,bu da hayattaki en büyük yanılgınız olur,söylemedi demeyin.
Üstelik kadınların bir de intikam alırken ben kendim ne hallere düşerim falan diye bir endişesi de yok çoğunlukla.
O anın tadını çıkarmak için her şeyi göze alanlarını tanıyorum. Dua edin de onlardan birini siz tanıyor olmayın…!
Bir de kötü huylarınızı bir gözden geçirin bakalım,ileride sevdiğiniz kadın sizden masum pozlarında intikam almak isterse,hangisini kullanır diye.
Hatasız kul olmaz diyorlardı değil mi?

KAN İSTİYORUM KAAAAAN!

Rahmetli annem ve babam beni yaparken bazı malzemelerimden bayağı bir çalmışlar,bazılarını da fazladan bonus olarak kullanmışlar.Yapım aşamamda,demirimden çaldıkları geçen hafta bir dizi kan ve idrar testi sonucu kesinleşti.Elimde belgem var,babama şantaj yapabilirim. Yaklaşık bir altı yedi aydır,bende bir halsizlik,bir yaşama boş vermişlik,bir uyuma isteği,bir nefes yetmezliği,bir elden ayaktan kesilme,titreme,dizlerde zangırdama falan.Önce dedim ki yaşlanıyorum.Kasım’da kırka giriyorum artık.Sonra etrafımda benden daha daha uzun yıllar önce doğmuş olanlara baktım,hepsi maşallah bir hopidik,bir enerjik,bu sefer dedim ki yaşla ilgisi yok acep depresyonda mıyım?Sonra etrafımda benden daha uzun süre önce depresyona girmiş olan numunelere baktım,vallaha ben hepsinden daha vahim durumdayım.Sonra kan şekerimden şüphelendim çünkü uzun yıllardır Canderel kullanırım şeker yerine.Dedim ki heralde kan şekerimi çok düşürüyorum bilmeden,diyet miyet ayağına.Şekeri kullanmayı bıraktım ama baktım olmuyor.Tuttuk doktorun yolunu. Sonuç,ağır anemi,hipokalsemi ve hipotiroidi. Yani Türkçesi,biraz fazla kansızlık,kalsiyum eksikliği,bir de az çalışan guatr.Kansız,hipokalsemik ve hipotiroidik yazarınız,rahatladı mı peki?Nerdeee?Doktor dayadı kalçadan beş adet Ferrum ampulü.Günde bir tane.Bir tane de günlük kalsiyum tableti.Tablet neyse de,iğneler cehennemin dünyadaki galası,prömiyeri,ilk gösterimi,demosu falan sanırım.İğnenin yapılış şeklinden dolayı zaten ağrıtan bir durumu var bir de enjeksiyon anında öyle bir yanma ki allaaaah….yaşayan bilir.Bir gün iğne ol,bir hafta topalla.Sonra doktor dedi ki,adet düzensizliğin,kanama fazlan varsa,bir de jinekoloğuna görün,o da kansızlık yapar. Jinekolog?Cehennem zebanisinin dünya ayağı yani benim için! İnsan bir gün içinde bu kadar acıya nasıl katlansın sevgili okur? Gittik zebaniye de muayene olduk. Dedi ki bu kanamaların nedenini teşhis etmek için rahim içinden biyopsi alacağız,patolojiye yollayacağız,gelecek sonuca göre değerlendirme yapacağız. Dedim nasıl? Dedi narkoz altında.Ve böylece,hayatımdaki beşinci narkoz seansımı da alarak,operasyona girdim.Çıktığımda yine zırıl zırıl ağlıyordum,naaparsın kardeşim bende narkoz böyle bir etki yapıyor,birbirimize de çok alışığız halbuki.Bir gün gelecek ve ben narkoz almadan günlük işlerimi yapamaz hale geleceğim biliyorum. Onun sonucunu beklemekle geçen,kafamın içinde bin bir şüphe,kollarımda narkozlar ve tahlillerin iğne deliklerinden oluşmuş sancılı morartılar,grip aşımın şişliği ve ağrısı,tetanoz aşımın zonklaması,kasıklarımda ve biyopsi alınan bölgemde sancı ve kramplar,biyopsi nedeniyle artan kanama,baş dönmeleri,nefes darlığı,dermansızlık,halsizlik ve baş dönmeleri ile dolu bir on gün…normal tansiyonum zaten düşüktür,kansızlıkla iyice düştü bu aralar. Biyopsi sonucu temiz geldi,kanama nedenim,doktorumun birbuçuk senedir kistimi yok etmek için kullandırdığı doğum kontrol hapına vücudun reaksiyon göstermesiymiş. (Meraklısına yazıyorum bu arada bir buçuk yıldır Yasmin kullanıyordum) Hapı kestik şimdilik bakalım kanamalar duracak mı?İğnelerin yanında dut pekmezi,haşlanmış kereviz ve ıspanak suyu kürü de yapıyorum.Ama hiçbir şikayetim geçmiş değil. (Yalnız enteresan bir durum var,hipotiroidinin internette okuduğum tüm belirtilerinin ben tam tersini yaşıyorum,ilginç…) Bu sabah saat 08 itibariyle yeniden tahlil için kan verdim.Bir saat önce de sonuçlarımı doktoruma gösterdim.Demir depolarım dolmuş,kalsiyum da iyi seviyelerde,tiroidim de yine normal çalışmasına dönmüş,onun için herhangi bir tedavi vermemiş olmasına rağmen.Bakın bir kansızlık neleri tetikliyor,kanda bol miktarda lökosit falan da vardı onlar da temiz çıktı.Yani sayısal olarak kan değerleri düzelmiş bulunuyor ama pratikte hala bir değişme yaşamış değilim.Doktora gidip geldim bütün enerjim söndü yemin ederim kendimi kanepeye zor attım.Acaba bende uyku yetmezliği,kanepe tiryakiliği falan mı var?Amma çürük elmaymışım da haberim yokmuş,amma defolu üretimmişim haaaa…Acaba 69 modellerin üretiminde bir sistem hatası mı var nedir? Hayatımdan siyah çayı on gündür çıkartmış durumdayım. Demirin vücutta tutulmasına tamamen engel oluyor çünkü.Süt içerdim soğuk soğuk ne güzel,onu da kestim,o da aynı etkileşimi yapıyormuş.Bu arada kalsiyum lazım ama sütü de kestik,işte tabletlerle telafi edeceğiz.Basit bir şey sanırsınız kansızlığı,ben de öyle sanırdım,birisi üşüdü mü,rengi soldu mu kansızlığı var deyip geçerdik ama öyle değilmiş yaşayan biliyor ancak. Bu halsizlik,bu ayakta duramama,bu güçsüzlük hissi anlatılır gibi değil yani.Markete gitmeyi gözüm kesmiyor ya yarı yolda yoruluverirsem diye.Bitmeyen enerji kaynağı bişey istiyoruuum,kan istiyoruuum. Kana susadım,Edward’ı,Bella’yı anıyorum bol bol.Ah…kitabın yeni serileri yazılsa da okusam,damardan damardan taze kan gibi ne iyi giderdi valla…

YÜKSEK TOPUK SANATI

Hiçbir zaman sevmedim.Ne topuklu ayakkabıyı,ne de deri malzemeli kösele ayakkabıyı.Kendimi bildim bileli ayağımda ya bir zamanların salgın okul klasiği Timberland’lar oldu,ya tırtır kauçuk tabanlı botlar ya da lastik ayakkabı.Ki bir zamanlar biz onlara KES derdik,kısaca.Şimdi adı spor ayakkabı oldu o ayrı. Yazın ayaklarım çok yanarsa belki o zaman parmak arası şıpıdıklarım için vazgeçerim lastiklerimden,o kadar. Sosyal hayatın çok sevimsiz çok itici bir parçası olduğundan,giymek zorunda olduğum yerler var.Bu nedenle de sosyal hayatın o belli parçalarından da nefret ediyorum. Şimdilerde yolda yürürken etrafıma bir bakıyorum ki,(dershane çıkışına ,lise çıkışına denk gelmişsem daha çok numune görebiliyorum)kızlar artık gitgide kısalmış,boy ortalamaları irice bir keçiyle neredeyse başa baş hale gelmiş.Oğlanlar da kızlardan ancak işte bir dört parmak kadar ya uzun ya da çoook çoook uzun.Ortası yok. Ama kızların durumları çok vahim.Boylar kısa,basenler geniş,düşük bel kotların bel hizası üzerinde iki yana semer gibi sarkmış lop lop etler.Ya da tamamen vitaminsiz,raşitik,blumik zayıflıkta çubuk gibi bedenler ama ille kısa,ille bodur.Milletin büyüme hormonu eksiği var vallahi billahi.Şu yediğimiz ,suni büyütülmüş onca sebze meyve ve tavuğa rağmen evlatlarımızın inatla büyüyememesi çok enteresan. Durum bu iken,cümle kot üreticilerimiz,her pir paçasını boyuna göre kestirdiğinde birer adet kot çanta bir de kot etek çıkarabileceğin kadar fazladan kumaşı inatla o kotların bacak boylarına ekleyip duruyorlar.Yani anlayacağınız,benim gibi normal standartların on- on beş santim üzerinde boya sahip bir deve bile,kot aldığı zaman paçasını terziye verip orijinal paça istiyor. Gitgide cüceleşen bir nesile,gitgide bacak boyu uzayan pantolonlar satıp duruyorlar.Kesilip atılan parçaları dediğim gibi kot etek ya da çanta yapımında kullanmıyorsanız,çöpe giden milli servete yazık. İşte bana bile uzun gelen bu paçalar yüzünden bazen kotun altına bile yüksek topuklu giymek zorunda kalıyorum paçalı tavuk gibi yerleri süpürmeyeyim diye.Günlük hayatımda asla giymeyeceğim şıkır şıkıdım kıyafetlerin altına bile bin bir eza ile giyiyorum o topuklu işkenceleri,ille de giyeceksem de dolgu topuk olanları tercih ediyorum,en azından daha rahat yürünebiliyor. Hani okul veya dershane çıkışlarına denk gelmişsem görüyorum kızlarımızı demiştim ya,o öğrenci tayfası içinde bile var yani tık tık tık sallana sallana tek topuk üzerinde yürümeye çalışanlar.Büyüme hormonunun yapamadığını,ayakkabı endüstrisi ikame etmeye çalışıyor.Neyse ne,giyen giysin,beni ilgilendirmez tabii. Şimdi bizim tv dizilerinde,hep dikkatimi çeken bir şey var,bu havuzlu lüks konaklarda yaşayıp her yere spor arabasıyla giden değişmez “zengin Türk kadını” tipi var ya hani,(milli bir değerimizdir,saygımız vardır),kendileri “sonradan görme kötü kalpli” veya “kötü kalpli ailenin içine düşmüş tek iyi kalpli” zengin Türk kadını şahsiyetini temsil ederler hani,saçları ya dümdüz presli ya kalın maşalıdır,dudakları zeytinyağı tabağını yeni yalamış gibidir,ha bire spora veya derneğe giderler,bazıları üniversiteye gider…tanıdınız artık di mi karakterlerimizi,yormayın beni?İşte bu karakterlerimiz hani asla kot pantolon veya sıradan bir keten pantolon giymedikleri gibi,asla da düz tabanlı veya lastik ayakkabı giymezler hani. Sonra da üzerine bindiğinde,ta gardolabın üzerindeki hurcu rahatlıkla indirebileceğin yükseklikteki topuklarıyla bu kadınlar araba kullanabiliyorlar ya, işte ben buna takığım!!! İnsan gecekondu yüksekliğinde bir topukla evden düşmeden çıkabildiği yetmiyormuş gibi,bir de o topukla nasıl arabasının pedallarına rahat rahat basabilir?Yoksa montaj arası onlar da benim gibi ayakkabı mı değiştirmekteler,inerken ve binerken aynı ayakkabı,pedala basarken lastik ayakkabı,ha,he,hı? Kardeşim ben arabada yakınımda su şişesi bile tutmam şoför koltuğundaysam,yuvarlanır da fren pedalının altına girer diye.O kkkadaar topukla ayağını yere dayasan tabanın pedala değmez,tabanını pedala dayamaya kalksan topuk yere basınç yapıp ayağı havaya iter yani fizik olarak düşündüğünde imkan sınırları içinde olmayan bir şeyi dizi kahramanları nasıl başarıyor? Giydiğim en yüksek topuk dört santimi geçmez,onunla bile topuğum paspasa takılır kendimi rahatsız hissederim araç kullanırken,o nedenle de koltuğun altında hep bir lastik ayakkabı durur,lazım olduğunda değiştirebilmem için.Ha ha ha,hatta bunla ilgili iğrenç birkaç da anım vardır,tek ayağımda lastik ayakkabı,tek ayağımda topuklu ayakkabıyla yolda durup,inip,fırına,markete girdiğim olmuştur birkaç kere.Komik olan,o halimi gördükleri halde,ne fırındaki kızın,ne marketçimin,tanıyor olmalarına rağmen kimsenin ,bana bir şey sormamış olması,yani arabaya geri döndüğümde fark etmiş oluşum ayaklarımı.Sorsalar anlatırdım ama sormayarak kim bilir kafalarında ne düşündüler,muhahaha . Neyse işte lütfen bana biri açıklasın ben topuklara alerjim olduğu için mi yüksek topukla araba kullanamıyorum,içinizde dizi kahramanları gibi hem yüksek topuğa hem de arabasına binebilen var mı aynı anda,ben bir geri zekalı mıyım,yeteneksiz bir hiç miyim,ne biçim kadınım,ne biçim şoförüm,Allah beni kahır falan mı etsin nedir durum,kullananlar lütfen yazın da benim de içim rahat etsin… Bakanlar kuruluna,bitmek tükenmek bilmeyen dilekçelerimden birini daha yollicaaam ve diycem ki alkollü,uykusuz ve uyuşturucu madde alarak araç kullanmak yasaklanıyor da niye apartman topukla araç kullanmak yasaklanmıyor,ben kendimi kabiliyetsiz yeteneksiz,beceriksiz vb.hissediyorum,yasaklayın gitsin! (Not=Feci aklıma takıldı sormadan edemiycem,neden dizilerde ve filmlerde sürücünün kaza yapmadan önce frene veya gaza basan ayağı gösterilir?Topuklu veya topuksuz olduğunu görebilelim diye mi?Bunun mantığı nedir?) Not=Kullandığım resimlerdeki ayak parmaklarının uzunluğu beni dehşete düşürüyor.Bu ne yav?

BU OĞLANA BİR SENARYO YAZIN

Türk televizyon tarihinin tutmuş en dandik dizisinde başrol oynadıktan sonra birden ortalardan kaybolmuştu.Bir ara başka bir diziyle geldi ekranlara ama seyirci sevmedi,dizi de yayından kalktı.Sonra bir filmde başrol oynadı.Pek de sesi sedası çıkmadı sonraları. Aslında son derece karakteristik bir sesi,düzgün bir diksiyonu,kaliteli bir oyunculuğu var.Ama ne yazık ki ilk olarak Tayfun Güneyer gibi bir yetenek katilinin eline düşerek ünlü olduğu için o salak Memoli karakteri üzerine yapıştı ve sonraki işlerinde bunun acısını çekti.Şimdilerde Adanalı dizisinin abuk karakter,zihinüstü saçmalık,bitmeyen diyaloglar ve bu kadar da salak olunabilir mi dedirten mantıksızlıklar zincirinden müteşekkil faciasına bakarak tezimi kendi kendine doğrulatabilirsiniz. Tayfun Güneyer,senaryo yazmasın diye bakanlar kuruluna dilekçe yollamak istiyorum. Neyse,aslında Mehmet Ali Alabora’dan söz etmekti asıl niyetim.İş Bankası’nın harika reklamında,onu, Bankamatik’i anlatırken izlediniz değil mi?Zaten oldum olası İş Bankası reklamlarını hazırlayan reklamcılara hastayım,bir banka bu kadar mı kurumsallıktan çıkartılıp kişileştirilebilir,bu kadar mı sempatik,bu kadar mı damara dokunan mesajlarla anlatılır bilmem kaç saniyelik reklamlarla,bu kadar mı….bu kadar mı yani ya?Harikalar ne diyeyim?(Tabii reklam metnini seslendiren Haluk Bilginer’in de etkisini unutmamalı) Memoliyi o reklamda dikkatle izleyin.Mimiklerine,sesine,heyecanına,profesyonelliğine,büründüğü “ heyecanlı Bankamatik temsilcisi” rolüne kendini verişine bakın.Hafif espri dozajını asla kaçırmayan sesine ve diksiyonuna,mimiklerini tam zamanında,tam gerektiği kadar kullanabilen oyunculuğuna,yüzünde bankanın hedeflediği sempatiyi reklamın sonuna kadar verebilen yeteneğine hayran kalmamak mümkün değil. Onu izlerken aklıma Hollywood’un romantik veya absürd komedilerinin değişmez aktörleri Adam Sandler ve Ben Stiller geliyor.Bu adamların oynadıkları filmlerde ortaya çıkan tek bir ürün vardır,o nedenle sanki hep aynı adamın değişik maceraları gibi hissettirirler.İçimizden biridir,sıcaktır,sıradandır,esprilidir,hafif beceriksiz ve şaşkındır ,komiktir, ve bu kadar sıradan birini bu kadar başarıyla taklit edebildikleri için de bir o kadar da özeldirler. Birisi ortaya çıkıp,Memoli’ye yepyeni bir romantik komedi yazmalı.Ya da absürd.Bu adamın,Cem Yılmaz,Yılmaz Erdoğan ve BKM ekibi gibi güçlü “ mizahi senaryo” yazarları elinde harikulade bir komedi ustası olacağına kalıbımı basarım.Tayfun Güneyer’in son izleri de bu harika oyuncunun üzerinden böylece silinir belki…

TUĞÇE KAZAZ’IN DİNİ

Kadıncağız evlendi,din değiştirdi mi değiştirmedi mi diye medyaya uzun zaman karın ağrıları çektirdi.

Şimdi de boşandı mı boşanmadı mı ,boşandıktan sonra hangi dinde kaldı,basın şimdi onun peşinde.

Hani herkes din ve vicdan özgürlüğüne sahipti,hani hiç kimse,hiçbir şekilde dinini ve vicdani kanaatlerini açıklamak zorunda bırakılamazdı?


1982 Anayasası'nın Din ve İnanç Hürriyeti başlıklı 24. maddesi aynen şöyle;
Din ve vicdan hürriyeti MADDE 24.–
Herkes, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir. 14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dinî âyin ve törenler serbesttir. Kimse, ibadete, dinî âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Yani özetle diyor ki,kimse kimsenin dinini soramaz,sorulsa da açıklamaya mecbur kılınamaz.

Yeni Anayasa taslağında ise aynı konu şu şekilde ele alınıyor:

Din ve inanç hürriyeti Madde 24- 

(1) Herkes din ve inanç hürriyetine sahiptir. Bu hak, tek başına veya topluca, alenen veya özel olarak ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama ve bunları değiştirebilme hürriyetini de içerir.

(2) Kimse ibadete, dinî ayin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve düşüncelerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç, düşünce ve kanaatlerinden ve bunları değiştirmekten dolayı kınanamaz, suçlanamaz ve farklı bir muameleye tâbi tutulamaz.

Özetle;canı isteyen dinini inancını açıklar,istemeyen gene açıklamaz,kimse de onu zorlayamaz!!

Şimdi sıkılmadan okursanız,bir de basının hangi konularda özgür olduğuna bakalım mı?


5187 sayılı yeni Basın Kanununda basın özgürlüğü şu şekilde sınırlandırılmış;

Basın özgürlüğü MADDE 3. - Basın özgürdür.
Bu özgürlük; bilgi edinme, yayma, eleştirme, yorumlama ve eser yaratma haklarını içerir.
Basın özgürlüğünün kullanılması ancak demokratik bir toplumun gereklerine uygun olarak; başkalarının şöhret ve haklarının, toplum sağlığının ve ahlâkının, millî güvenlik, kamu düzeni, kamu güvenliği ve toprak bütünlüğünün korunması, Devlet sırlarının açıklanmasının veya suç işlenmesinin önlenmesi, yargı gücünün otorite ve tarafsızlığının sağlanması amacıyla sınırlanabilir.

Şimdi şu soru akıllara gelmiyor mu?

Basın özgürlüğü,anayasanın maddesinin,Atatürk’ün laiklik ilkesinin üzerinde midir?
  

Türkiye,Tuğçe Kazaz’ın,Müslüman veya Hristiyan,Yahudi veya Hindu,Ateist veya Agnostik,Pagan veya Budist olup olmadığını niye merak etsin?
Merak etti diyelim,bunu bilmek bizlerin gözünde Tuğçeyi,Ayşe’yi,Mehmet’i daha az ya da daha çok insan yapacaksa,okey.


Laik Türkiye’nin laik veya antilaik basını kendi bokunu çubukla karıştırmayı bıraksın artık.


Bir zamanlar röntgencilik diye ayıplanan davranışlar artık magazin muhabirliği adı altında ekmek kapısı haline geldi.



"İnsan hakları evrensel beyannamesinin 12’nci maddesinde, kişilerin gizli alanlarına saygı gösterilmesi düzenlenmiştir.
 Anayasamızın 20’ci maddesinde
“herkes özel hayatına ve aile hayatına saygı gösterilmesini isteme hakkına sahiptir. Özel hayatın ve aile hayatının gizliliğine dokunulamaz” denmektedir
Kamuya açık alanda kişi hayatını yaşarken bunu gizleme gereğini duymamaktadır. Fakat bu alan yayıncıların rahatlıkla müdahale edebileceği bir alan değildir.

KAMUYA AÇIK ALAN?
 Bu alana çok sınırlı olarak müdahale edilebilir.

Bu alan ile ilgili olarak; kişinin alışverişe çıkmasını, çocuğu ile maça gitmesini, sinemaya gitmesini, lokantada yemek yemesini, dostlarıyla bir çay bahçesine veya gece barda bir şeyler içmesini, oturduğu sitede denize veya havuza girmesini örnek verebiliriz.

Bu alandaki faaliyetler ve davranışlar sürekli olarak izlenemez.
İzlendiği zaman ilgili kişi rahatsız ediliyorsa yahut izni alınmadan kaydediliyorsa, fotoğraflar çekiliyorsa hukuka aykırı olur.
Eğer kişi gazetecileri davet ediyorsa, fotoğrafı çekilirken el sallayıp, gülümsüyorsa izin verilmesi hali vardır.

Ancak burada verilen izin kadar çekim yapılması ya da görüntü alınması söz konusudur. Bir kere izin verdi diye bu kişiyi sürekli izlemek onun özel hayatını yaşamasına engel olur ve hukuka aykırı düşer.

 Özel yaşama medyanın müdahale edebileceği bir diğer alan da, yayına konu olan kişinin hukuka aykırı davranışlarda bulunmasıdır.
Medya mensupları bu tür olaylarla karşılaştıklarında haber ve eleştiri amacıyla bunları yayınlayabilirler.


KİŞİNİN SIR ALANI


Din ise kişilerle tanrı arasında bir hesaplaşma ve anlaşma olduğundan üçüncü kişileri ilgilendirmez.
Kişinin sır alanı ise, diğer kişilerin bilgileri dışında tutulan alandır.
Aile hayatı, özel dostluklar, ikili ilişkiler, duygusal ve cinsel yaşantı bu alana girer. Bu alanda mektuplar, anılar fotoğraflar, filmler gibi çeşitli araçlar kullanılmış olabilir.
Aile, duygusal ve cinsel alan ve bu alanda yer alan malzemelerin gizliliğine her türlü müdahale hukuka aykırıdır.

Ege beach’lerinde güneşlenen,yağlanan,bikini şov yapan birbirinden çirkin ve çıplak ikoncanlardan,yalan yakalanmalardan,haberli üstsüz basılmalardan,yapmacık gizli kameralardan ,sahte iftar açmalardan,sahte zeytin hurma şovlardan,kusmak üzereyiz artık.

Teknelerle denize açılıp ellerinde inanılmaz menzillere zoom yapabilen kameralarla çıplak ünlü arayan bu röntgenci muhabirlerin çektiği görüntüleri binbeşyüzelli kere anons edip az sonraaaaa'larla yayınlayan paparazzi programları da onların kanalları da,onları denetlemek ve cezalandırmak amacıyla görevde olan RTÜK'ün de canı cehenneme.

Kimsenin dötündeki selülitin miktarını,mayosunun dekoltesini,biçini piçini,açını açığını,yokluğunu tokluğunu ve bilumum bokluğunu merak etmiyoruz.


Tuğçe’nin yerinde olsaydım bana ısrarla bunu soran gazeteciye döner,”Ananın dinindenim,git anana sor o bilir” der,sonra da o kanal veya muhabir hakkında anayasaya,basın özgürlüğü maddesine zarta zurta aykırı davranışta bulunuyor diye dava açardım
Zaten Türkiye’de ana kelimesinden daha çift anlamlı bir kelime var mı,yok! Muhabir anasını da alıp gider mi,direkt anasına mı gider, o kendine kalmış!!!

HEM OKUDUM HEMİ DE YAZDIM

Son zamanlarda deli gibi kitap okuyorum.Her zaman deli gibi kitap okumuşumdur ama bu aralar sanırım azıtmış durumdayım.Son okuduğum kitapları sayayım mı? Empati------Adam Fever Yüreğim Seni Çok Sevdi----Canan Tan Masumiyet Müzesi-----Orhan Pamuk Kara Kitap------Orhan Pamuk Aşk------Elif Şafak Bit Palas----Elif Şafak Siyah Süt----Elif Şafak Araf----Elif Şafak Baba ve Piç----Elif Şafak Alacakaranlık----Stephanie Meyer Yeni Ay---- Stephanie Meyer Tutulma---- Stephanie Meyer Şafak Vakti---- Stephanie Meyer Cehennemde Balo Geceleri---- Stephanie Meyer ve beş değişik Amerikalı Yazar.. Gümüş Yaz Gümüş Kız----Buket Uzuner Tevratın Şifresi---‘(Unuttum yazarını,ödünç almıştım,geri verdim) Sakkara’nın Kumları(Bu da aynı ödünç seriden…yazarını hatırlamıyorum) Üçkağıtçı----Orhan Kemal Tabii hepsi ayrı tür,hepsi ayrı lezzet.Bir de bende,iki kitabı aynı anda okuma gibi bir alışkanlık da var.Gündüz kitabım,gece kitabım falan ayrıdır bazen. Tüm bu yukarıdakiler içinde size şiddetle önerebileceğim birkaç tanesi var tabii. Ama önce şunu söylemeliyim ki Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’ni on yılda tamamladığını öğrenince,içimden bir ooohh çektim ki sormayın.Hani beni sürekli okuyanlar bilir,biri tamamlanmış,biri de netbook’umda sürüklenip duran ve bir türlü bitiremediğim toplam iki kitabım var.Neden bazen ilham perilerim beni terk ediyor diye hayıflanıp umutsuzluğa kapıldığım bir zamanda,bunu öğrenmek bana ilaç gibi geldi .Pamuk gibi bir edebiyat ustası bile bir romanı on senede bitirebiliyorsa,ben kimbilir kaçıncı yüzyılda tamam ederim.(Yazarınız burada kendini Pamukla karşılaştırarak yüceltme sanatını icad etmiştir) Konuyla alakasız bir bilgi daha,Pamuk kitaplarını el yazısıyla yazıyormuş. Söz Pamuk’tan açılmışken,hemen anlatmam gerek yoksa çatlarım.Benim Adım Kırmızı ile başladığım Pamuk dünyasına daha sonra Kar ile devam etmiştim.Ardından Masumiyet Müzesi ve Kara Kitap geldi.Bunlar yazarın yazma sırası değil,benim onu keşif basamaklarım. ROMANCI İLE EDEBİYATÇI ARASINDAKİ FARK Daha Benim Adım Kırmızı’yı okuduğumda dedim ki işte “Edebiyat” tanımlamasının tam karşılığı budur.Romancılıkla Edebiyatçılık tamamen farklı şeyler çünkü. Okumuşsanız bilirsiniz mesela Dan Brown’ın romanları,tipik Amerikan romancılığına örnektir.Betimlemeler,tasvirler (zaten ikisi aynı şey),benzetmeler,ruh tahlilleri,karakter tahlilleri,anlatılacak hemen her nesnenin,tanıtılacak hemen her mekanın,kahramana yaptırılacak hemen her hareketin önünde upuzun cümlelerden müteşekkil betimlemeler yoktur. Yazar,durumu verir,konu kahramanların algıları ve diyalogları üzerinden yürür.Yazar kendisini hiç hissettirmeden,kendi yargılarını veya görüşlerini okuyucuya asla belli etmeden,sadece yarattığı karakterlerin tipik özelliklerine uyan diyaloglarla sürdürür hikayesini. Olan her şeyi,nesnel bir kameranın gözünden izliyor gibi hissederiz biz okuyucular.Bir belgesel gibi,yorumsuz ve objektif.Her sahneyi gözümüzde bir Hollywood filmi gibi canlandırabiliriz.Yazarın kendisini kitabın içinde asla hissetmez,onu tanıyamaz,hayata bakışını belki ancak diyalogları zorlayarak yakalayabiliriz. Bu tür aslında okuyucuyu en az yoran,en çok sürükleyen,tamamen aksiyonun içine çeken türdür. Ben buna nesnel anlatım diye isim veriyorum. Romancılık diye tabir ettiğim de bu. Bir de ,Gabriel Garcia Marquez,Balzac,Orhan Pamuk,Elif Şafak gibi yazarların eserlerinde görülen bariz EDEBİYAT türü vardır. Edebi bir eserde olması gereken ne varsa yer alır.Betimleme,tasvir,yargılar,hayat görüşü,ruh tahlilleri,karakter tahlilleri,konuşan nesneler,kıyaslamalar,kişileştirme,konuşturma,abartma,şiirsel atmosfer, insanı çileden çıkartacak kadar çok ayrıntı. Bazen cümlenin sonuna geldiğinizde başını unutacak kadar iç içe geçmiş benzetmeler,tanımlamalar,tamlamalar…Sanki yazar da düşüncelerinin fırtınasına kapılmış ve bir türlü asıl anlatmak istediği şeye,özneye varamamış,bu nedenle bir cümle deryasında ordan oraya sürüklenmektedir hissine kapılırsınız.İlk okumada anlaşılması zor,bazen tekrar tekrar okuma gerektiren bir sayfa uzunluğunda cümleler vardır.Bir cümleyi okuyup bitirdiğinizde,neredeyse ayrı bir hikaye okumuş ve nihayet sonuna gelmiş gibi hissedersiniz. BİZDEKİ SAĞLAM EDEBİYATÇILAR Evet,gönül rahatlığıyla diyebilirim ki,Yaşar Kemal,Orhan Pamuk ve Elif Şafak,Türkiye’nin gerçek “Edebiyatçıları”dırlar. Yaşar Kemal ara ara bazı eserlerinde oldukça sadeleşmiş ifadeler kullanmışsa da,Pamuk ve Şafak’ın İflah olmaz bir ayrıntıcı sanatsal anlatım biçimleri var. Her ikisinin de romanlarını,elinizde kalem olmadan okuyamama gibi bir durum oluşuyor.Çünkü,saptamalar,yargılar,yargıları açan cümleler,tekerlemeli ve tekrarlı tanımlamalar bazen unutmak istemediğiniz cümleler olarak karşınıza çıkıyor ve mutlaka altını çizmek gereği duyuyorsunuz. Bu kadar harikulade bir dilsel ve düşünsel zenginliğe rağmen,ne yazık ki,konunun özünden uzaklaşmak gibi bir tuzağa düşen fanatik edebi yazar,okuyucuyu da gereksiz ayrıntılarla ne kadar çok sıktığının belki de farkına varamıyor. Şunu diyebiliriz ki,her iki yazar da bazen çok sıkı bir konu bulamasalar da,dilsel zenginliklerini,düşünsel renkliliklerini sıradan bir konuya kanalize ederek,sadece edebiyat yapmak adına roman yazabiliyorlar,ki,bakınız Elif Şafak Bit Palas,Siyah Süt.Bakınız,Orhan Pamuk Kara Kitap,Masumiyet Müzesi. Yani konu tırışka ama anlatım süper.Konunun nereye bağlanacağını merak ediyor ama sonunda bir tatmine ulaşamıyorsunuz,zaten nefes nefese de gitmiyor,merak duygunuz kitabın başından sonuna kadar dipsiz kuyularda uykuya çekiliyor.Sadece anlatımın güzelliğine,ayrıntıların başarısına,tanımlamalar ve benzetmelerin,yakalanmış minik enstantaneleri anlatımdaki başarının lezzetine kapılıyorsunuz. Yok anlatım nesnel olsun,bana konu lazım,sürüklenebildiğim kadar sürükleneyim diyorsanız,o zaman yukarıdaki kitaplardan özellikle Stephanie Meyer imzalı olanları,Adam Fever ustayı,deli gibi tavsiye ederim. “Sıra dışı konuları sıradan anlatım” ı , ” Sıradan konuları edebi anlatımlar” a tercih ediyorsanız,Amerikan edebiyatının son örneklerini okuyun derim. Altın Pusula serisi,Alacakaranlık serisi,Harry Potter serisi,Dan Brown kitapları,Adam Fever kitapları tam size göre. Ama sadece bir türde yetinmeyin yine de.İster edebi olsun,ister aksiyon,hakkında fikir yürütebilmeniz için mutlaka her türü okuyun. Son bir söz, hani bir zamanlar pembe diziler,beyaz diziler vardı,konu hep aynıydı,ilah gibi güçlü kuvvetli karizmatik genç adam,kendine hiç güveni olmayan ama aslında içinde cevherler parıldayan genç kadın ve ikisinin arasındaki fırtınalı aşk.İsimler,mekanlar,fiziksel özellikler,ülkeler değişirdi ama ana omurga hep aynıydı.İçi boşaltılmış sıradan ve tırışkadan aşk hikayeleri. İşte Canan Tan,son çıkardığı romanıyla( ve aslında kendisinin ilk romanıdır) bu beyaz dizilerin pembe dizilerin kıvamında yeni bir tırışka aşk romanı yazarı olarak hayli ilginç bir okur kitlesi sahibi olacak,söylemedi demeyin. Yine de benim acımasız eleştirimi fazla ciddiye de almadan aslında kitabı kendiniz okuyun,sonra burada yorumlarınızı yazarsınız. Sizi seviyorum anacııım,hadi gidiyorum,daha önümde uzun yıllar sonra bana Nobel getirecek bir türlü bitemeyen bir roman var,onu yazmaya gidiyorum,hoşçakalın,kitap okumadan uyumayın…

PİDEYE KOŞAN ÇOCUK

Camilerin başka bir ışıltılı anlam yüklendiği,unutulmuş evliya mezarlarının nurlandığı,yılın onbir ayında işlenen hatırladığımız veya hatırlamadığımız,hatırlamadığımızı bile hatırlamadığımız günahların gün boyu aç susuz gezerek ödenebileceği umuduyla kulaklarımızı televizyonların radyoların minarelerin ezan sesine dayadığımız ay geldi. Umutlar,dilekler,niyazlar,hiç olunmayan ,belki onbir ay boyunca hiç olunmayacak kadar temiz kalpler,verilen her sadaka sonrası duble Ramazan sevabı bekleyen eller,yürekten teslim olanlar,doğuştan teslim olanlar,teslim aldığımız nefs,teslim ettiğimiz beden. İftara yakın canavarlaşma kapasitesini gaz pedalında deneyen ,yemeyi ve içmeyi keserse orucun tüm farzını yerine getirmiş olacağından küfür ve el hareketlerinin orucunu zedeleyebileceğini aklına bile getirmeyen sürücüler,oruçsa herkesi oruç zanneden, tutmuyorsa herkesi tutmuyor zanneden ,sorulmadığı halde her ortamda oruçlu olduğunu ilan etmekten anlayamadığım türde bir zevk duyan,neye dayanıp neye dayanamadığını,kaçta yatıp sahura kaçtakalktığını ballandıra ballandıra anlatan reklam meraklıları.Sağ elin verdiğini sol elin bile bilmesin diye emreden bir dinin dışında yeni bir din yaratıp,sağ elini de sol elini de birbirine çarpa çarpa çıkardığı sesle bağırta bağırta nerelere ne yardımlarda bulunduğunu anlatarak yaradana,sürekli hatırlatma yapma ihtiyacı duyan asıl ‘’ihtiyaç sahipleri’’ !!! Haberlerde yıllardır hiç değişmeyen çarşı Pazar görüntüleri ile iftarlık sahurluk yiyeceklerin fiyatları,iftarda ne yemeli ne yememelinin bir uzmana danışılarak alınan cevapları,çadırlardan yapılan iftar öncesi yayınlar,niye çadıra geliyorsunuz abukluktaki soruların her zamanki beylik cevapları.Bu çadırda yemek yemeye ihtiyacı olanları düşünmeyip,tamamen meraktan ve açgözlülükten geliyorum demeyi ar edip,kalabalıkla yemek zevkli oluyor yalanları… Her şeyi ama her şeyi abartan bir millet olduğumuz için,sıradan,rutin,sessiz ve bir o kadar da içsel yaşanması gereken bu eşsiz süreci bir ay boyunca magazinselleştirmek,kirletmek için ulusça harala gürele çabalarımız. Reklam şirketlerince kalıp haline getirilmiş kullana kullana eprimiş,eskimiş,bayatlamış milli değeler;Her ne reklamı olursa olsun ya davulcu,ya Hacivat Karagöz,ya top patlama sesi ya da pide almak için fırına koşan minik.O miniğin getirdiği pideleri yetmiş iki sülale tekmili birden oturulmuş iftar sofrasında bekleyen aile.O iki pide kime yeter o kalabalıkta bu da ayrı hikaye.Sonra?Sonrası işte,ya banka kartı,ya gazlı içecek,ya margarin,ya yoğurt reklamı çıkar çıka çıka. En güzel tarafı Ramazan’ın,ihtiyaç sahiplerine uzanan gizli ellerdir oysa. Sofradaki hiç kimsenin aslında oruç tutmadığı,hayatında açlığı susuzluğu tadmadığı,ama yalandan ezan sesiyle su içilip zeytin,hurma ile iftar açıldığı gösterişli iftar ziyafetlerinde harcanan parayla, kaç ailenin birkaç günlük zaruri gıda ihtiyacı görülür,bir hesaplansa ya… Her şey kirleniyor her şey.İbadetler,inançlar ve onların sunuluş biçimleri. Her ulusal kanalın haber bülteninde,mutlaka bir evliya türbesi haberi var artık.Ziyaretçilere mikrofon dayayan muhabir,oraya niye geldiklerini soruyor,onlar da şunu diledim bunu diledim oldu diye ballandıra ballandıra anlatıyorlar.Bakın görün ey izleyici kitlesi,dualarınız dilekleriniz anca böyle kabul olur,siz de gidin,mesajı ne hoş veriliyor!!!Sorumlu televizyonculuk bu olsa gerek!Evliya türbesinde (evliya...bu da ilginç bir kavram.Mezarının türbe haline gelmemesi için gizli tutulmasını isteyen bir peygamberin dini,ne hale getirildi) nöbet tutan bir Allah var anca oralarda duyar sizin dualarınızı!!! Herşeyin bu kadar şuursuz ve acımasızca tüketildiği bir ortamda,türbe turizmine kaymakta olan Ramazan da,camilerden yayın yapılan ve insanlar için sadece kafiyeli telefon mesajlarından ibaret olan kandiller de,kendi diliyle,kendi cümleleriyle dua edemeyecek ve yaradıcıyla arasına birisini koymadan niyetini niyazını yapamayacak hale gelmiş,sanduka başlarında Allahı arayan Türk İslam toplumu da yavaş yavaş kirleniyor.Kirlendiğimizin farkına varamayacak kadar siyahız çünkü.Üzerimize ancak beyaz ,bembeyaz bir leke düşerse anlayacağız ne kadar kire bulaştığımızı. Kimisi nur der,kimisi aydınlanma,kimisi hidayete erme,kimisi kalp gözünün açılması,kimisi Allahın hikmeti,kimisi rüyadan uyanma,kimisi benden çıkıp biz olma,kimisi aşkı bulma,kimisi Rabbe varma,kimisi Nirvana…Adı her ne olursa olsun, Allah o beyaz lekeyi hepimize tez vakitte nasip etsin dilerim.

BOYACILIĞIN OKULU AÇILSIN KARDEŞİİİM!

Herşey üst üste geldi.Önce balkonumuzu kapatmaya karar verdik.Pimapen diye bildiğimiz PVC cam sistemi ile yani.Bu Pimapen adı da anlam gelişmesine uğradı,tüm PVC cam sistemlerinin adı oldu.Halbuki bu bir marka.Selpak gibi,Orkid gibi,o malzemenin adı oluverdi artık. Neyse,o sırada da ailecek şiddetli bir gripten yatıyoruz,iğneler,ilaçlar,spreyler,ateş-ter,ateş -ter yine ateş yine ter döngüsü içindeyiz. Pimapenci geldi işini gördü,ardından eşim hasta haline bakmadan,şu küçük tuvaletin fayansları kabarmış onları değiştirelim dedi.Hadiii,taaak tuuuk,orası kırıldı,yeniden yapıldı.Banyoda giderimiz yok orayı da kırıverin,tamam abla.Taaaak tuuuk taaaak tuuuk... Evde bir tadilat başladı mı,insana bir canavar musallat olur.Şu eşyayı şuraya koyalım,şunu şuraya taşıyalım,şunu yenileyelim,şundan kurtulalım,e boya badana da gerek,baksana her yer çizik çizik oldu,canavarı yani. Hadi bu sefer evde ne varsa,taşı bakalım salona.Salon boyansın,boyanmasın diye eşimle az kaldı boşanma derecesine geldik. Hakim; -Kızım anlaşmazlığınızın sebebi ne? -Hakim bey ben salon çok eşyalı,boyatmayalım diyorum,eşim boyatalım diye tutturuyor.Kendi her gün işe gidiyor,ben boyacılarla ustalarla bir başıma,eşya çekip,taşıyıp duruyorum.Canıma tak etti,boyayın bizi gitsin. -Boyayayım mı? -Ay aman öf,yani boşayın diycektim,dilim boyaya gidi gidi veriyor,af buyrun. Neyse sonunda tepeleme eşya dolu salonu boyatmamaya karar verdik. Nerden bulduysak bulduk,iki boyacı ile anlaştık.Arkadaki üç odamız,tavanlar,koridor boyanacak,alçı çatlakları tamir edilecek,zımparalanacak.... Bizim bir sorunumuz daha var.Bir zamanlar cahillik edip duvarlarımızı saten boya denilen iğrenç yağlı boya ile boyatmıştık.Sonradan onu daha sağlıklı,nefes alan silikonlu plastik boya ile değiştirdik...değiştirmesine deeee.... İşte o nalet olasıca yağlı boya,üzerine başka kimyasal kabul etmiyor,tırnağını duvara az bastırsan,plastik boya kalkıveriyor... Neyse işte boyacılarımız geldi.İlk gün,şöyle iyi şöyle temiz çalışırız diye anlatıp durdular. Yerküre üzerinde temiz ve titiz çalışan boyacı var mıdır ki,inanırsın salak Tuliş? 9 da gelip 5 te paydos ediverdiler.Manda sürüsü gibi ayak koktular üç gün boyunca.Yanında ter kokusu da bonuuuus! Yarım saat arayla sigara molası,ha bire aplaa,çaaay var mı diye beni çıldırtma reddesine gelen cümle kurma teşebbüsleri. Zımpara pisliği yerlerde,ilk kat kurumadan ikinci katı vurmak,her boyacının hayat felsefesi olan bu boya buraya yetmez cümlesi ile bizi çileden çıkartıp sonra da iş bitince iki evi daha boyayabilecek boya artması,bir buçuk saat yemek molası... Kesin karar verdim,milli eğitime bu yazıyı maille gönderip ilişikte de bir dilekçe yazacağım,Boyacılık Meslek Okulu açılsın diye. Aslında komik yazı diye algılamayın. Evini boyatan herkes bir gün bir şekilde bu sıkıntıları yaşamıştır diye inanıyorum. Boya,bir kere,her şeyden önce kimya bilgisi isteyen bir iş.Hangi zemin hangi boya ile daha iyi sonuç verir,boya sıçramaları ne ile temizlenir,eşya taşımanın mantalitesi nedir,hangi koruyucuları eşyaya zarar vermez,ev sahibine yani müşterine nasıl davranırsın,hangi fırçalar hangi boya ile kullanılır,hangi kimyasallar koku yapar,hangileri yapmaz,hangi boyanın kuruma durumu nedir,alçının alternatifi nedir,dar alanda nasıl boya yapılır,müşteriye apla demeden nasıl hitap edilir...bütün bunların öğretileceği bir meslek lisesi açılmalı. Kimyagerler,duvar ustaları,halkla ilişkiler uzmanları teker teker derslere girip eğitmeli. Boyacının sertifikası olmalı.Sertifikasız boyacı iş bulmasın kaardeşim.İlle geçinmek istiyorsa yaşı da geçmişse,gitsin kursa sertifikasını alsın öyle çalışsın,di mi ya? Boya,evini boyatan kişinin psikolojisini allak bullak eden bir şey. Eşyaların üstüste,ev darmaduman,yerlerde pis kokulu renkli sıvılar,sağa sola eşya çekilirken çizilen parkeler,çentik yemiş kapılar,boya sıçraması yemiş camlar,beyaz beyaz tavan boyası sıçramış avizeler,spotlar...amaaaan daha bir sürü şey işte. Boyacılar gitti,yemin ederim evin yerleştirilmesi,eski haline gelmesi beş altı günü buldu.Önce mini mini arızaları temizleme çalışmaları,sonra eşya çekerken kendi yaptığımız boya kaldırma kazaları,üstüne rötüşlemeler,boyanın nemli olduğunu bilmeden verdiğimiz ufak hasarları tamir etme çabası... Boyacılık,fayanscılık,doğalgaz döşeme,dış cephe giydiriciliği,parke döşeme,kağıt kaplama,bunlar hep bir kere yapılan ve mülk sahibine geri dönüşümü konusunda külfet getiren şeyler.Parke yaptırıyorsun,fayans döşetiyorsun,doğalgaz döşetiyorsun falan...bunları kırıp beğenmedim diye yenisini yaptırmak inanılmaz bir zahmet ve maliyet işi.Bütün bu işlerin artık işsizlikten meslek öğrenmiş dan dun ustalar yerine okullarda eğitim verilmesi gereken ciddi hizmet sektörü olduğuna inanıyorum ben. Az önce araştırdım, SELÇUK YAŞAR BOYACILIK ENDÜSTRİ MESLEK LİSESİ diye bir okul adı geçiyor nette falan ama okul koca Türkiyede bir tane.Üstelik de mezun vermiş mi,vermemiş mi bilgiye ulaşamadım,sadece 2003'de eğitime başlayacağı yazıyor. Milli Eğitim sesimi bir duysun,bir açılsın,kaç yaşında olursam olayım,gidip orda,parke çizmeden eşya taşıma,dolabın ayağını kırmadan altına örtü koyup kaydırma,bilumum eşyayı naylon örtü ile güzelce kapama,yerleri boyadan koruma amaçlı örtü ile koruma,ev sahibesine davranma,evde kokmama yani kişisel hijyen ve temizlik gibi derslere hoca olarak gönüllü girmezsem,beş kuruş para da talep etmeden,ne olayım. Ahan da bedava hocanız da var...açın artık şu okulları!

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLET REZİL YOLLARI

Kapadokyaya gittiğimi anlatmıştım "GÜZEL ATLAR ÜLKESİ" yazımda.Ama nasıl gittiğimi değil. Eşimin uçak fobisi var binemiyor,otomobil yolculuğunu da ben sevmiyorum.Otobüs desen nefret bir şey.Aynı anda onca kişiyle aynı havayı solumak düşüncesi bile tüylerimi diken diken ediyor.Ben bankalarda,hastanelerde bile bekleme salonlarında karbondioksit salınımını düşündükçe kafayı yerim.Başkası karbondioksit versin dışarı,sen onu kapalı ortamda içine çek. Neyse işte Nevşehir'e deniz yolu yapmak gibi bir coğrafi buluş gerçekleşemediğinden,biz de dedik ki trene binelim,bir kompartımanı komple kiralarız,yata yata çuf çuf çuf gideriz. Kompartımanlar kuşetli.Kuşet denilen şeyi bilirsiniz mutlaka,karşılıklı iki koltuk var ya kompartmanda.Onlar yatıyor yatak oluyor.Üstte de iki kapalı yatak var ihtiyaç olunca indiriveriyorsun,etti sana dört kuşet.Kondüktör gelip yastığını,çarşafını veriyor,yolun uzunsa kafayı vurup yatıyorsun Neyse Haydarpaşa'dan bindik Doğu Ekspresine. Tabi ilk önce üçümüzde bir heyecan,bir neşe...Trenin kalması bile bir heyecan veriyor. Sonra bir süre sonra,kompartıman koltuklarının ne kadar sert,ne kadar oturulması zor ve ne kadar antiergonomik olduğunu anlıyorsunuz.Allahtan yanımda hep bel yastığımı taşırım. Oturur oturmaz,bavulları yerleştirmek için koltukların altına bir eğildik ki...fındık fıstık ooooo...sensin fıstık oooo...allah ne verdiyse yenmiş,kabukları yerde.Bir de üzerine şeftali ya da kayısı olduğu konusunda bir türlü fikir birliğine varamadığımız meyvanin suyu dökülmüş. Hijyen manyağı yazarınız yanında minik şişede çamaşır suyu ve bez getirdiği için,önce koltukların formika kısımları ile masa diye koydukları mini cep sözlüğü büyüklüğündeki konsolu bununla sildim.Ama en büyük hata,koltukların "kumaş" ile kaplanmış olması.Kazara bir tozunu silkelemeye kalktım,oğlum nerdeyse imdat frenini çekiyordu,o kadar toz yani.Yahu insan şunları plastik,vinil falan yapar di mi.Hiç bişeyle değilse bile kolonyalı mendille silip oturursun yani,kir tutmaz,toz tutmaz. Hadi onu geçtim,yatak olarak kullanılacak süngerlerin kaplanmış olduğu mavi kalın kumaş,artık siyahla lacivert arası bir kir içerisindeydi.Yanımda ekstra çarşaf getirmediğime bin pişman oldum. Bizimki dahil hiç bir kompartımanın camı tam kapanmıyor.Hem içeri rüzgar giriyor,hem tren hızlanınca (hızlanınca dediğime bakmayın işte 50km,den 65km.ye falan çıkınca hızlı geliyor tabii)cam tak tak tak tak diye ötüp uyutmuyor. Sonra bir de yan kompartımanlardaki komşularınızın her türlü muhabbetini siz kendi kompartımanınızdan dinlemek zorundasınız.Hele ki gece olup da siz uyurken içlerinden birini öksürük nöbeti tutmuşsa,tamam.Uyku muyku hak getire. Çocuklu aileler genellikle kompartıman tercih ettiklerinden,o çocuklar gece olup hava kararıp kör karıncalar bile uykuya daldığı halde kompartımandan dışarı çıkıp koşmaca yakalamaca oynuyorlar.Uyarıyorsun ama bu sefer de ya ağlama,ya da habire çişe gidip geldikleri için kompartımanın baaam güüüm diye açılıp kapanan sesine beş dakikada bir sıçrıyorsunuz Ne yazık ki kimsede kompartıman kapısını sessizce kapatabilme gibi bir meziyet ya da hassasiyet yoktu.Oysa ben çok denedim,yavaşça itince contalar sessice tık diye oturuyor,o kapıyı baaam güüüm diye kapatabilmek için ayrı bir yetenek gerekiyor ki o da bizim Türk ailelerinde bolca varmış,gördüm. Ankaraya gelmeden trenin ısıtma sistemi arızalandı.Üşüye üşüye mahvoldu herkes.Kondüktörler dedi ki,Ankara'da var tek teknik arıza.Oraya varmadan hiçbirimiz bir şey yapamayız. Yani yolda tren bozulsa,yandınız.İnip de başka araca binme şansınız da yok ki karayolu gibi. Bekle allah bekle ki başka tren gelecek,arızaya bakılacak falan... Tuvaletler feciii.Zaten Türkiye'de olup da,toplu kullanıma açık biryerde tuvaletin idare eder durumda olabilmesine ihtimal vermemiştim ama,şöyle diyeyim.Tren kalkmadan önce tuvalette hem sıvı sabun,hem kağıt havlu hem de tuvalet kağıdı vardı.Tren kalktıktan on dakika sonra tuvaleti kullandım.(Dururken kullanamıyorsunuz,atığınızı dışarı alacak sistem çalışamıyor çünkü)sıvı sabun bitmiş,tuvalet kağıdı ıslak olarak bütün halde yere atılmış,kağıt havlu ise iki yaprak kalmış vaziyette tamamı çöp kovasına doldurulmuştu. Kondüktöre,kompartımanımızın çok pis olduğunu,bir paspas yapılıp yapılamayacağını sordum.Dedi ki ancak fırça ile kabukları alabilirler,paspas imkansız.Ankara'da var temizlik ekibi bir tek.Oraya varınca söylersiniz,paspas atarlar. Koltukların üzerindeki cam benzeri malzemeden yapılan çanta ve el bagajı koyma bölmesine nasıl becermişlerse,önceki yolcular ayran dökmüşler ve o orda kurumuş. Yemekli vagonun koltukları çok rahattı.Sık sık oraya geçip biraz rahat ettik.Üstelik de vinileks kaplıydı.Fiyatları biraz pahalı geldi,yiyeceklerin.İçecekler normaldi de yiyecekler,bisküvi krakerler falan fazla kazıktı.Gerçi bir tek kahve içtik,yemek işini yanımıza börek poğça falan alarak halletmiştik. Zaten aklı olan yanında getirir.Ama tabii Pulman koltuklu vagonda seyahat eden için o kadar kişinin içinde çıkarıp yemek yemek zor.Mecbur yemekli vagondan faydalanıyor onlar.Allahım koca bir vagon dolusu insanla aynı havayı soluya soluya yolculuk düşünemiyorum,bak yine fena oldum.Ağzı kokan var,ayağı kokan var,ağzı burnu kulağı akan var,hapşıran var,ıngaaalayan var,bağıra çağıra sohbet eden var,ve hava soğuk diye hiç bir cam açılmıyor.Herkes birbiriyle nefes kardeşi. Asla bana göre değil! Her şeye rağmen kompartıman aldığımıza memnundum. Ama pulman koltukların araları bayağı bir açık bırakılmış ayak uzatılabiliyor ,bir de koltuklar fonksiyonel yapılmış oldukça fazla arkaya yatıyor,en azından bizim kütük gibi kompartıman koltuklarından daha iyiydi.Üstelik de kumaş kaplı da değil,yani,sil temizle otur rahat rahat. Temiz olan tek bir şey vardı,ara koridorların dış camları bir de size verilen yastık ve çarşaflar.Özel poşetinde,kaç kişilik biletin varsa o kadar getiriyorlar,hepsi bembeyaz,ütülenmiş,kolalanmış,tertemiz kokuyor.Bizde fazladan bir bilet daha olduğundan,dördüncü yatağı da ıvır zıvırları koymaya kullanıp,yastıkları yedekleyerek uyuduk. Kayseriye indiğimizde inanılmaz ama cidden inanılmaz bir soğuk vardı.Kayseri garı oldukça köhne,bakımsız.Hele tuvaleti inanılır gibi değil,Obama oralara gitse de o geliyor diye azıcık bakım yapılsa keşke. Sonuç olarak bu yolculukta hem iyi hem kötü anlar yaşadım.Daha doğrusu yaşadık,diyeceğim ama oğlum yolculuk boyunca PSP denilen şu portatif oyun ekranı ile oynayıp durduğundan,trende miyiz gemide miyiz arabada mıyız onun için pek farketmedi.Bir arkadaştan yolculuk için ödünç almıştık,Anne bana bundan alsanıza diye yalvarıp durdu.Aklınız varsa sakın almayın,çocuğu dış dünyadan tamamen alıp kopartıyor.Bilgisayardan daha küçük olduğundan her yerde çocuğu kendine çekiyor. Konuya dönelim,trenin en güzel şeyi,etrafı seyrederken yanınızdan ve karşınızdan sürekli otomobil,tır,otobüs gelip geçmemesi.Alabildiğine doğa,alabildiğine toprak,alabildiğine ağaç,alabildiğine dağ...Bol bol güzel minik dereler,güzel minik köyler,güzel büyük araziler görüp harika fotoğraflar çekebilirsiniz. Yolculuk iyi,vasıta kötüydü.Benim gibi evinizin önünden her gün yolcu trenleri geçiyorsa ve o trenlere özendiğiniz için böyle bir yolculuk tasarlıyorsanız,işte TCDD nin durumu budur.Dilerseniz koltukta,dilerseniz kompartımanda gidin,her ikisinin de durumunu anlattım.Ama kalabalık şekilde kompartıman kiralayıp,sohbet ede ede gidelim,kimse şoförlük yapmasın herkes yolculuğun içinde olsun diyenler için elzem. Hele uğrunda Kapadokya varsa ama ister atla ister eşekle gidin, ama gidin.Yola çıkacak olanlara iyi yolculuklar.

OBAMA...HAYIR OBAYACAM!

Yıllar önce,bir karikatür görmüştüm minicik bir köşede.Solucan solda duruyor,yanında da başka bir hayvan.Hayvan solucana bakıp diyor ki -Solucan! Solucanın cevabı -Hayır solmuycam! Kelime oyunu hoşuma gitmişti,hala bu tür kelime oyunları yaparız oğlumla,güleriz.En son favori sloganımız da şu -Baaaaaarrrraaaak-obama-bağırmadaaaan oooobbaaaaa! Obama Türkiye'ye geldi,adama ne mesaj verdi,kimle ne konuştu bunu tam anlamıyla öğrenebilmek için adamın gitmesini bekledik.Çünkü ziyaretinin magazinsel yönü daha çok gösterildi haber bültenlerinde. Gülümsedi,şemsiyeyi kendi taşıdı,filancanın sırtına pat pat yaptı,camiye bakarken şöyle duygulandı,şunu yedi,bunu içti,şununla şu kadar bir odada kaldı,o konuşurken şunlar şunlar kulaklık kullanmadı,şunlar şöyle dinledi,bunlar böyle alkışladı. Hayatımız magazin üzerine kurulu olduğundan,adamın Türkiye'ye niye geldiğini ve işin diplomatik ve stratejik yönlerini falan ancak o gidip ortalık durulduktan sonra öğrenebildik. Niye gelmiş? Hala bilmiyorum valla. Sultanahmeti turist olarak gezme şansı olmadığından araya iki de devlet görüşmesi attırıveriyim de şüphe çekmeden rahat rahat şu Blue Mosque'u gezeyim demiş heralde. Kendinden önceki,Türkiye'nin laik ve demokratik bir ortadoğu ülkesi olmasına tahammül edemediğinden beş altı günde kurulan bir partiyi iktidara getirmişti,şimdi bu niye geldi? Zaten umrumda bile değil. Biz de onun umurunda bile değiliz. Eeee? Yok diyorum ya kesin bir menfaati vardır yine Sam Amca'nın.Ya Afganistan ya Irak ya da İran için birtakım planları vardır,hatta bunun yanında B planı C planı falan bilem vardır.Hani uzun zaman görüşmediğimiz birisine işimiz düştüğünde,pat diye çıkıp gitmeye utanırız ya,önce bir arar,hal hatır sorarız.Sonra bayramda mayramda şekerini yemeye gideriz,sonra bir iki kandil mesajı,sonra da artık bu olmuştur deyip isteriz isteyeceğimiz kıyağı,yardımı,torpili işte her neyse. Sanırım bu da böyle bir hesap. Yanlış hesap Bağdat'tan döner diyorlar ama bizimkisi burdan kalkıp Bağdat'a geçti iyi mi?Sanırım hepten yanlış hesap olsa ordan yine buraya dönmesi gerekir ki zaten protokol tarihinde böyle bişiy olmadığından dönmeyeceğini biliyoruz ve bu da hesabın yanlış yapılmadığını gösteriyor. Neyse neyse,geyik meyik fazla uzadı. Şaka bir yana,sempatikmiş mempatikmiş bize ne?Yok gülümsemiş,yok bilmem ne etmiş yine bize ne?Sempati kralı seçilmedi ya,adam başkan işte.Tek bir amacı var,ABD'nin kutsal vatandaşlarının menfaatini korumak. Gerisi vız...tınnn... Bu menfaatleri bir yana bırakıp da Sultanahmet'te başını okşadığı kedinin hatrına,kedi köpek düşmanı Başbakanımıza(Köpek seviyor diye Bekir Coşkun'a verip veriştirmiş,kendini kedi şeklinde çizen karikatüriste dava açmıştı ya)kıyak geçecek hali yok. Tek sinirimi bozan,sanki Cüzzamlı bir ulusun içine korkmadan dalmış bir kahraman gibi gösterilmesi.Sanki biz tu kaka pis bulaşıcı hastalığı olan bir ulusmuşuz gibi,her hareketi bir teveccüh kabul ediliyor ben ona sinirleniyorum.Ulam şu aşağılık kompleksinden ulusça bir kurtulsak,bu batı tarafından sevilme ihtiyacından bir sıyrılsak ya artık.Bizi bizden başkası sevmez,biz de bizden başkasını sevmeyiz,işte bu kadar! Zor mu bu gerçeği kabul etmek bu kadar?