sağtık

FELÇ

Babaanneme ikinci felci geldi. Daha öncekini az hasarla atlatmıştı. Şimdi iki bacağı tutmuyor. Tabii en insani ve en utanç verici ihtiyaçlarını karşılayabilmek için başkalarına muhtac. Olayın asıl öznesi benim babannem değil aslında.Herkesin çevresinde mutlaka birileri böyle üzücü bir durum yaşamıştır,ya da birilerinin başına geldiğini işitmişsinizdir. Babam,hapşırdığında,ona çok yaşa dememe kızar. Çok yaşatıp da beni ele ayağa mı düşürmeye uğraşıyorsun diye. Yasin suresinde,çok anlamlı bir ayet vardır. " Bununla beraber kimin ömrünü uzatıyorsak, yaratılışta onu (güç ve kuvvetini alarak) tersine çeviriyoruz. Hâlâ akıllanmayacaklar mı?"(Yasin/63) İnsanın yaşaması da ölmesi de başkalarına bazen acı veriyor.Ölenin ardından ağlayan mı,hastaya binbir zahmetle bakan mı daha çok cezalandırılıyor,bilemiyorum.Hastanın kendisi için ayrı bir ızdırap,hastaya bakan için ayrı. Biliyorsunuz,geçen yaz bacağımı sakatlamıştım ve yirmi günden daha fazla alçılı yattım.O günlerde,hep içimden Allah'a dedim ki,bu güne kadar değerini bilemediğim ayaklarım için sana geç de olsa şükrederim. İki bacak kadar hayati bir organ yok,yemin ederim. Tamam belki size abartılı gelecek,beyin ve kalp hastaları da çok zorluklar yaşıyor.Hatta böbrek için diyalize girenler,barsaklarını kullanamadığı için hortum kullananlar var.Ama iki bacağından olup da yanında bir de bunları yaşayan da var. Birileri demiş ki insan eti ağırdır,başkasına kokar. Evet,çok acı,hayatta kalmak için yemek yemek su içmek zorundasın ve bunları yaptıktan sonra da mecbursun vücudundan dışarı atmaya.Ve kendi kendine yapamaz da bunu başkasının yapmasına muhtaç kalırsan,işte o sanırım her insani onura yara bırakan bir durum. Bacağım alçılıyken,tuvalet ihtiyacımı görmek için değilse bile beni tuvalete oturtabilmek için yanımda birilerine ihtiyaç duymuştum.En çok o koyuyor insana.Bir de bunun yanında ellerin tutmadığını,dilinin senin emrine uymadığını konuşmak isteyip konuşamadığını düşünüyorum,dehşetten deliye dönüyorum. Herkes,her an bir beyin kanaması geçirip,her yaşta bu duruma düşebilir.Bir trafik kazası hayatımızı ve sevdiklerimizin hayatını alt üst edebilir. Hamileyken hapşırığını tuttuğu için beyin damarını patlatıp komaya giren genç kadını hatırlayın.Beyoğlunda başına cam düşen güzel genç kızı.ALS ye yakalanan Fenerbahçeli Sedat Balkan'ı. Hayat o kadar sinsi sürpizlere gebe ki. Her gün aynada gördüğüm yüze şükrediyorum.Görebiliyorum diye. Ayaklarıma teşekkür ediyorum,beni çekiyorlar diye. Ellerime de...İkisi birden emirlerime hala uyuyorlar diye. Sevdiklerime mutluluk verebilirim hala,kimse benden bezmeden,onlara yük olmadan yaşayabiliyorum. Oğlumun,eşimin,kardeşlerimin yüreklerinin bir köşesinde,acı bir sızı olarak değil sağlıklı bir insan olarak yaşayabiliyorum.Ne büyük bir lütuf aslında. Allahtan asla uzun ömür istemedim.Yasin suresinden etkilendiğimden değil,Yasin'in Türkçe anlamını bile öğrenmeden çok evvel,ben yaşlılıktan korkardım.Yaşlanıp çirkinleşeceğimi,buruşacağımı düşünür,uzun yaşamak istemezdim.Ama o zamanlar daha hayatla tanışmamış toy biriydim. Şimdi ise,bir an önce yaşlanıp,oğlumla eşimle hatta torunumla yaşayacağım,kendi ayaklarımın üzerinde durup kendi ellerimi kullanabileceğim bir yaşlılık hayal ediyorum.Ne buruşuktan ne kırışıktan yana bir korkum yok.Aynada saçlarımın boyanmasını gerektiren beyazlara çoktan alıştım.Onlar ondokuz yaşımdan beri benimleler.Gıdım sarkacak,göğüslerim pörsüyecek,baldırlarım pirinç torbasına benzeyecek,ellerimi lekeler basacak,saçlarım azalacak biliyorum ve zerre kadar korkmuyorum. Allahım,tek ayaklarımı ve kollarımı benden alma,beni onlarsız koma,başka şey istemiyorum. Hapşıran herkese de artık çok yaşa değil,iyi yaşa diyorum. Hepimizin buna ihtiyacı var.Az olsun ama kaliteli olsun değil mi? Babaaneciğim,ilkini atlattın dilerim Allah bu ikincinin sınavından da çabucak geçirsin seni.Hatta hepimizin sınavlarında geçer not almayı bağışlasın bize. Omurgamda rahat huzur vermeyen sinir sıkışmaları,sol dizimde çapraz bağ kopuğu,tiroidimde tembellik,midemde pangastrit,yumurtalığımda kist,olması gereken yerde bir myom'um var. Ama bunlar doktorların teşhisi. Bana sorarsanız hiç biri yok.Çok güzel bir ailem,etrafımda sevdiklerim var ve ben iki ayağım üzerinde yürüyebildiğim sürece hayatı seviyorum. Size de tek bunu önerebilirim. İki ayak eşittir Dünyayı yerinden oynatabilme gücü... Gerisini boşverin. Nasılsa hepimiz öleceğiz...

EVİNDE VE CEBİNDE TELEFONU OLANLAR,OKUYUN !

İki süüüppeeer fikrim var.Burdan yazıyorum ki okuyan Türk Telekom ve GSM Ceo'ları fikrimi çalamasınlar,ben daha önce düşünmüştüm diyebiliyim.Hatta Vizontele'deki Deli Emin gibi, "Şerrrefsizim bu benim daha önce aklıma gelmişti" deyip deyip yanmayayım.. Evet hazırsanız bombalarım geliyüüüür. Bir;(Rakamla 1,Romen rakamıyla I,kürtçe yek,ingilizce one...minute yok ama) *Türk Telekom aboneleriyiz ya talihsiz bizler hepimiz...hatta "Hepimiz Telekom'uz" diye pankartlarımız bilem var ya. Şimdi diyorum ki,biz konuşurken,dıt dıt konuşmanın ikinci dakikasında bir sesli reklam girse...biz onu mecburen dinlesek,kapatamasak. Hani yıllar önce televizyonlarda diziler ,filmler falan bitmeden reklam olmazdı,ama sonra cart diye en heyecanlı yerine reklam girmesine alıştık ya...bu fikir de size başta saçma gelebilir ama konuşa konuşa alışırız di mi?Hem insanoğlu konuşa konuşa ... Yani mesela reklamlı ve reklamsız tarife diye ayrılsa.jem bey ayırsa meselaaa. Ama tabii hiç bir hastane veya diğer acil aramalar bu tarife kapsamına girmese mantıki olarak.Çünkü acil bir görüşmede cart diye araya Aloyla beyazlar daha beyaz diye bir reklam cıngılı girmesi hoş diil. Ama mesela reklam dinlerim noolucak,katlanırım.En azından daha ucuza görüşüyorum,diye düşünenler için reklamlı tarifeden fiyatlandırma yapılsa abonelere. Reklamsız tarife isteyen,yok kardeşim ben görüşmemin orta yerinde dondurma reklamı duymaya tahammül edemem,reklamsız tarife isterim diyen olursa da onlar biraz daha pahalı tarifeden görüşsünler.Madem reklam istemiyon sen kazık ye otur! Türk Tel'e koy...pardon Telekom da böylece reklam gelirinden elde ettiği parayla biz "Reklamlı Tarife" abonelerine indirim yapabilir.Çünkü geliri sınırlı,naapsın işte masrafını biz öküz abonelerden çıkarıcak.Reklamla giderlerini düşürebilir. Ha? Hı? Ne diyonuz,sıcak bahıyonuz mu? Tabii ilk başlarda bilen bilmeyen falan,herkes aynı anda tarifeye geçmeyeceği için,şu tür karışık durumlar da olabilir; -Aloo...Haydar'cım nasılsın? -Vaay...Vahap abim, iyiyim canım sen? -Valla noolsun işte,iş güç mesai... -"KİPADA SEPETİNİZ UCUZA DOLAAAR...KİPA HİPERMAARKEEETTT" -Haydaar?...iyi misin niye kadın sesiyle şarkı söylüyosun bana,markete mi gidicen? -Yau,yok be abii, ne marketi.Ben de sen mırıldanıyon sandımdı... -"ORKİDLE GÜNDÜZLERİNİZ VE GECELERİNİZ RAHAT GEÇER" -Ohaa çüüüş Haydar,artık adet de mi görüyon lan,yumoş mu oldun olum?Orkid morkid?hem sesin niye öyle çıkıyo? -yav yok Vahap abi,bu galiba Telekom'un rek- -"LAVAŞ KİRİİİİ...LAVAŞ KİRİİİ...BOL SÜTLÜ VİTAMİNLİ LAVAŞ KİRİİİ..." -Sülaleni eşşek ...sin Haydar,olum sen fena halde sıyırmışsın.Arama lan beni bi daa,lavaş da sensin,kiri de sana girsin,ayı oğlu ayı...Kapat lan! Üç kuruş daha ucuza konuşabilmek için herşeye herşeye herşeye razıyım.Beş dakika boyunca Ayşe Tüter'den yemek tarifi bilem dinlerim yani.Hatta hatta molfix şarkısına bile tahammül edebilirim gibi geliyooo. iki;(Rakamla 2,romen rakamıyla II,kürtçe dü,ingilizce two -ki tu diye okunur) Bir akşam ,yatmadan önce,sabah erkenden aramam gereken oğlumun servis şoförünü düşündüm.(heee...ben hep servis şoförlerini düşünürüm yatmadan önce...fesatsınız siz fesat!) Oğlum o gün okula gitmeyecekti,sabah uyanıp servisci bizim kapıya dayanmadan adamı arayıp bildirmem gerekiyordu.Bunun için de yine oğlum okula gidecekmiş gibi uyanmam gerekiyordu. Düşündüm...(evet,bunu yapabiliyorum) Şimdi şöyle bir servis olsa.Ben Turkcell abonesiyim,bizde yok belki diğerlerinde vardır,bilmiyorum cehaletime verin. Şimdi bu servise,ben istediğim saatte ulaştırılmak üzere bir mesaj veya ses kaydı girebilsem.Saatini belirlesem de ,yollayacağım alıcı o saatte o mesajı veya ses kaydını alıverse? Düşünsenize,(siz de yapabiliyorsunuz biliyorum),uçağa veya işte başka bir yere girmek üzeresiniz ve mutlaka telefonunuzu kapatmanız gerekiyor.Ama ulaşması gereken acil bir mesaj var ve sizin bunu yazacak vaktiniz yok.Üstelik de belli bir saatte ulaşması gerekiyor.Ne yaparsınız?Bu servisi ararsınız,mesajınızın gideceği servisi yani.Sonra mesajınızı ve ulaşması gereken tarihi ve saati girer,sonra telefonunuzu kapatır rahat rahat işinize dönersiniz. Yani bir çeşit tele-kurye servisi...evet,bu isim güzel yakıştı,tele-kurye...ya da kuryecell. Yani tamam sesli mesaj bırakma imkanınız var her şebekeden ama amacınız belli bir saatte ya da günde gitmesi mesajın.Yani ne bileyim o gün çok önemli işleriniz vardır ve birisinin de doğum günüdür mesela,iki gün sonra.Siz o tebrik aramasını yapmayı unutabilirsiniz o gün.Ama iki gün önceden,mesela aklınıza gelir gelmez,arayıp,şu tarihte şu saatte diye ses mesajınızı bırakabilirsiniz di mi? Bu arada fikirlerim çalınırsa ve zerre kadar telif ödenmezse,hepiniz şahitsiniz bu yazının bu bloga enter olduğu gün bu gündür.Çattır çattır dava ederim valla... Nisan'ın dokuzu...Tuliş blog hepinize iyi günler diler.Tuliş Blog...Tuliş Blog...okumayını çarpar... (Nasssı reklam cıngılı ama?)

OlasılıkSız

Kadere ve kaderde tesadüflere asla yer olmadığına,her şeyin önceden ilmek ilmek planlandığına inanan benim gibi her okuyucu,bu kitapta anlatılanları okuduğunda önce bir nooluyoruz yaa hissine kapılacak bundan eminim. OlasılıkSız (S harfi benim tercihimden değil,kitabın orijinalinden büyük) kadere,fizik kuramlarına,matematiksel ve istatistiki bilgilere dayanarak oluşturulmuş inanılmaz ve akıl almaz bir kurgunun eseri. Kitaptaki hiç bir olay,çeşni olsun diye anlatılmamış.Her anlatılan olayın,her sıradan ayrıntının ilerde kurgunun içinde nasıl bir rol oynadığını görüp şaşacaksınız.Tıpkı insanların hayatındaki basıt ve sıradan bir olayın zincirleme olarak kaç kişinin hayatını etkileyebileceğini mantık çerçevesi içinde gayet güzel anlatan felsefesine de şaşacağınız gibi. Bir düşünün,yolda yürürken elinizde tuttuğunuz plastik bardaktaki kahveyi,tökezleyerek yoldan geçen bir kadının üzerine döküyorsunuz.Kadın aniden sıçrayınca başkasına çarpıyor.O başkası da elindeki elma portakal vs.yi düşürüp yola saçıyor.Bir başkası bunlara takılıp tökezliyor,elindeki malzeme çantasını bir iş adamının ayağına düşürüyor,adamın ayağı kırılıyor,işçiye tazminat açıyor.Üstü kirlenen kadın üzerini değiştirmek için evine dönünce önemli bir toplantıyı kaçırıyor,yoldaki elma portakallar bir arabayı kaza yapma tehlikesine getiriyor,araba yolundan alıkonununca bir dakikalik bir gecikme ile başka bir çarpışmayı engelliyor....bir fincan kahvenin etrafındaki kaç kişiyi zincirleme etkileyeceğini görüyorsunuz kitapta. Hayır konusu elbette bu değil.Konusu,şizofreni ve epilepsi nöbetleri geçiren ve beyni Yağmur Adam gibi çalışan istatistik hocası David ile yine şizofrenik ikizi fizikçi Jasper'ın aslında şizofreni veya epilepsi nöbeti zannedilen hallerinin,gerçekte beyin frekanslarının zaman ve uzam içinde bir ileri bir geri hareketiyle,sonsuz sayıda olası ,milyarlarca olabilirlik arasında geleceğe ve şimdiye gidip gelmeleri.Beyin dalgalarının bir enerji olarak sayılamayacak olasılıklar arasında milyonlarca olabiliri görebilmeleri ve onların içinden sonucu en az kişiyi etkileyebilecek olasılığı seçip bu güne uyarlayabilmeleri. Bu yeteneklerinin farkında olmayan iki kardeşin,ABD bilimsel araştırmaları yapan bir örgütün eline geçmemek için çabaları,FBI,CIA,Güney Kore İstihbarat Servisi,Mossad,polis teşkilatları ve Ulusal Güvenlik Araştırmaları kurumlarının kıyasıya mücadeleleri ve geleceği öngörebilen iki kişi ile her türlü teknik donanıma sahip bu kurumların arasındaki kaçıp kovalamaca. İnanılmaz,şok edici bir final,kitabın başlarına geri dönüp tekrar bazı ayrıntıları okumanıza sebep olacak ince ince oya gibi işlenmiş bir kurgu... Mantığınızın alamayacağı hiç bir şey yok.Her ne kadar istatistik,olasılık,fizik ve kuantum fiziği üzerine onlarca bilimsel doğruyu anlatıyorsa da bunları roman kurgusu içinde çok güzel anlattığı için aslında bu ansıklopedik bilgileri de farkında olmadan öğreniveriyorsunuz. Hayatınızı bir daha düşünüyorsunuz,her hareketin bir seçim olduğunu,hiç bir şeyi seçmemenin de bir seçim biçimi olduğunu,bir telefonu iki saniye geç açmanın,bir yere yirmi saniye daha erken varmanın,kapıda ayakkabınızı giyerken üç dakika oyalanmanın bile gelecekte binlerce olasılığı değiştirebildiğni mantığınız asla reddedemeyecek şekilde kabulleniyorsunuz. Kesinlikle ve şiddetle okumanız lazım,insanları okumuş olanlar ve olmayanlar diye bile sınıflandırabilirim rahatça. Hayatınzdaki bir takım sıradan tercihlerin,onları yapmasaydınız ne olacaktı şeklindeki tezahürlerine belki gerçek hayatta asla cevap bulamayacaksınız,o gün oraya gitseydim ne olurdu,o teklifi kabul etmeseydim ne olurdu,orda hiç oturmasaydım,o telefona cevap vermeseydim ne olurdu diye kendi kendinize sorabileceğiniz soruların belki hiçbirisine cevap bulamayacaksınız ama David ve Jasper işte bunları görebiliyorlar ve sonrası...harikulade bir macera. Bir de şunu eklemek isterim ki Bunu Dan Brown kitaplarında da gördüm,başka diğer Amerikan çağdaş yazarlarının kitaplarında da gördüm,adamlar istedikleri gibi,FBI ile veya Beyaz Saray çalışanları ile,ya da CIA ile ilgili kurgular yazabiliyorlar,burada çalışan herhangi bir roman karakterini yerden yere vurabiliyorlar,defolu ve arızalı gösterebiliyorlar,kendi polis teşkilatlarıyla bile rahatlıkla dalga geçebiliyorlar,menfaatçi,hırslı ve katil ruhlu,entrikacı bilim adamları ve bunların başlarında oldukları ABD araştırma kurumları ile ilgili istedikleri gibi kurgu yapabiliyorlar ve üstelik bu kitaplar da ne enteresandır ki,best seller oluveriyor,ne kimse dava açıyor,ne kimse soruşturma başlatıyor,ne de bir meslek grubu kalkıp manevi hakaret davası açacak kadar ciddiye alıyor.Sadece kitapları mı,filmlerinde de de güvenlik ve polis teşkilatlarının çoğunun ne kadar beceriksiz veya ne kadar entrikacı olduğunu anlatabiliyorlar ve sonuçta bu bir filmdir ya da sonuçta bir roman kurgusudur deyip geçiyorlar. Bu kitap bizim ülkemizde,mesela İstanbul Tıp Fakültesi,Tübitak falan gibi kurumlar da gerçek adları kullanarak yazılsaydı,şimdiye yer yerinden oynamış,bilim adamları mahkemeye koşmuş,üniversitelerde eylemler yapılmıştı. Gerçi bizim ülkemiz yazarlarının da bir kısmının işine gelirdi bu eylemler,mahkeme davaları,reklam açısından. Sonuç olarak çok beğendim,bayıldım.Bu kitap manyağının tavsiyesine güvenin.Koca kitabı iki günde bitirip biraz göz kuruması ve yanması hissedecekseniz de,boşverin,okumamış olma olasılığınızı,olasılıksız yapın... (OlasılıkSız/Adam Fawer /April Yayıncılık)

RABBİME SORDUM CLEVELAND DEDİ

Şimdi benden beklentinizi biliyorum,her şeye tersten baktığım için bu başlığın size hatırlattığı olgu ile dalga geçen bir yazı döşememi bekliyorsunuz. Rüyasında Cleveland’a git ya kulum diye seslenen tanrısından söz ettiği için Ahsen Unakıtan ile inceden dalga geçmemi bekliyorsunuz. Aslında hastası olduğum birkaç köşe yazarının da bu konuda ince ince dalga geçen yazılarını okuduğumda ,değindikleri bazı noktaları okumaktan keyif almadığımı söyleyemem. Sonuç olarak demişler ki,gariban vatandaşa Gureba Hastanesine git diyen Allah,elbette ki Unakıtan hanımefendiye Cleveland’ı önerecektir. Komik tabii,ironi müthiş. Ama ben olaya böyle bakamadım. Ne AKP sempatizanı ne de AKP düşmanıyım.Siyasetle tüm ilişkim,gazetelerin siyaset sayfalarındaki gündemi okumaktan ibarettir. Baştan bunu söylemem gerek. Hanımefendinin ifade tarzında öyle bir içtenlik öyle bir sufi teslimiyet gördüm ki. Ama ifade tarzı belki köşe yazarlarına,karikatüristlere uzun zaman malzeme çıkartabilecek bir kıvamdaydı her ne kadar kabul etsem de bunu,yine de hanımefendinin samimiyetine inanmak istedim. Niye mi? Rabbi,kuluyla konuşur mu? Bundan seneler önce,annem ve babam oturdukları evden çıkartılmak istendiler.Babam yeni emekli olmuştu ve kısıtlı bir emeklilik ikramiyesiyle sınırlı bir bütçeleri vardı. Ben oğluşuma hamileydim. O yaştan sonra kiralarda sürünmeyelim dediler ve harıl harıl bütçelerine uygun nohut oda bakla sofa bir ev aramaya başladılar.Babam çok taze by-pass ameliyatı geçirmiş durumdaydı ve her ev arama macerası ikisinin de sağlığını tehdit eder hale gelmişti.Eve elleri boş ve ümitsiz dönüyorlardı sürekli. İstanbul’un işlek ve büyük bir semtinde oturduklarından,yine böyle şehre yakın,insanı uyumlu bir semtten ev arıyorlardı. Onların bu çabalarına biz de üzülerek eşlik ediyor ama maalesef bir türlü onlara ve bütçelerine uygun bir ev bulamıyorduk.Zaman daralıyordu.Zamanla beraber annem de… Bir gece yatmadan önce annemle telefonda dertleşmiştim.Hallerine üzülerek yatağa girdiğimde,ne olur sanki şöyle onlara uygun bir evi birden rüyamda görsem de gitsek arasak bulsak,başlarını sokuverseler diye içimden geçirmiştim. Allah kulunu her zaman duyar. İster cevap verir ister vermez. Buna yürekten inanmama neden olan o rüyayı o gece gördüm. Rüyamda,nnem babam eşim ve ben bizim arabamızla bir sokakta yol alıyorduk.Önümüze bu gün sahip oldukları evin bulunduğu semtin adı yazılı kocaman beyaz bir tabela çıktı. Eşim o tabelanın gösterdiği yöne aracı sürdü.Yüksek yüksek blokların oluşturduğu bir siteye girdik.Asansörle en üst kata çıktık.Bir evi gezdik.Her yer beyazdı.Yerdeki karolar,duvar kağıtları,kapılar,mutfak dolapları falan… Babam bu evi alıyoruz dedi anneme.Sonra tam bloktan çıkacakken babam bana dönüp,bak kızım bu daireyi de sen al,dedi bana.Başka bir kattan başka bir dairenin kapısını gösterdi. Sabah uyanınca annemlere gittim.Rüyamı anlattım.Babam,o semtte ne işimiz olur dedi.Eşim,o semtteki evlerin yeni yapılandığını ve ordaki evlerin çok pahalı olduğunu söyledi.Annem ise hayırdır inşallah ,beyaz görmüşsün inşallah temiz haberler gelir dedi ve üzerinde fazla da durmadı.Durup da ne yapacak alt tarafı rüya işte. Bir süre sonra,başka bir semtten ev aldılar.Aldılar dediğim,kaporasını verdiler,söz üzerinde anlaştılar.Sonra ne olduysa oldu,semt annemin içine sinmemiş ki,iki gün sonra vazgeçtiler,emlakçı insaflı çıktı kaporalarını da geri verdi. Bir kaç gün geçtikten sonra,ya ablam,ya yengem tam hatırlamıyorum ama gazetede bir ilan gördügünü ve telefonda konuştuğunu,gidip evi görmelerini söyledi. Annem,babam,ben ve eşim arabaya bindik. Sonrasını tahmin ettiniz değil mi? O tabelanın önünden geçtik,aynı yoldan aynı blokların olduğu siteye girdik. Aynı en üst kata asansörle çıktık.Ev bembeyazdı.Her yer! Ama fiyatta anlaşamadılar. Olmadı… Derkeeen… Bir gün durup dururken evin sahibi aradı ve fiyatı indirdiğini söyledi. O ev annemle babamın oldu. İki sene sonra da annemi kaybettik,babam yalnız kalmasın diye oturduğumuz evi sattık ve babamın evinin beş kat altında başka bir daireyi biz satın aldık.Rüyamdaki gibi. Allah’a bir soru sormuş ve cevabını rüyamda almıştım. Ahsen hanıma elbette ki Rabbim, Cleveland’a git diye sesiyle hitap etmedi. Hanımefendi mutlaka rüyasını başka bir şekilde görmüştür ama bu ifade ile özetlemek istemiştir. “Rabbime sordum,Cleveland dedi.” Ben bunda hiçbir gariplik görmüyorum çünkü yaratan ,yarattığı her varlığın her sesini duyar. İster inanırsın,ister inanmazsın ama o duyar. Cevap verip vermemek de tabii ona kalmış. Rabbiyle konuşmak hiç bir parti mensubunun hiçbir mezhebin,hiçbir inancın,hiçbir ibadet tarzının tekelinde değil.Bunu ifade etme saflığını yüreğinde taşıyan bir insan ile alay etmek de kimsenin haddine değil. Rabbiyle konuşmak ayrıca,ona soru sorup cevap almak da değil haşa. Sorularınıza mutlaka bir şekilde cevap alırsınız ister uykuda ister uyanık,ister içe doğarak,ister aniden karar verdim diye ifade ettiğiniz biçimde.İşte cevabınız o şekilde gönderilmiştir size. Hepiniz,hafızalarınızı bir yoklayıp bakın,mutlaka bir gün bir şekilde bir yerde,ona seslendiğinizi ve onun da sizi cevapladığını hatırlayacaksınız.

ÇOCUĞUNUZUN ELLERİNDEKİ KANI NASIL YIKARDINIZ?

Görünen o ki Cem,Münevver’i bir şekilde öldürüyor.Sonra aile bunu öğreniyor.Ve oğullarının katil olmasının şokunu nasıl atlatıyorsa atlatıyorlar ve harıl harıl bir başka evladın, villanın içine yayılmış kanını temizliyor veya temizletiyorlar.Tekrar ediyorum,GÖRÜNEN BU. Gerçekte olayın nasıl geiiştiğini kimse bilemez şimdilik.Tabii biz de ancak görünen üzerine konuşabiliriz. Polis aileyi serbest bıraktı. Elbette bırakacaklar.Çünkü Cem’in izini bulamıyorlar.Bir şekilde elbette aile bir yerde hata yapacak,bir yerden açık verecekler,mutlaka elbette illa ki haberleşecekler ki polis de ensesine binebilsin. İnsan bir çocuğu niye dünyaya getirir? Dünyaya getirdikten sonra niye üzerine titrer? Zarar görmesin,hırpalanmasın,incinmesin,üzülmesin,acı çekmesin diye. Belki Cem’in ailesi de bir zamanlar aman maneviyatı zarar görmesin diye kurban kesilirken bile onu uzaklaştırdılar.Belki vurdulu kırdılı filimlerden uzak tuttular,belki oyuncak silah bile almadılar,zararlı diye.Belki yanında kavga bile etmediler etkilenir diye. Bütün çocuklar masum doğuyor. Parkta annesinin kucağında,arabasında,pusetinde bir bebek gördüğünüzde sevmişsinizdir.Yanağını okşamış,belki kucağınıza almışsınızdır. Gelecekte o bebeklerden büyük bir kısmı cinayet,büyük bir kısmı gasp hırsızlık dolandırıcılık,büyük bir kısmı tecavüz gibi ağır ve yüz kızartıcı suçlardan cezaevlerini dolduracak. Bu gün cezaevlerini dolduran gerçek suçluların da bir zamanlar bebek olduklarını düşünün.Masumca bir annenin memesinden süt emdikleri hallerini. Sizin yavrunuz da bir zamanlar masumca annesinin memesinden,biberonundan süt içerdi,hatırlayın. Sonra onu gözünüzden sakınarak büyütüp,öğretmenine teslim ettiğiniz günleri hatırlayın.Hastalanıp başucunda terli saçlarını okşadığınız geceleri… Bayramlık kıyafetlerini giydirip el öptürdüğünüz,çizdiği abuk sabuk resmi alkışladığınız,ezberlediği şiiri övdüğünüz günleri anımsayın. Törenlerde,müsamerelerde bir kare resmini çekebilmek için ne eziyetler çekmiştiniz? Ağlayıp kucağınıza koştuğu gün,dizlerini kanattığı,ilk dişini düşürdüğü gün… üzerindeki kanları nasıl incitmeden temizlemeye çalıştığınızı hatırlayın?Kendi kanından korkup daha çok ağlarken onu nasıl sevgi ve şefkatle avuttuğunuzu hatırlayın? O yavru bir gün büyüdü… Doğru ya da yanlış seçimler yaptı,sizin verdiklerinizi ya tamamen aldı ya da hepsini reddetti ve kendi tercihlerini kullandı. Sonuç? Önünde iki seçenek oluştu. Ya kurban olup bir villada en sevdiği en güvendiği arkadaşı tarafından kıtır kıtır kesilecek ve oluk oluk kanları akarken siz orada olup onu koruyamayacaksınız. Ya da yine ama bu kez yetiştirilme tarzının kurbanı olup o kanları kendi elleriyle akıtacak,bu da yetmeyecek kanların sahibi olan bedeni birkaç parçaya ayıracak. Masumiyetini ne zaman,nerede kaybetti,fark edebildiniz mi? Bu hale gelmek için hangi basamaklardan hangi etaplardan geçip oyunun sonunda game over oldu ve siz fark edemediniz! Yalan söylediğinde kızdınız,huysuzluk ettiğinde cezalandırdınız,küfür ettiğinde uyardınız,kavga ettiğinde ikaz ettiniz belki. Ama su aktı ummana kavuştu yine de. İnsan bir çocuğu niye dünyaya getirir ve niye üzerine titrer diye tekrar soruyorum. Bir gün onunla gurur duymak ister çünkü her çocuk sahibi yetişkin. Cinayet işlemiş bir yavrunuz olsa onun ellerindeki kanı yine ağlayarak yıkardınız biliyorum. Yaşanamayacak ve kaybolmuş kaderi için ağlayarak.Artık onunla gurur duyamayacağınızı kesin olarak öğrenmiş olduğunuz için.Suratınıza yıkamakla gitmeyecek kanlı bir şamar yediğiniz için. Koruma içgüdünüz cayır cayır sirenleri açmış bağırırken ne yapmalısınız? Adalete teslim olursa mı güvende olacak,adaletten kaçıp hayatını orda burada bir firari olarak sürerken mi? Hangi seçim size onu masum bir evlat olarak tekrar geri verecek? Gitmesi mi kalması ve teslim olması mı?C şıkkı hiçbiri! Şimdi geleceği belirsiz bir kaçış içinde iken ve bir gün mutlaka bir yerde açık verip adaletin ellerine düşeceği belli iken kurtulmuş mu oluyor? Daha fazla panik daha fazla psikoz daha fazla hayattan kopuş içinde olmayacak mı? Peki Münevver’in ailesi çocuğunun bedeninden akan kanı nasıl neyle yıkayacak? Hangi çocuk öldü hangisi hayatta? Bu sorunun kesin yanıtı var mı sizce? Nefes almaya devam eden yaşıyor sayılır mı? Kan lekesi her iki aileye de bulaştı. Zannetmiyorum ki bir ailenin acısı diğerininkinden daha fazla ya da az olsun. Çocuğunuzun ellerindeki kanı nasıl yıkardınız? Biz insanoğlu olarak masumiyeti ne zaman nerede kaybettik?

AYRIK AKIL

Yukarıdaki başlık şizofreninin tanımı.Yunancada,ayrık ya da bölünmüş anlamına gelen şizo ve akıl anlamına gelen frenos kelimelerinin birleşiminden oluşmuş. Geçende bir gazete haberi beni çok heyecanlandırdı.Şizofreniye sebep olan gen bulunmuştu.Ama tedavisi konusunda henüz hiçbir bilgi yoktu.Sadece gen bulunmuştu.Hayatta tanıdığım ve çok sevdiğim birisinde var olmuş olan o gen! Tuhaf bir betimleme.Ayrık akıl…bölünmüş akıl. Akıl Oyunları filminde hastalığın,gerçek bir hastanın gidişatını seyretmiştik. Ben o gidişatlardan birine, birebir ,gün be gün tanık olmuş birisi olduğumdan,film beni çok etkilemişti. O ayrık akıl,benim üniversitede tanıştığım sınıf arkadaşımdı.Hayatta tanımaktan en çok mutlu olduğum ve iyi ki tanımışım dediğim,iç dünyama çoook fazla şey katan,sevgi,paylaşmak,sadakat,dostluk ve sırdaşlık adına bir sürü yeni şey öğrendiğim insandı.Ne o ilk tanıştığımız günü unuttum,ne de hayatımdaki yerini. Çook ama çok zekiydi bir kere. Enteresan bir şekilde,zaten çok zeki olanlarda daha sık görülebiliyor sanırım.Zekasını kaleme döktüğünde,o kelimelerin ve cümlelerin sıradan bir öğrenci elinden dökülebileceğine inanamazdınız. Çok hassastı,çoook duyarlıydı,çoook farkındalığı vardı hayata karşı. Benim üniversitedeki iki DOST'umdan biriydi. Bir sürü ama bir sürü arkadaşın içinde dostum. Cebindeki son belediye otobüsü biletini bile ortadan ikiye böler paylaşırdı,onun bilet kutularına ne yarım biletler attığını bilirim arkadaşı uğruna.Şoför kıllanmazdı,çoğu öğrenci biletini cüzdanında katlanmış olarak sakladığından.Zaten bunu fark edip,yarım biletle yolculuk etmeyi öyle keşfetmişti.O zamanlar akbil falan da yoktu. Sadece biletini değil,cebindeki son harçlığı ,elindeki son dal sigarayı,hatta soğuk havada kaşkolununun öteki ucunu bile paylaşırdı benimle. Sonra yavaş yavaş başladı her şey.Evde otururken halisünasyonlar görmeye başlamıştı ama bize bunları tabii rüya diye anlatıyordu.Sonradan da hatırlamıyordu rüyasını sorunca. Zamanla bedensel titremeleri başladı.Çenesi titrerdi,kolları titrerdi en sıcak havada bile.Heyecandan,açlıktan,yorgunluktan diye kulp bulurdu,biz de inanırdık. Çok sessizdi ve fazla arkadaş edinmezdi.Ben de benimle yetiniyor diye gurur duyardım. Daha sonra her şeyden alınma,şüphe etme,birilerinin ona zarar vereceğinden kuşkulanma,kıskançlık,birilerinin ona aşık olduğuna takıntı şeklinde inanmalar başladı. Uyanıkken Hazreti Ali ile yaptığı konuşmaları bana anlatmaya başladı.Rüya mı diye sorduğumda,hayır gece otururken yanıma geldi diye cevaplıyordu ve ben yine de rüyasından etkilendiğini düşünürdüm. Ondokuz yaşında birer genç kızdık,hayatın şizofreni denen illetinin arkadaşıma bulaşabileceğini nerden bilebilirdim? Sonraları derslerine ilgisi yitti.Dalıp dalıp gitmeler,durup durup alakasız bir şeyler yumurtlamalar,ani gülmeler,ani ağlama krizleri,hiç yapmadığı şekilde bana patlamalar,bağırmalar,küsmeler.Ertesi gün hiç bir şey yokmuş gibi kaldığımız yerden hayata devam etmeye çalışması. Son sene,hocalarla görüştüm,aşk acısı yaşıyor sanıyorduk,hocalar idare etti,biraz bizlerin itip kakmasıyla nihayet diplomasını o da alabildi. Ama hayata karşı yeterlilik diplomasını kaybetmişti çoktan. Gitgide benimle daha az görüşmeye başladı. Yengesi Ruh ve Sinir Hastalıklarında müstahdem olarak çalışıyordu.Araya girdi,doktora götürdüler.Önceleri tanı konulmadı,basıt antidepresanlar verildi.Sürekli uyuyordu ne zaman arasam.Uyuyor,yiyor,uyuyor yiyor…Düşmanca konuşmaları başladı bana karşı.Kendisine aşık olduğunu iddia ettiği bir arkadaşımız vardı Yıldırım diye.Kendini zorla onun evine davet ettirdi bir gün,çocuk kendisine açılsın diye.Sonra çocuk da buna gayet kardeşce duygular içerisinde olduğunu anlatmaya çalışınca olan oldu.Çocuğa hakaretler yağdırıp,üstelik bir de işin içine ne alakaysa beni de katıp bir ağız dolusu küfürü de bana boşaltıp çıkıp gitmiş. Sonra yine doktor,yine hastane. O arada evlerini taşımışlar,haberim olmadı. Zaten iletişimimiz kopmaya başlamıştı. Evlerini taşıyınca yeni telefonlarına ulaşamadım. O zamanlar cep,MSN falan da yoktu tabii. Bu kopukluk döneminde ona tam tanı konulmuş. AKUT ŞİZOFRENİ. Yani belirtilerin en şiddetli görüldüğü evre. Evde baş edememişler,zaten şeker hastası bir baba ile zar zor geçinen bir aile içinde idi.Ailenin en küçüğü idi.En zekisi idi.En seveceni idi.En insan olanı idi…Benim tek gerçek dostumdu o güne kadarki. O benim canımdı. Hastanede yattığı dönemleri sonradan bir kez daha birbirimizi bulup bir araya gelebildiğimizde anlatmıştı bana.Düzelmiş gibiydi sanki.Ama bir şeyler de eksikti.Sanki tüm anıları,tüm geçmişi de gitmişti.Güzel dostluğumuz,arkadaşlığı arkadaşlık yapan tüm unsurları tüm anıları da silmişti kafasından.Boş ve manasız bir cümle gibiydi hayat karşısında. Kum torbası gibi. İlaçlarını içiyordu hala.Hastanede neredeyse bir gece tecavüze bile uğramak üzereyken uyanıp çığlıklar atarak kendini koruduğunu anlatmıştı.Ne kadar doğru bilemezdik tabii,sık sık halisünasyonlar görüyordu çünkü.Ya da gerçekten olmuştu ve tacizci nasılsa ona inanmazlar diye rahattı bu kadar. Sonra bir kez daha taşındılar habersizce…yine kaybettim onu. Bu arada en önemli şeyi unutuyordum,o benim,bu gün evli olduğum insanı benimle tanıştıran kişidir.Yani eşimin çok sevgili lise arkadaşıydı da aynı zamanda. Sonra yengesinin çalıştığı hastaneden yeni numaralarını buldum,bir gece evinden aradım onu.Annesi çıktı,çok severdi beni.Çok sevindi sesimi duyduğuna,onu istedim.Çağırdılar.Telefona gelmesi bayağı uzun sürdü. Duyuyordum,kimmiş beni arayan,kim o,niye arıyor diye söyleniyordu içeriden. Sonra soğuk bir alo geldi.Hal hatır sordum,burukça.Önce tanımadı,sonra niye aradığımı sordu.Sonra annen baban nasıl dedi. Annemi yeni kaybetmiştik.Boğazım düğümlenerek,annemi kaybettik dedim. Noolmuş yani,herkes bir gün ölecek,bunun için mi aradın beni,diye tersledi. Aslında yapmamalıydım.Ağlayarak telefonu kapatmamalıydım. Telefonunun yazdığı kağıdı da yırtıp attım hırsla. Çook bozulmuştum,çoook incinmiştim.Oysa o,o inicinikliği hayatının her evresinde herkese karşı yaşıyordu,onu anlayamamıştım.Hayalindeki birileri onu nasıl incitiyorsa o da beni öyle incitmek istemişti belli ki. O benim o güne kadar tanıdığım en iyi dostumdu…tek dostumdu! Ama pişman olduğumda çok geçti. Bir gün tekrar aradığımda yengesi hastaneden çoktan ayrılmıştı,kimseden telefonunu bulamadım. Yıllar yıllar sonra bir gün babamı hastaneye yatırdık.Eşim büfeden bir şeyler almak için çıktığında onunla karşılaşmış hastane kampüsü içinde.Sanki daha dün birbirlerini görmüşler gibi sıradan bir şekilde selamlaşmış eşimle.Eski çocukluk arkadaşıyla! Eliyle polikliniklerden birini işaret edip ben de buraya tedaviye geliyorum,demiş.Sonra beni hiiç sormadan hadi hoşça kal diye uzaklaşıp gitmiş. Kalabalığın içinde ayrık bir akıl olarak. Binlerce insan içinde hala benim hayatta tanıdığım en iyi dostum olarak…Arkasından ona bakalalan eşimi belki de arkasını döndüğü anda unutup kendi hayal aleminde kendi kalabalığına karışarak… Hayatta tanıdığım tek ayrık ve kayıp akıl...seni hala ilk tanıştığımız günkü kadar çook seviyorum ve o telefonu yüzüne kapatıp seni anlayamadığım için kendime hala lanet ediyorum.Dilerim kafanın içindeki kalabalıklarda bir yerde ben de varsam beni çoktan affetmişsindir.

MİKROP

Hangi ürünün reklamına baksan bir mikrop ve bakteri düşmanlığıdır gidiyor. Her çıkan yeni diş fırçası,her yeni diş macunu,her yeni mutfak temizleyicisi,her yeni çamaşır suyu,her yeni otomat çamaşır deterjanı ve her yeni bulaşık makinası tableti,her yeni el yıkama sıvısı… Herşey bakterilere hücüm,mikroplara ölüüüm sloganıyla vizyona çıkıyor. Ne istiyorlar bu zavallıcıklardan anlamıyorum. O ürün piyasaya çıkmadan önce hiç birimiz o tanıttıkları ve animasyonla bir de konuşturdukları bakteri ve mikrop yüzünden ölmedik şükür. Kimse ağzının içindeki bakterileri daha az öldüren bir diş fırçası kullandı diye hastanelik olmadı. Sürekli sürekli sürekli daha iyi daha sağlam yok etmek üzerine mi tasarlayacağız hayatımızı? Bu kadar steril bu kadar arınmış yaşamak doğru mu? Mutfağındaki bakterileri yok et.Tuvaletteki mikropları kır,öldür.Lavabodakilere ölüüüm. Çamaşırların hijyenik çıksın makineden.Ağzının ve burnunun içindeki tüm bakterileri bir iki fısfısla yok eeeeet! Sonra? Sokağa çıkınca? Hiçbir belediye sokakları,belediye otobüslerini,vapurları,durakları hijyenik domestosla yıkamıyor? Sokaklar çift etkili cif likit jel ile de süpürülüp silinmiyor? Neyden sakınırsak o gelip bizi buluyor bunu bilir bunu söylerim. Temel temizlik kurallarına uy,gerisi kolay. Dişlerini fırçalayacaksın,ellerini sık sık yıkayacaksın,mutfağını yağdan ve böcekten arındıracaksın,tuvaletine her gece yatmadan çamaşır suyu dökeceksin.Tamam! Benim için iş bundan ibarettir ve gerisi hikayedir. Doğduğu günden beri ağzına diş fırçası girmemiş olmasi ile övünen adamlar tanıyorum ben yahu.Tek bir dişi bile düşmemiş üstelik. Hatta tanıdığım bir aile var,buzdolapları alındığı günden beri,ben diyeyim on siz deyin on beş sene ,bir kez bile çamaşır suyu ile ya da sıradan bir sabunla temizlenmiş değil.Tüm yiyecekler ağzı açık olarak konuyor dolaba,derin dondurucularında on yıl öncenin parça etinden süzülmüş kan artıkları var. Ama o ailenin hiçbir ferdine daha bu güne kadar bişey olmadı. Yine tanıdığım ve tuvaletlerine girmekten biraz çekindiğim bir başka ailenin tuvaletlerinde sifon bile iki yıldır bozuk,maşrapa ile su döktüler çoğu kez.Klozetin içi bir kez bile çamaşır suyu ile tanışmış değil. O ailenin de hiçbir ferdi daha bu güne kadar bulaşıcı salgın bir hastalık yaşamadı. Pisliği mi savunuyorum? Asla! Beni tanıyan bilir elinde mikrop kırıcı fısfıslarla sabah akşam nasıl dolaştığımı! Ama bir kendime bakıyorum,bir onlara…diyorum ki ben manyak mıyım yahu,kendimi paralıyorum. Yumurtayı bile çamaşır suyu ile dezenfekte etmeden dolaba koymuyorum,kendimi yiyip bitircem bir gün hijyen de hijyen diye ama bak onlara,hiç bişe olmuyor. Ama ben bu şekilde davranmayı bırakırsam bana ve aileme bişey kesin olur.Çünkü biz vücudumuza bakteri ve mikropları almadık ve kendimizi bu doğal aşıdan mahrum kıldık. Artık bundan sonra bağışıklık falan kazanamayız. Ama artık her yeni ürünün de daha yeni hijyen manyaklığı yaratmasına da yokum kardeşim! Daha temiz daha hijyenik diye diye yakında pencereden burnumuzu çıkartır çıkartmaz her türlü hastalığı kapacağız yahu. Bırakın da biraz mikroplarla savaşmayı öğrensin yeni nesil!

KOYMAK FİİLDİR,KÜFRETMEDİM

Şahan düşmanı falan değilim hatta Dikkat Şahan Çıkabilir şovunda,en çok da Recep İvedik'in Kim 500 Bin istemez ki programına çıkıp sunucu Konan Aşık'ı terlettiği bölümlere gülerdim. Saf ve cüretkar bir maganda yarışmaya katılsa ne olur sorusuna güzel cevaptı.Tabii sonra işin cılkını çıkardı bu maganda şurda burda orda falan olsa ne olur sorusuna cevap ararken uzun metrajlı filme kaydı ve fiyasko oldu tabii. Evet Şahan'a asla düşman değilim,Recep tipinden yaratılan abartılı düşük seviyeli şeylere kılım sadece. Geçenlerde bir röportajını okudum Hürriyet gazetesinde.Filminin küfürlü ve argolu olmadığını savunuyor.Kaldı ki bir filmde küfür,argo olabilir bunlar hayatın gerçekleri,yok benim filmim cici edepli film diye savunmaya geçmesine de gerek yok. Sadece şuna takıldım. Filminde,ninesi ile PS maçı yapmak için ninesinin "Gel sana PS'de bir koyayım" lafının küfür olduğunu iddia eden röportöre cevabı şu "Koymak küfür değildir.Sadece bir fiildir." Ne anlıyoruz? Küfürler asla fiillerden oluşmaz. Yani eşek,dana,hayvan,eşşoğlueşşek falan fiil olmadığı için küfürden kabul edilebilir ama yıllardır stadyumlardan hakemlere,futbolculara aile eşraflarını da içine alan cinsel içerikli bir takım fiiller ile bağırılıyor,trafikte,sokakta orda burda kavga eden insanlar birbirlerinin anne ve bacılarına yine fiil içerene sözler sarfediyor,insanlar anama küfretti diye adam bıçaklıyor ve hakim bunu bile ağır tahrik sayıyor... Ama Şahan'a göre koymak küfür değilmiş.Sıradan bir fiilmiş. O halde neden onun yerine "yenmek" veya " altetmek" fiilini kullanmadın? Yani Şahan,kendimi savunacağım diye bu kadar zekadan aciz bir yanıt vermeni hiç beklemiyordum,çünkü zekası olmayan adam mizah yapamaz diye düşünüyordum ama zaten senin mizah anlayışın ile benimki de birbirine taban tabana zıt o da ayrı mesele ya. Velhasılı kelam,koymak bir fiildir,argodur,anlam genişlemesine uğrayarak Türkçe'de edep dışı pek çok kelimenin yerine kullanılmaktadır.Ayrıca edep dışı diye nitelenen tüm küfürler fiillerden oluşur. Bir polis memuruna koymak ile ilgili bir espri yapsana görevi başındayken.Sonra da kendini savun,ben sıradan bir fiil kullandım,bunun neresi küfür diye... Hadi canım sen de. Sana bişi diyim mi,komik olacam diye kendine sürekli kıl yapıştırtıp duruyorsun ya yılda bir kez...bence boşuna uğraşma,yaptığın filmleri savunmaya çalış,kırdığın potlarla daha komiksin inan...

444 9 CEM YILMAZ

Hayatta hayran olduğum tek şey vardır o da zeka.Ne çocukluğumda ne de ilk ergenliğimde,hiç kimseye hayranlık duymadım,odamın duvarlarına ya da defterlerime kimsenin resimlerini kesip yapıştırmadım.İçten içe hayranlık duyduğum iki kişi vardı hep,biri Fatih Sultan Mehmet,küçük yaşta böyle bir zekayla Bizans'ı fethedebildiği için,bir diğeri de Atatürk idi.Onun gerekçesini saymaya bile hacet yok. Büyüdükçe de bu hiç değişmedi,sadece zekaya hayranlık duydum hatta tapınma derecesinde.Gabriel Garcia Marquez'in Yüzyıllık Yalnızlık'ını okuduğumda ,zekaya olan hayranlığım iyice törpülendi. Sonrasında da büyük düşünce adamları,önemli sanatçılar falan bu zeka kervanına katıldılar benim dağarcığım içinde. Şimdilerde ise zekasına hayran olduğum bir başka sanatçı ise Cem Yılmaz.Evet sanatçı diyorum çünkü ben ona karikatürist olduğu zamanlarda da hayrandım.Mizah bir sanattır benim gözümde. Bizi güldürüyor,çok komik adam falan gibi sığ bir hayranlık değil,direkt zekasına hayranım. Şu son reklamda,444 9 ALİ 'li Türk Telekom reklamında yine zekasını konuşturdu.Çünkü adamın hayata bir karikatürist gözlüğünden bakma yeteneği var.Zekan yoksa mizah yapamazsın,ancak taklit ile güldürürsün. Taklit de bir yetenektir tamam ancak gücünü aslının yeteneğinden alır.Taklit edilen orijinal komikse zaten taklit de otomatikman komik olur yani. Zekan yoksa osuran kıllı tiplere gülersin zekan varsa gülmekten osurtanlara... En basidi,A.R.O.G'daki bir karikatür sahnesi.Sahada Roberto Carlos tiplemesi bir futbolcu var ve diyorlar ki adam süper iyi oyuncu,on kişi zor tutuyor.Sonraki sahnede bakıyoruz adamı on kişi iplerle bağlamış tutmaya çalışıyor.Bunu al,karikatür olarak çiz,koy Leman'a yine komik. Filmin tamamındaki tüm esprileri yakalayabilmeniz için en az iki hatta üç kez izlemeniz gerek o kadar ince ve o kadar zeki espriler var ki anıra anıra güldüğünüz bir sahne yüzünden bir sonraki epriyi kaçırmış olduğunuzu ancak ikinci üçüncü izlemenizde farkediyorsunuz. Son reklamda bu " kaça bastınız" cümlesine,burnunu mandal takıp çıkarttığı harika dış sese her seferinde gülebiliyorum. Çünkü komik,çünkü basit ama farkedilmemiş ayrıntılar.Komik olduğunu O farkettiriyor. Çünkü geyik yaparken güldüklerini alıp sunuyor ve herkesin geyiği oluyor.Gülmek nedir zaten hiç beklemediğin şeyi bir anda karşında görüp onun komik tarafını yakalayabilmek değil mi? Kıllı maganda herifler geyirir,bağırır,çağırır,osurur,adam döver!Herkesin o tipten umduğu,beklediği bir şey zaten,nesi komik nesi sürpriz bilmem... Dörtbuçuk milyon insan gülüyor diye onun komik olması gerekmiyor,o dörtbuçuk milyon insana mizah ve okuyarak kendini geliştirme imkanı tanımayan eğitim sistemine gülmek daha gerçekçi bence. Ne demiş ünlü düşünür Cem YILMAZ "Eğitim Şart!"

ERZURUMLU ÇAY BARDAĞI

Reklamı ilk izlediğimde bir çay reklamı zannettim tabii ki.Pek çok kişi gibi.Belki o anda zap yapacaktım ama ekranda Ali Sürmeli’nin o şiirsel ve ahenkli sesiyle seslendirdiği Erzurum şivesine takıldım.Hatta reklamın finalinde gözlerim bile doldu.Tabii ki sesin etkisiyle. Sonra ne olduysa bir gün sonra o sesi kaldırdılar ve sanırım gerçek bir Erzurumlunun kağıttan monoton bi r şekilde hiçbir duygu ve his barındırmayan dış sesini kullandılar.O anda reklam tüm çekiciliğini yitirdi. Ben İstanbull’u bir Turkcell kullanıcısı olarak Taner adına Turkcell’e derim ki Ali Sürmeli’nin o harika sesini reklama yine koyun.Tüm çarpıcılığını yitirdi çünkü bu son haliyle…

Kenar mahalle iti MİLYONERİ


Slumdog,aslında bir hayvan türü değil elbette,bir mecaz,bir argo.
Kenar mahalle iti,sokak iti,varoş iti gibi bir tanımlama kelimesi.
Jamal Malik de işte bu itin ta kendisi.

Çocukken Hindu –Müslüman çatışmasında,annesi öldürülünce,abisi Selim ile sokaklara düşüyor,binlerce,milyonlarca Hintli çocuk gibi.
Oysa orijinal kitapta ise asıl kahraman,annesi Müslümanlar tarafından öldürülen hristiyan Thomas.
F
ilmde,bir müslümanın  bir hristiyanı katletmesi ,sinemasal açıdan siyasi ve ideolojik sakınca yaratır diye değiştiriliyor.
Jamal (aslında bildiğimiz Cemal) abisiyle beraber bu “ bok çukuru “denilecek hayatı sürerken ( çok minikken sahiden de kendi isteğiyle bir bok çukuruna düşmüşlüğü de var) bir yetim daha katılıyor aralarına,hayatının aşkı olacak ve hayatının geri kalanını anlamlandıracak olan Lattika…

Abisi,Selim,Cemal’e nazaran daha bir ipini koparmış,daha bir varoş iti,daha bir yırtık,kurnaz,çıkarcı,üçkağıtçı vs…
Bu kimsesiz üç Bombaylı,hayatın türlü rezaletine birlikte katlanırlarken,Cemal,Lattika’yı bir zamanlar öğrenciyken, yetim kalınca yarım bıraktıkları okulda öğrendiği ,üç silahşörlerden üçüncüsü olarak kabulleniyor ,abi kardeş Athos ve Portos’tan sonraki üçüncü silahşörün,Aramis’in adını hiçbir zaman öğrenme şansı bulamamış olsalar da…

Cemal için o üçüncü silahşörün adı sonsuza kadar Lattika olarak kalıyor.


Çocukluktan ilk ergenliğe ordan delikanlılığa geçiş süresinde,hayatın çeşitli oyunları,Cemal’e kah bir ünlü şiirin şairini,kah Rama tanrı figürününü elindeki nesnenin ne olduğunu,kah 100 dolarlık banknotun arkasında hangi ABD başkanının resminin olduğunu,kah ünlü bir filmin kahramanının kim olduğunu öğretiyor enteresan tesadüflerle.


Hem öyle ki bu tesadüfler,hayatının belli başlı mihenk taşları olarak belleğine kazınmış acı anılarının birer sonucu olarak.

Okul değil ama hayat öğretiyor Cemal’e bütün bunları.

Ve sevmeyi…ve sadakatle bir aşka sahip çıkmayı…ve kardeş ihanetini ve paranın acımasızca tüm akrabalık duygularını nasıl yok edebildiğini.

Seneler sonra,sadece artık izini kaybetmiş olduğu Lattika’nın kendisini seyretme ihtimali var diye Kim 500 Bin İster yarışmasına katılıyor.

Sorulan tüm sorular,Cemal’in hayattaki acı tecrübeleri ile öğrendiklerinin bir sınanmasıdır tuhaf bir başka tesadüfle.
Cemal her soruda,kendi acı geçmişinin izleri ile yüzleşerek ,doğru şıkları işaretleyip,bir sonraki soruya hak kazanıyor.

Final sorusuna bir soru kalmışken,yarışmanın o günkü süresi doluyor ve final ertesi güne kalıyor.
Burda filmi izlerken en çok yadırgayacağınız şey,Hindistan’da yarışmanın canlı olarak ekrana getiriliyor olması.Telefon jokeri bile olan bir yarışmanın canlı olarak yapılması teknik ve mantık olarak mümkün değil tabii.

Üstüne üstlük bir de şu var ki,bir soruda soru sorulduktan sonra reklam arası veriliyor ve Cemal de sorunun cevabının herhangi bir seyirci fısıltısı veya sunucu kayırması ile verilmesi ihtimaline rağmen o reklam arasında tuvalete götürülüyor.

Yarışma sunucusunun hain ihbarı ile yarışma ertesi güne devrettiğinde Cemal hile yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp sorguya alınıyor ve polisteki sorgusunda ,paralel kurgu ile seyirci Cemal’in her sorunun cevabına nasıl bir tesadüfle vakıf olduğunu işte o hayat hikayesinden öğreniyor.


Final sorusu ise Cemal’in hayatı boyunca merak ettiği ama hiçbir zaman öğrenme şansı bulamamış olduğu bir sorudur.

Kalan tek joker hakkı;telefon jokeridir.

Onu kullanır ve hayattaki tek akrabasını arar.

Ne yazık ki ağabeyi de bu sorunun cevabını öğrenme şansını çok küçükken Cemal’le birlikte kaybetmiştir,üstelik çalan telefonu açacak kişi o anda ağabeyi de değildir.

Telefonun ucundaki kişi Cemal’in hayatını  o yaşına kadar şekillendirmiş olan üçüncü silahşörüdür …Ama bu silahşör,sorunun cevabını bilebilecek midir?

Filmin sonunda yönetmen Bollywood sinemasına saygı duruşu niteliğinde tipik Hint şarkılı- danslı bir son hazırlamış.
Özellikle finalde çalan Hintçe şarkılar inanılmaz güzel.
Bunun haricinde film boyunca dinleyeceğiniz tüm şarkılar da ayrıca  ruhu olağanüstü okşuyor.

 Cemal’in ilk çocukluğunu oynayan Hintli yumurcağı alıp bağrınızın tam ortasına basasınız geliyor.Diğer oyuncular da sıradanlığın doğallığı içine çekiyor izleyiciyi.

Ama içimde ukdedir,enteresan bir konu ve enteresan görüntülerine rağmen bence en iyi Film olarak Oscar’ı Benjamin Button’dan alabilecek bir film değil.Benjamin Button'un o konuda hakkının yendiğini söyleyebilirim rahatlıkla.

Üstelik,kitaptan oldukça farklılaştırılmış olgular ve ana karakter üzerinde oynamalar olmasına rağmen,en iyi uyarlama ödülünü de aldı.

Kitapta yazar şans faktörünü öne çıkarmışken,senaryo,kader faktörüne yoğunlaşmış.
Sonra da kalkıp en iyi uyarlamadan sözediliyor.
Yeri gelmişken belirtmek isterim ki,kitabını okuyup da sonradan filme aktarılan eserler içinde,aman ya rabbim bu nasıl bir tıpatıp uyarlamadır  diye dudağımı uçuklatan tek eser Peter Jackson’un  yönettiği Yüzüklerin Efendisi üçlemesidir.
Sanırım J.R.R.Tolkien,öldükten sonra Jackson’un bedeninde yeniden hayat bulmuş.

Uzun lafın kısası,gönlüm Benjamin’de kaldı.
Gidip izleyin kendiniz karar verin.Asla sıkılmayacağınız garanti.Hatta o bildik stüdyo görüntüsü,bildik müzikleriyle Kenan Işık’lı Kim 500 Bin ister yarışmasını özleyenlere de güzel bir nostalji.
Ama ille de Benjamin Button…
Geçende bir röportajını okudum Reha Muhtar’ın.En son neye ağladığı sorulduğunda,B.Button’ın sonlarında hüngür hüngür ağladığını söylemişti.Ben ise film bittikten sonra iki gün daha ağladım.
Ha,en çok ağlanan en çok gülünen en iyi midir,elbette ki hayır.
Ama insanda iz bırakmalı yahu bir şeyler…
Sophie’nin Seçimi gibi,Yeşil Yol gibi,İhtiras Fırtınası gibi…Yüzüklerin Efendisi gibi…

BENJAMIN BUTTON'IN TUHAF HİKAYESİ

Uzun zamandır bir filmi seyrettikten sonra,film bittiği halde ağladığımı hatırlamıyorum.Sanırım bu duyguyu en son Babam ve Oğlum'da yaşamıştım ve o da filmin bir sahnesindeydi.Hani şu Deniz'in ilkokula başlayacağı gün hep birlikte okul fotoğrafı çektirmek için ailenin bir araya geldiği ve Deniz'in babasının yokluğunu,büyükanne ile büyükbabanın birbirlerinin gözlerinin içine bakıp sessizce haykırdıkları sahne. Belki tuhaftır ama filmde tek burda gözyaşlarımı tutamamıştım. Benjamin Button,hikayesinin ilginçliği yanında bir de insana,ya ben olsaydım sorusunu sorduruyor.Sevdiği adamı kaybeden ve onu kollarında bir bebek olarak ölüme yollayan kadın mı içinizi daha fazla acıtıyor yoksa git gide gençleşen ve bunu engelleyemeyeceği için kızına ve sevdiği kadına,henüz makul bir yaşta iken veda edip giden Benjamin mi bilemiyorum. Hikaye sahiden de tuhaf. Bu adam yaşlı olarak doğuyor ve babası tarafından bir yaratık olarak görülüp,nehre atılmasından vazgeçilerek,bir yaşlılar bakım evinin merdivenlerine bırakılıyor. Brad Pitt'i,hangi teknoloji ile öyle zayıf,iki büklüm,neredeyse cüce gibi gösterebildiklerine zaten hayret ediyorsunuz. Gerçek,yani makyajsız Brad'i ise filmin neredeyse son çeyreğine doğru görebiliyoruz. Teknolojik olarak harika bir iş çıkartılmış.Türkiye saatiyle yarın sabah Oscar'lar dağıtılacak,umarım makyaj ve uyarlama dallarında hakettiği ödülü alır.Bir de yönetmen ödülü almasını isterim çünkü bir hikaye bu kadar doğal,bu kadar içe işleyen ve bu kadar acıtan bir şekilde daha iyi verilemezdi. Bir kadına aşık oluyorsun ama sen buruş buruş görünüp de sekiz dokuz yaşlarında iken o da daha yedi yaşında. Sonra zaman akıyor ve sen yavaş yavaş gençleşmeye,koltuk değneklerinden,bastonundan,doksanlık görüntünden kurtulmaya başlarken,o da büyümeye devam ediyor. Bir zaman geliyor ki ikiniz de birbirinize denk olacak yaşı tutturuyorsunuz. Kadın,Benjamin'e soruyor -Ben kırış kırış olacağım,sense gençleşeceksin.O zaman da beni sevecek misin? Benjamin'ın cevabı daha düşündürücü. -Ya sen beni,sivilcelerim çıkmaya başladığında da yine sevecek misin? Zaman içinde ayrılık,doğal bir zorunluluğa dönüşüyor.Kadın bir gün yaşlanacak ve sevdiği adama bir bebek olarak bakmak zorunda kalacak.Adam buna tahammül edemediği için ortadan kayboluyor. Ama kader yine onu,bir bebek olarak,yaşlı ve buruşmuş sevgili Daisy'sinin kollarında son nefesini vermeye mahkum ediyor. Daisi,bu anı yıllar sonra anlatırken şöyle diyor: -O son anında,gözlerimin içine bakarken,onun beni ve herşeyi hatırladığını anladım. Ve Benjamin,gözlerini o kadının kollarında bir bebek olarak kapattığında,benim de göz kapaklarım ağlamaktan kapanmıştı. Burda ne kadar anlatsam da ,filmin havasını,müziğini(yani kendi içsel müziğinden sözediyorum,film müziğinden değil) rengini yakalamak için sadece seyretmek lazım.Bence gece matinesine gidin çünkü çıkışta ağladığınızı göstermek istemediğiniz insanlar olabilir.

BROKOLİLİ PONPON BÖREĞİ (Tuliş usta farkıyla)

Exper reklamında kadıncağız harıl harıl tarif arıyor.Sonunda portakalağacı.com'dan buluyor,zaten siteyi ziyaret ettiğinizde portakalağacı böreğin icad aşamasını kendisi anlatmış.Ama ben beğenmedim içine koyduğu harcı.Size kendi yaptığım tarifi vereceğim. *iki adet yufka *500 gr.kadar brokoli *bir su bardağı kadar süt *yarım paket margarin veya isteğe göre tereyağı * rendelenmiş bir buçuk su bardağı taze kaşar *Bir su bardağı robotta çekilmiş ceviz içi *bir yumurtanın sarısı Brokoliyi suda haşlayın.Sadece yeşil çiçekli kısımlarını ama.Sapları börekte işimize yaramıyor,isterseniz ayrı yerde değerlendirin.Ben kıtır kıtır çiğ yiyorum mesela,yoğurda batırıp.Kalın olan ana sapını da bir güzel soyup içinden çıkan salatalık kıvamındaki tazecik filizi de yiyorum.(Brokoliden babam çıksa yerim ekolü benimdir) Neyse,efenim,niye lak lak ediyorum,Ayşe Tüter gibi somurt somurt somurtup o şekilde yemek hazırlayarak yüreğinize fenalıklar getirmeyeyim diye.Üstelik de yanımda onun gibi zırta pırta azarlayıp bozacağım bir Ceren hanım da yok! Haşladığınız brokoliyi biraz ufalayın.Nasıl mı?Ne biliim yahu,onun bir yolunu bulun işte,ben bıçakla kabın içinde çintiyorum el sürmeden.Sonra kaşarı ve cevizi üzerine dökün.Harmanlayın.(vaaay...bu harmanlayın sözü de pek şıkmış yemek tarifi verirken!) Sonracııma,sütü güzelce ılıtın.İçinde de yağınızı eritin.Bu süt yağ karışımı biraz çoksa ve artarsa,başka böreklere de kullanın.Süt yoksa,su da aynı işi görür,emin olun.Ama çok sıcak olmasın. Bütün yufkayı güzelce tezgaha yayın,her yerini bu sütlü sosla ıslatın.(Silikon yumurta fırçası bu işi kolay yapmanızı sağlıyor.Hayır canım yumurta silikon diil,fırça silikon) Sonra karşılıklı uçlarını kapatıp yufkanızı bir kare haline getirin.Sonra da dörde bölün.Yani dört küçük kareye.Her birkarenin üzerine yine sütlü sosu sürün.Sonra brokolili harcınızı ortasına koyun.Tekrar karşılıklı uçlarını kapatıp bu kez şişman bir kare elde edeceksiniz ve kapanmış uçları tepsiye değecek şekilde tepsinize koyun. Bu şekilde tüm böreklerinizi hazırladıktan sonra,mümkünse tepsisiyle beraber bir gece derin dondourucuda bekletin ki böyle pişince talaş böreği gibi ağzınızda dökülsün.Ama bekletemezseniz de olur. Pişeceği zaman yumurta akını böreklerin üzerine sürün.170 veya 180 derece önceden ısıtılmış fırında yumurtaları güzelce pişip renk alana kadar tutun. Sonra da çıkartıp yiyin ama niye brokoli koyacaksınız ille ben onu anlamadım.Bunun içine aslında bildiğiniz kıyma,bildiğiniz beyaz peynir,bildiğiniz ıspanak öyle hoş duruyor ki. Maksat güzellik olsun,eğlenmek olsun diyorsanız benim gibi alın size Brokolili Tonton Böreği...(Portakalağacı nın P'sinden Ponpon böreği oluyorsa,Tuliş'in T'sinden de Tonton Böreği oldu.) Ve o olmazsa olmaz cümlemiz ile yazar yemek tarifini burda bitirir. AFİYET OLSUN! (NOT=BÖREĞİN PONPONLU KISMI NE BENDE NE DE PORTAKALAGACI.COM'DA MEVCUT.PONPON İÇİN CEP TELEFONUNA EXPER YAZ P-O-N-P-O-N harflerini TUŞLA YOLLA BAKALIM NOOOLCEK...BEN DE MERAK ETTİM)

GÜZEL ATLAR ÜLKESİ

Yaşayan her canlı ölümü tadacaktır diye yazar ya Zincirlikuyu mezarlığında… Yaşayan her canlı,KAPADOKYAyı görmeden ölümü tadmamalı. Orada anladım ki ben bu yaşa,sırf orayı göreyim ve Tanrının heykeltıraşlığına,ressamlığına bir kez daha tüylerim diken diken olarak şükredeyim diye gelmişim,bu ömrü bunun için yaşamışım. Abartmıyorum…ya da abartıyorum evet,abartılmadan anlatılması mümkün olmayacak bir yerden sözediyorum çünkü. 60 Milyon yıl önce püskürmüş üç dağın yarattığı bir görsel şölen. Erciyes,Hasandağı ve Güllüdağ bu mimarinin fırçaları,tanrı asıl ressam. İnternet arama motoruna Kapadokya yazdığınızda karşınıza çıkabilecek yüzlerce,binlerce resim var.Ama onlara dokunmak,onların gerçek boyutlarına şahit olmak,içlerine kazınmış kiliselere,manastırlara,yeraltına doğru inen şehirlere girmek,yüzlerce yıl önce yanmış ateşlerin duvarlarda bıraktığı siyah islere dokunmak,duvarlara güvercin yumurtalarının akıyla karıp boyadıkları fresklerin bu gün hala nasıl capcanlı durduğunu hayretler içinde seyretmek olağanüstü bir deneyim. Harikulade tur şoförümüz Kenan Kaptan ve yine harikulade rehberimiz Sercan eşliğinde orada geçirdiğim o iki günü günlerdir unutamıyorum. En kısa zamanda tekrar oralara dönüp bir ilkbahar mevsiminde vadi yürüyüşlerine katılmayı kafaya koyduk. Burda size tarihçesinden,oluşumundan,nasıl oluştuğundan falan sözedecek değilim,zaten isteyen,merak eden bu bilgilere ulaşır rahatlıkla. Tek yapamadığımız şey,balonla yukarıdan seyretmekti ama bunu hiç yapamayacağımızı biliyorum.Oğlumuz çok istemesine rağmen hem hava koşulları çok çetindi hem de eşim de ben de balondan müthiş tırsıyoruz,karadan seyretmek en iyisi. Ne yapın ne edin gitmediyseniz gidin. Çömlek kebabı yiyin,eski kervansaraylardan dönüştürülmüş restoranlarda harika kahveler için,Avanos’ta çömlek evlerinden birine girip oğlumun müthiş bir heyecanla yaptığı şeyi yapın,ayak tablasında çömleğe şekil verin.Kızılırmak nasıl yoğrulup tabak,testi oluyor hayretle kendiniz şahit olun. Eski manastırlarda,eski kiliselerde,tüyleriniz diken diken olarak,tıpkı bizim gibi bir zamanlar orda yaşamış olduğunuzu farzedin.Eski taşların,eski yemek masalarının,eski taş yatakların kokusunu içinize çekin,kayaya oyulmuş mezarlara hayretle bakın.Keşişlerin duvarlara sadece delikler açarak merdiven oluşturdukları ve nasıl tırmanıp indiklerine asla akıl sır erdiremeyeceğiniz kaya keşiş evlerini görün.Hala oluşmakta olan peri bacalarının oluşum süreçlerinden birine gözlerinizle şahit olun.Normal yürürken aşağıya doğru bir bakın ve aslında oluşmakta olan bir peri şapkası üzerinde durduğunuza hayretle şahit olun.İçinizden,yüz yıl sonra kimbilir burada benim görmediğim neler oluşmuş olacak diye merak edin.Kırmızı,yeşil ve sarının nasıl inanılmaz bir tual gibi bir vadiyi rengarenk boyayabileceğine hayretle tanık olun.Deve,at,balık,Mevlevi ve meryemana şeklini almış kayaların oluşturduğu Devrent Vadisini tepeden izleyin. Kaymaklı yer altı şehrinde tarihin alt katmanlarına doğru ürkütücü ama heyecan verici bir yolculuğa çıkın.Aşağıdaki bilgileri bir başka siteden aldım ve kopyalıyorum “Şehrin giriş katında hayvanların bağlandığı yerler bulunuyor. Sonra da yiyeceklerin depolandığı bir başka bölüme geçiliyor. Yeraltı şehrinin her bir bölümü diğerine dar tünellerle bağlanıyor. Ve her giriş değirmentaşı biçimindeki hareketli kaya kapılarla kapatılabiliyor, bu şekilde düşman saldırılarından korunuluyor. Yeraltı şehrinin şarap yapımında kullanılan odaları da var. Şehir toplam 40 metre derinlikte 8 kattan oluşuyor. Şehrin mükemmel bir doğal havalandırma sistemi var. Ortak mutfağı ikinci katta. Gerek Kaymaklı’daki, gerekse Derinkuyu’daki yeraltı şehirlerinin tüm katları henüz ziyarete açık değil. Kaymaklı’nın 20 metre derinlikteki 4. katına, Derinkuyu’da ise 55 metre derinlikteki 8. katına inilebiliyor. Derinkuyu’nun toplam alanı 4.5 kilometrekare. Yaklaşık 20.000 kişinin yaşadığı tahmin ediliyor. Kaymaklı ise Derinkuyu’nun aşağı yukarı yarısı kadar. Yeraltı şehirlerinin yapımına hangi dönemde başlandığı kesin olarak bilinmiyor. Şehirlerin Hitit döneminde var olduğuna, Hristiyanlık döneminde de genişletildiği ve özellikle Arap akınlarına karşı korunmak amacıyla kullanıldığına ilişkin bilgiler var. Şehirlerin yiyecek depolamak amacıyla da kullanıldığı anlaşılıyor. Ayrıca akılalmaz doğal havalandırma sisteminden dolayı uzaylılar tarafından yapılmış olabileceğini iddia edenler bile var.” Kapadokya,pers dilinde güzel atlar ülkesi demekmiş.Orijinali KATPADUK veya KATPATUKYA diye geçiyor. Bölgeye ilk indiğimiz gün,saat sabahın üçü ya da dördü falandı.Kayseriden bir saatlik bir yolculukla otelimize ulaştık.Öyle bir fırtına vardı ki,neredeyse tur minibüsünü devirebilirdi.Gece sabaha kadar titreyerek ve resepsiyondan istediğimiz yedek battaniyelerle uyuyabildik.Sabah uyanıp pencereyi açtığımda öyle bir çığlık koparttım ki oğlum ve eşim sıçrayarak uyandılar.Her yer karla kaplıydı ve hala yağıyordu.Odamız harikulade bir vadi manzarasına ve iki adet dev kaya piramite bakıyordu ve bu manzara tamamen karla kaplıydı.Kahvaltımızı ederken kar durdu.Sonra tıpkı korku filimlerinde olduğu gibi inanılmaz bir hızla terastan görebildiğimiz tüm vadiyi bembeyaz bir sis kapladı.Eşim kara razıydı,sis gezimizi mahvedecek bir şey göremeyeceğiz diye bayağı hayıflandı ama yarım saat içinde sis çekilirken bir yağmur da başladı ve tüm karı alıp götürdü.Ama gözün görebildiği ufuk çizgisinde hala pek çok yerin sisle kaplanmakta olduğuna hayretler içinde şahit olduk. Gezimiz devam ederken bir güneş,bir yağmur devam etti,bir ara yine fırtına çıktı…yani bir gün içinde ,görebileceğimiz tüm hava olaylarını gördük desem yeridir. Tur şoförümüz,bize oraya gelen her turistin bir kez yerleşmeyi aklından geçirdiğini söyledi.Bizim de geçmedi değil ama maalesef deniz kenarı olmadığı için sadece geçtiğiyle kaldı.Ama ne yalan söyleyeyim,Ürgüp gerçekten gözle görmeden inanılamayacak kadar güzel bir ilçe ve kayalar,kaya evler ve yeni evler iç içe harika bir panaromik görüntüye sahip.Bu arada hala eski ve yeni asmalı konakların ziyaretçileri var.Ve hatta hala,ikinci konağın önünde birkaç hanım,Dicle Sürmesiiii,diye bağıra bağıra sürme satmaya çalışıyor.Dicle mi kaldı,sürmesi mi kaldı bacım,diyesim geldi tabii.Konağın biriki odası hala eski dekoru ile muhafaza edilmiş ziyaretçiler için ama aslında gece klübü olarak kullanılıyor.Heryerde dizinin fotoğrafları,kahramanların resimleri asılı.Konağın önüne de belediye kocaman bir anıt yapmış,diziye emeği geçen herkesin adını yazdırmış. Asıl güzellik tabii şarap evlerindeydi ve biz şarap tutkunu iki deli şarap almadan asla dönmeyeceğimiz için,şunu da bunu da diye diye şarapları tadıp durduk.Gerçi Şirince’deki şarap evlerinden biraz farklıydı,burada şarabı fabrikasyona dökmüşler,sadece üzümden yapılıyor,Şirince’de ise akla gelebilecek her meyvenin şarabını tadabiliyor,satın alabiliyorsunuz.Ama yine de favorimiz üzüm şarabıdır.Üstelik kırmızı! Dönüş günü neredeyse ağlayacak kadar üzüldüğümüzü de eklemeliyim çünkü gezemediğimiz,onyedi vadi ve yüzlerce kilise ve manastır kaldı.Vadi yürüyüşleri de cabası. Üçgüzeller’i,Zelve’yi,Çavuşin’i,Devrent’i,Ortahisar’ı,Ürgüp’ü,Avanos’u,Göreme’yi,Kaymaklı yer altı şehrini ve Göreme Açıkhava Müzesini(ki favorim burasıdır) Güvercinlik Vadisini ve Paşabağ’ı mutlaka görmeden ölmemeye bakın. Hayatınız değişecek,hele kileseleri gezerken mutlaka bir rehber ile olun,öyle şeyler anlatacak ki bazen ağlamak isteyeceksiniz.Neden mi? Gidin ve kendiniz görün. Güzel atlar ülkesi,mutlaka yine geleceğiz.Vadilerinde tutulmamış sözlerimiz var!.... (NOT=Bir ara vakit bulduğumda,çektiğim resimlerden bazılarını buraya ekleyeceğim.Her ne kadar resimler asla aslını yansıtamasa da...)

ŞU KADARCIK ŞEYİN FİYATI

Sevgililer günü yaklaşıyor. Nefret ederim zoraki kutlama günlerinden,pek çoğunuz da benimle aynı fikirdesinizdir,eminim. Anneler gününden,babalar gününden,sevgililer gününden … Zoraki hediyeleşme günleridir. Bayramları severim,bunu da bilir benim okuyucularım.Onlar özeldir,anlamları çok evrensel gelir bana.İnsanlığa unutulmak üzere olan bazı erdemleri hatırlatır,zoraki de olsa.Gibi yapmayı öğretmesi bile bir faydadır. Ama annesini,babasını,sevgilisini unutmak üzere olan var mıdır ki şu dünyada,onları bir günle hatırlatmak falan gibi bir denyoluk yaratılmıştır insan eliyle? Ha bir de bu işin medya ile zorla,ama öyle böyle değil bayağı demir yumrukla kutlatılması durumu var ortada.Daha o “özel gün” e on gün kala başlar gazeteler,dergiler,televizyonlar ve radyolar…Binbir türlü duygu sömürüsü ile o muhteşem kişiye neden hediye almamız gerektiğini anlatan reklamlar döner durur heryerde. Sevgilililer günü,anneler ve babalar gününden biraz daha farklıdır tabii.Bu kutlama tek taraflı değildir onlar gibi.Sevgili olmak için iki kişi gerekir ve karşılıklı hediye almak gerekir.Bingooo! Tüketim toplumuna bir taşla iki kuş! Gerçi anneler ve babalar günlerinde de hem kendimizinkine hem de kayınvalide veya kayınpederlerimize aldığımızdan aslında onlar da bingodur,bir taşla iki kuştur tüketim toplumu kültüründe ya neyse… Fakat her nedense,hep kadın sevgiliye alınabilecek hediyeler sokulur medyadan gözümüze gözümüze.Hele pırlanta reklamları beni iyice çileden çıkartır.Bir kere zaten takı takmayan,alyansını bile parmağına geçirmekte zorlanan bir insansanız benim gibi,hayatınızda incik boncuk,değerli değersiz her türden süsü püsü bir takım uzuvlarınızda taşımak hep yük gelmişse,kol saatinden başka hiçbir şeye yüz vermiyorsanız,beni anlamakta hiç de zorluk çekmezsiniz.Topraktan çıkartılıp parlatılıp parlatılıp şekil verilen bir şeyin neden o kadar yüksek fiyatla kadınlara bir etiket formuna getirilip satıldığını,bir takım hatunların da (ki muhtemelen az gelişmiş beyin hücrelerine sahip olanlardan sözediyorum) bunlara ayılıp bayılıp parmağına kulağına geçirdiğini anlamakta oldum olası zorlanmışımdır. İşte dediğim gibi bu sevgililer gününde de yine aynı şey…Şu kadarcık diye irice bir şeker fasülyesi tanesi kadar gösterdikleri şeylerin fiyatlarını da açıklamak gafletinde bulundular şimdi reklamlarda. Aaa...! Bir de baktık ki hiç de o kadar abartılacak fiyatlar değilmiş! Eee? Şimdi noolacak? Bir kere o şeyi sırf fiyatının çok yüksek olduğunu düşündüğü için sahip olamadığı bir takım değerleri parmağında göstermelik taşıyarak tatmin olacak olan hatunlar hayal kırıklığına uğrayacak! Hiç de pahalı değilmiş! Çalışan her kadın iki üç takside bile gerek kalmadan gidip alıp tek taşını kendi takıp bir de sevdiceğim aldı diye hava atabilir,ne değeri kaldı şimdi sevgilinin onu alıp sana takmasının diil mi ya? İkincisi,televizyonda gördüm bunun fiyatı şu kadarmış diyebilecek kadın artık,adam o hediyeyi verirken hiçbir sürprizi kalmamış olacak,kadın geceler boyu acaba buna kaç para verdi benim için diye merak edip durmayacak.Hatta ucuzundan almış,bunu reklamda görmüştüm diye belki bozulacak…İçinden pinti herif diye hayıflanacak. Üçüncüsü,kadın ola ki onun fiyatını televizyonda görmemiş olabilir,ama kıskanç çevresi bakıp bakıp,bunun reklamını gördüm ,bu en ucuz olanlarından diye kadını gaza getirip küplere bindirecek… Nerden bakarsan bak fiyasko bir reklam düşüncesi.
Tabii satışları etkileyecektir,işe minibüsle gidip gelen,kıçında son altı ay içinde asla yenisi alınmamış don taşıyan hatunlar bile parmaklarındaki yüzükleri,mahalle manavına,pazarcı esnafına,mahalledeki kadınlara göstermek için bahaneler bulabilecekler artık. Zaten herkesin ulaşabildiği şey değerli değildir,diye bir anlayış var ya modada… Bu da böylece sıradanlaşacak,herkesin parmağında var olan bişey olacak ne güzel.Reklamcılık açısından fiyasko belki ama toplum huzuru açısından gayet güzel bence. Asıl kafama takılan da neden hep dişi sevgililere çalışıyor bu reklamlar?Kırmızı gül resimleri içindeki gazete reklamları,parfümler,iç çamaşırları,renkli taşlı pembe,mor telefonlar falan? Yemin ediyorum bir tek yerde bile erkeğe özel bir ürünün reklamını görmedim,sevgililer günü için.
Herkes dişi sevgiliye çalışacak,erkek sevgilinin canı yok!Ona çiçek alan,gönderen,ona güzel şiirler yazan,ona sürprizler hazırlayan yok! Herşey kadına,yaşasın dişi sevgililer günü! Medya da biliyor kadının arıza olduğunu,kadının hediye uğruna neleri yuttuğunu. Karısı veya sevgilisi tarafından aldatılmış ya da onur kırıcı davranışlara maruz kalmış bir erkeği hangi kadın pahalı bir hediye ile birden hafıza kaybına uğratabilir?Var mıdır çevrenizde,karısının hediye ettiği pahalı bileklik hatırına onun aldatmasına göz yummuş gibi davranan bir erkek? Ya da süper bir cep telefonu hatırına karısının iğrenç hakaretlerine,abuk sabuk davranışlarına ses çıkarmayan bir adam? Yok! Olmasın da lütfen! İsterdim ki kadın da olmasın ama bu mevzu çok derin.Şimdi kadının ezilmişliğinden bir başlarsınız,ben de kafasızlığından başlarım,tartışır tartışır dururuz. Parmağında yüzükler,kolunda bilezikler,oy sana herkes dolansın Emine,nedir bu beyinsizlikler,nedir bu beyinsizlikler! (Not=Emine şarkıda geçen kadının ismidir,tüm Emine’leri tenzih ederim…)