sağtık

80'LERDE TV' DE NELER İZLEDİK?


Seksenlerin televizyon ile ilgili yüzünü yazmak oldukça zor.
Hatırlanacak anlatacak çok şey var.

Yılbaşı eğlenceleri,konserler,müzik programları,diziler,yarışmalar…

Tek kanallı ve hatta siyah beyaz yayın yapılan dönem oldukça renkliydi aslında.
Şimdiki gibi çılgınca yerli dizi çekilmiyor,dışarıdan gelen yabancı Amerikan dizileri her gece evimizin tam orta yerine büyük bir heyecanla beklenerek yerleşiyordu.

İstiklal Marşı ile başlayan yayınlar,akşam yine askeri bir bayrak töreni görüntüleriyle ve İstiklal Marşı ile biterdi. 

İlk aklıma gelen yabancı diziler şunlar

Charlie’nin Melekleri,Dallas,Baretta,Cinayet Dosyası, Flamingo Yolu,Şahin Tepesi,Kara Şimşek,Mork ve Mindy(Robin Williams’ın Türk izleyici ile ilk buluşması) ,Saint’in Dönüşü,Kung fu,Flipper,Görünmez Adam,Şahika,Daktari,Martı Adası,Hayat Ağacı,Sahil Güvenlik,Savaş ve Anilar,Savaş Rüzgarları,Görevimiz Tehlike,Güzel ve Çirkin,Aydan Şener’li Çalıkuşu,Yalan Rüzgarı,Susam Sokağı,Alf,Kuzey ve Güney,Benny Hill Show Mavi Ay,Mc Gyver,Altın Kızlar…

Yayın kesilince Necefli Maşrapa…

Kuruluş,Küçük Ağa,Ziyaretçiler,Cosby Ailesi,Miami Vice,Charles İş Başında, ve Webster.Yedi Kardeşe Yedi Gelin,Sarı Gül,A Takımı,Uykudan Önce ile her gün yüzlerce çocuk adı sayan rahmetli Adile Naşit,Şöhret,Alacakaranlık Kuşağı,Hanedan,Simon and Simon,Kaynanalar,Emret Bakanım,Magnum,Muppet Show ,Cesur ve Güzel, Beyaz Gölge,Köle Isaura….

Olivia Newton John'un ‘‘Physical’’ şarkısıyla kendinden geçerek aerobik hareketleri yapmak...

Aerobik denince Yasemin Evcim.

Erhan Konuk’un hazırladığı pop saati,Sezen Cumhur Önal’ın çikolata renkli şarkıcılarıyla ekranda yer aldığı Müzik Yelpazesi...

Pazar günleri öğleden önce Uçan Kaz veya Georgie…
Sonra Hikmet Şimşek yönetiminde Pazar Konseri…öğleden sonra mutlaka bir Western ya da bilimkurgu filmi…Superman’lar Supergirl’ler…Robert Mitchum,Kırk Douglas,Robert Redford… John Wayne ya da Clint Eastwood’lu kovboy filmleri veya Michael J.Fox’un Geleceğe Dönüş serileri…

Türk Filimleri de bazı geceler dizi film yerine verilirdi.Yani hem dizi film hem film olmazdı aynı akşam.
Pek çok hafta içi günü Açıkoturum,Ekonomi Dosyası gibi programlar işgal eder,bu gecelerde hiç kimse TV izlemezdi zaten.
Evinde video player’i olan ona,olmayanlar ise  TV’lere bağlanarak çalıştırılan siyah beyaz görüntülü Nintendo atarilere…

Barış Manço ile Adam Olacak Çocuk,Barış Manço ile Yediden Yetmişyediye de Pazar günlerinin sevilen programlarındandı.

Pazar günlerinden yine hatırladığım bir başka ayrıntı,erken saatlerde,bonus kafalı bir ressamın yarım saatten az sürede çizdiği manzara resimleriyle resim öğreten bir programdı.Resim Sevgisi miydi neydi adı…


Cenk Koray’ın Pazar Stüdyosu,televizyonda hediye pazalıkları,kutumu açın Cenk Bey sloganları…
Bay Meraklı çizgi karakteriyle ilk Cenk Koray’ın programları içinde tanıştık. TSM koroları konser programları,THM koroları konser programları…

Pop müziğin adı da başkaydı.
Radyoda şöyle anons edilirdi “Şimdi Türkçe sözlü hafif müzik”
Bu kadar!
TRT sanat kanalı olmaya daha o zamanlardan soyunmuştu.Kalitesiz,düzeysiz hiçbir şey izlenemezdi.
  
Arabesk,TRT televizyonu ve radyosunda her şekilde yasaktı.
Dönemin arabeskçi diye kabul edilen hiçbir sanatçısı yer alamazdı.Orhan Gencebay,Müslüm Gürses,Ferdi Tayfur…hatta cinsiyet değiştirdiği için Bülent Ersoy.
Bunları TRT radyosunda da dinleyemezdik,o nedenle frekanslar hep POLİS RADYOSU nu çekecek şekilde ayarlanırdı radyolarda.

Sabahları saat on civarında ARKASI YARIN’lar olurdu,deli gibi takip ederdik,harikulade seslendirme yapan tiyatrocuların sesinden.
Cumartesi günleri Radyo Tiyatrosu olurdu yanılmıyorsam öğleden sonra birde ya da tam üçte.
Sabahki arkası yarını kaçıranlar akşam beşte tekrarını yakalardı.

Bir de okul çocukları için bir program vardı adını hatırlayamıyorum okul treni miydi okul bahçesi mi?
Hah tamam Okul Bahçesi…eğitici öğretici amaçlı bir programdı ve oradaki Dede’nin sesinden nefret ettim kendimi bildim bileli.


Yılbaşlarında bir güzellik yapıp,bazen yasaklı sanatçıları ekrana çıkarttığı da olurdu TRT nin.Yılbaşına girildikten sonra ekrana çıkacak dansözü beklerdi babalar ağabeyler evin gençleri.Çoğu kez Nesrin Topkapı olurdu bu,her tarafı örtülerle şallarla kapatılmış halde sözde dansı yapardı,göbeğini seyirciye gösteremeden.
Zeki Müren her yılbaşı özel eğlence programının assolistiydi.Bülent Ersoy cesurca cinsiyet değiştirmiş o ise hanımsı görüntüsüyle yaşamayı tercih etmişti.
Biri hep sansürlendi,biri ise her zaman TRT nin başının üzerinde yer aldı.  

Ramazan boyunca da TRT oldukça keyifli programlar hazırlatırdı.
Başrolünde hep Ahmet Uğurlu’nun olduğu,Hüseyin Rahmi Gürpınar Hikayeleri canlandırılırdı.

Necef Uğurlu’nun yazdığı eski Osmanlı durum komedileri yapılırdı son derece kaliteli ve seviyeli…
Zaman içinde TRT sabahları da yayın yapmaya başladı.


Pek çok Brezilya ve diğer Güney Amerika yapımı arkası yarın dizisiyle Türk kadınının tanışması seksenlerde başlar.
TRT 2’ nin yayına girmesiyle tamamen sabah kuşağına hakim bir kadın programı başladı,yukarıda da sözetmiştim,HANIMLAR SİZİN İÇİN.


Tiyatro sanatçılarının sunduğu bir kuşak programdı ve Webster dizisi işte bu kuşak içinde yayınlanırdı.
Gençlerin diline dolanan “vaaaauv!” ünlemi de bu minik zenci veletten kalmadır. Bu sevimli zenci çocuğu ,Oya-Bora ikilisinde şarkı söyleyen Oya’nın seslendirdiğini öğrendiğimizde ne şaşırmıştık.
Tıpkı Abone şarkısıyla inanılmaz bir popülerlik yakalayan adeta ortalığı yıkıp geçen Yonca Evcimik’in otuz yaşlarında olduğunu öğrendiğimizde şoke olduğumuz gibi.
Kadın anca yirmilerinin başında görünürdü bize.


Buz pateni izlememek o dönemin ayıplarındandı.
En gencinden en yaşlısına herkes,ama herkes buz pateni izleyicisiydi.O yılın yıldız patencileri ezbere bilinir,bir önceki yarışmaya göre performansı yorumlanırdı.

Jane Turnwill - Christopher Dean çiftinin final gösterilerinde Ravel’in Bolero’suyla yaptıkları muhteşem buz dansını kim unutabilir?Katerina Witt’in güzel yüzünü?

Milli basketbol maçlarına ülkece yoğun bir düşkünlük başlamıştı ayrıca.Yedisinden yetmişine,okumuşundan ev kadınına kadar herkes,BEYAZ GÖLGE adlı diziden sonra,birer basketbol uzmanı kesilmişti ve milli takımın,Aytek'li,Efe'li,Erman'lı,Melih'li milli basketbol takımının maçlarının olduğu saatlerde tüm Türkiye ekran karşısında maça kilitlenirdi.
O dönemde doğan erkek çocuklarının çoğunun adı bu yüzden Aytek,Efe ve Erman konuldu. 


Görsel dünyamız TRT’nin bize sundukları ve magazin dergilerinde gazetelerinde gördüklerimizle sınırlıydı.Hatırladığım tek gençlik dergisi olarak Onyedi’yi söyleyebilirim.
Sonra bir Hey Girl çıkmıştı ama o seksenlerde miydi onu pek çıkartamıyorum.
Sinemalarda çok gişe yapan filmleri de hatırlayabildiğim kadarıyla sayayım.

TOP GUN,ENDLESS LOVE,E.T.,KRAMER KRAMERE KARŞI,NİNJA,YILDIZ SAVAŞLARI,FLASH DANCE,BREAKDANCE,SUPERMAN,AVARE,ELM SOKAĞI 
 SERİSİ,HAYVAN MEZARLIĞI,SOSYETE POLİSİ,NEFES NEFESE…

Tabii ki ROCKY serileri ve unutulmaz Stallone klasiği RAMBO…
Van Damme da o yıllarda ünlenmişti yine KAN SPORU filmiyle .
Ve Arnold Schwarzenegger ‘li CONAN ve TERMINATOR.
(Türk filimlerine o yıllarda pek gitmezdik ama Eşkıya doksanlarda bu kuralı tamamen değiştiren en önemli filmdir.)


O yıllarda,Serpil Çakmaklı,Ahu Tuğba,Hülya Avşar,İbrahim Tatlıses,Banu Alkan,Neslihan Acar,Derya Arbaş gibi sanatçıların başrol oynadıkları filmleri çok fazla yer alırdı afişlerde. Bir de iki film birden oynatan sinemalar vardı ama bunlar doksan başlarında yavaş yavaş yok oldu.

80'LERDE NE GİYDİK NE TAKINDIK

 

Hemen ilk aklıma geleni yazıyorum.
Impulse deodorant,Pinky şampuan,Blendax şampuan ve Aida deodorant.
Sonraları Reward.

Hatta bir reklamı bile vardı,kötü kokan bir kadın veya erkek gösterilir,yanındaki kişi de bu kokudan rahatsız olup “biri ona Reward deodoranttan sözetmeli” derdi yüzünü buruşturarak.
Pinky şampuanın reklamını da hatırlıyorum.

İşte bu şampuan benimkiii..bakın saçlarım ipek sankiii…pinkiiiiii…
Blendax'ın şarkısı da şöyleydi; 
blendaks blendaks şampuanı saçlara hayat veriiiiir…
ince belli mavi Blendax şişelerini hatırlamamak mümkün mü?

Impulse deodorantlar bir anda o kadar ünlendi ve o kadar çok çeşitlendi ki sokakta yürüyen ve koku kullanma alışkanlığı olan her on kadından dokuzu bunun bir çeşidinden kokmaya başladı.


Deodorantlar o zamanlar asıl üretilme amacı olan kol altına sıkılacak yerde,bir çeşit parfüm olarak algılanır ve kol altı hariç her yere sıkılırdı.En çok da giysilerin üzerine.
Bu nedenle seksenli yıllar ter kokusu ile elbiseye sıkılmış parfüm kokusu karışımının en çok hissedildiği yıllardır ki bu gün bile ter kokusu konusunda yurdum insanının pek fazla ilerleme kaydettiğini söyleyemeyeceğim.

İlk aklıma gelen ikinci kozmetik ürünü ,Tokalon pudradır.
Kadınların fondötenden pudraya yavaş yavaş kaydığı dönemde,bebek pembesine boyadığı ciltleri epey bir işgal etmişti bu ürün.


Daha sonraları,başka başka pudralar da aldı raflardaki yerlerini ama çok uzun süre vazgeçilemedi Tokalon’dan.

Çilfazıl leke kremi ,mavi teneke kavanozda Nivea el ve yüz kremi,turuncu kavanozda 21 adlı nemlendirici krem,dönemin kısıtlı ve yaygın ürünleriydi.
Geceleri nedenini bu gün bile hala bilemediğim bir şey yapar,suratlarımıza talk pudrası sürüp yatardık.Hala hayatımda yaptığım ve nedenini anlayamadığım bu kadar abuk bir şey yoktur.


Geceleri yatmadan önce ayrıca saçların ön kısımların bigudilere sarmak veya dalga dalga olsun diye kağıt bigudilere kıstırmak ya da ince ince örüp iki gün öyle yattıktan sonra sabah saçı açıp oluşan modeli heyecanla beklemek vardı bir de.

Jöleler henüz saç şekillendiriciler arasındaki yerini almadan önce tek ürün,yani saçı şekillendirmek için kullanılan tek şey limon suyuydu.
Kuaförler de spreyli şişelerin içine bira doldurur saçı onunla sararlardı,sonra hooop o sıcak makinanın içinde oturturlardı dakikalarca.

Ondüle idi o dalga dalga saç modelinin adı ve herkesin tek derdi buydu.
Sonra jöleler çıktı tabii tek çeşit.Mavi!
Saçına hiçbir şekil vermeyecek olanlar bile kurutmadan önce jöle sürme alışkanlığı edinmiş durumdaydılar seksenlerde.

Henüz perma çılgınlığı başlamamıştı.

Bu çılgınlık başladığında ise,artık o mavi renkli yumuşak şey avuç avuç sürülmeye başlandı saçlara.
Her geçen gün yeni bir etkisi keşfedildi jölenin…en sonunda da saçları döktüğü!
Permalar hayatımıza girdiğinde,onunla beraber bir de kelebek şeklindeki saç tokaları yapışıverdi saçlara.

Seksenlerin filimlerine bakın,Hülya Avşar ve Serpil Çakmaklı bu perma ve kelebek toka akımının bir numaralı öncüleriydiler.

Permanın krallığı doksanların ortalarına kadar sürmüştür.
Ama düz prasa saçların da yeri yine başkaydı ve bunun için ütü masası üzerine serdiğimiz saçları ütülemesi için en yakınımıza az diller dökmezdik hani.

Yine Hülya Avşar’ın moda ettiği bir dolma saç vardı.
Alın üstündeki  kaküller tepede toplanıp bir top haline getirilirdi,Avrupa Yakası’ndaki Makbule’nin saçlarını hatırlayın.
 Genelde bu model verildikten sonra saçın geri kalanı arkada kuyruk yapılır ve hortum gibi sarılırdı bir kumaş parçası ile.

Sonra ortaya hazır hortum şeklinde tokalar çıkıverdi de kurtardılar bizi saçlarımızı mumya gibi sarma derdinden.

Aslan başı denen bir model,şimdiki EMO saçı denilen,arkaların uzun,önlerin ve tepelerin kısa katlar şeklinde kesildiği garip bir moda olarak genç yaşlı herkesin kuaförün yolunu tutmasına sebebiyet verdi bir dönem. 

Havlu kumaşlar da ,çoraptaki egemenliğinden kısa bir süre sonra , alın bandı olarak yapışıverdi kafalarımıza.

Herkesin kafasında renk renk alın bantları görülmeye başladı.Hatta üzerinde Nivea,Blendax yazan promosyon ürünleri ile bile sokakta gezenler yadırganmazdı.

 Oksijenle ve amonyaklı perhidrol karışımı ile evde kendi kendine röfleler veya gölgeler yapmak çok yaygındı.
Daha sonra, bu yöntemin kullanıldığı saçlar turuncuya dönük bir renk alırdı ama olsundu yani.

Değişiklik en önemli şeydi seksenlerde.

Saçların boyamaya ailesinden izin alamayanlar,kına ile hallederdi değişiklik merakını.
İmaj her şeyden önemliydi.

Kirpik kıvırma maşaları hayatımıza o yıllarda girdi.
Kirpiği olan olmayan herkes bir tane edindi bunlardan.
Herkes kıvırcık saçlı kıvırcık kirpikli olmaya başlamıştı.

Herkes birbirine benziyordu ve birbirine benzemeyenler yadırganıyordu.
  
Şeffaf cilalarla tırnakları parlatmak bir anda salgın gibi yayılan akımların binlercesinden biriydi.

Bir de FLORMAR’ın 215 numaralı  bir ruju vardı.
Metalik pembe…aman yarabbi yahu başka hiçbir rengin bir ülkenin kadınlarında bu şekilde salgın hale geldiğini bilmem.Marka konusunda yanılmış olabilirim Catherine Arley de olabilir  ama emin değilim.
Çantasında,cebinde bu ruju taşımamış olan varsa o yıllarda,kesinlikle çook şey kaçırarak yaşamış demektir seksenleri.

Kulaklara klipsli kocaman metal küpeler takılırdı.
Altın veya gümüş rengi hiç fark etmez.
Büyük olsun yeter.
Bir de kulak memesine saplanmış bıçak makas gibi görünen ama tabii ki bir hileden ibaret olan plastik küpeler vardı.

Rengarenk plastik bilezikler de…

Saç lastiği gibi ama bunlar bileklere dizilirdi ve ne kadar çok ve renkliyse o kadar güzeldi.
Plastik denince hemen aklıma yazın her kadının ayağında gördüğümüz ama 

Allahtan modası çabuk geçen bir ayakkabı mı desem terlik mi desem garip bir şey geliverdi.
Böyle Spartaküs sandaleti gibi,altı kauçuk lastik,üzeri kalın şeritli lastiklerden oluşmuş bir şey.
Lastik ve lastik ve lastik.
Başka hiçbir malzeme yok…

Oduncu gömlek,timberland model ayakkabı (mümkünse püsküllüsü )ve süet çizme ve balıksırtı kaban veya paltoların modası hiç değişmezdi.Her renkten oduncu gömlek,her renkten kadife pantolon,her renkten süet çizme…

Çantalar mutlaka uzun askılı olurdu ve hatta metal zincir askılar daha havalıydı.

Gençlerin çantaları minik olurdu yaş ilerledikçe çantanın boyutu da büyürdü.
Seksenlerin sonlarında doğru sırt çantaları moda oldu öğrenciler arasında.O zamana kadar erkekler bond,kızlar omuzdan askılı çanta kullanırdı okulda.Çanta tercih etmeyenler için klasör her zaman havalı bir seçenekti şimdiki gibi.

Dönem,abartılar dönemiydi.Her şey ama her şey abartılı olacaktı. Bunun içindi o kocaman küpeler,bunun içindi o rengarenk pantolonlar gömlekler,bunun içindi o hava yastığı tıkılmış gibi vatkalanmış gömlekler ceketler.

Her şeye vatka dikmektense,sevdiğin model vatkayı alıp sütyen askısının altına kıstırmak ve her kıyafetinle kullanmak o kadar doğal o kadar sıradan bir şeydi ki vatkalı mayolar bile görülmeye başlandı vitrinlerde ve Banu Alkan’ın bu şekilde vatkalı bir sürü mayosu vardır arşiv resimlerinden araştırabilirsiniz.
Bir başka abartı unsuru,fosforlu ve metalik renklerdi.

Fosforlu pembeden ,yeşilden atkılar bereler,şallar,eldivenler,fosforlu ceketler,kooocccamaaan camlı güneş gözlükleri,koocccaman çerçeveli dereceli gözlükler.

Hiç ihtiyacın yokken bile dereceli gözlük takma olayı bile ayrı bir modaydı.Hiç bir görme şikayeti olmayanlar  dahi, sadece moda diye birer dinlendirici alır takardı.

Entel kelimesi yeni yeni moda olmuştu o yıllarda,amaç sadece ve sadece entel görünmek akıllı muamelesi görmekti.

Beli yüksek,üstten bol alta doğru süratle daralan şalvar model pantolonlar,başka hiçbir modele yaşam şansı tanımayacak kadar hüküm sürdü yine bu yıllarda.
Kotta,kadifede,kumaşta,her şeyde ama her şeyde bu modelin tartışmasız egemenliği kabul edilmişti.Paçalar özellikle kısaydı.Bele de kocaman ama kossskocaman tokaları olan kemerler takılırdı.

Zaten her şeyin üzerine kocaman kemerler takılırdı. Belde koca tokalı bir kemer,omuzlarda rugby oyuncuları gibi vatkalar,altta şalvar pantolon,permalı uzun saçlar ve koca koca klipsli küpeler…Sokakta her saniye bu görüntüde bir kadına rastlardınız.

Puantiye de yine hiç olmadığı kadar moda olmuştu bu yıllarda.
İrili ufaklı her çeşit puantiye makbuldü.Erkeklerde bile puantiyeli gömlekler giyme modası almış yürümüştü.

Yine Hawaii desenli palmiyeli falan gömlekler de o yılların en sevilen moda unsurlarından birisiydi. Kad ınların tuhaf giysi alışkanlıklarına daha sonraları kravat takma alışkanlığı eklendi.

Deri,kumaş,el örgüsü…her türlü malzemeden kadın kravatı da pek hoş pek gerekli olmaya başladı kıyafetlerde.
Bir de pantolon askısı eklendi buna seksen sonlarında.Renkli,neşeli cıvıl cıvıl pantolon askıları.Erkekler arasında en önemli öncülerinden birisi Kayahan’dır.

Yine Shetland kazaklar,Lambswool kazaklar bir zenginlik göstergesi kabul edilen moda unsurlarındandı.
İlle baklava desenli olanlar ve ille süveter tarzı olanlar.Bu narin,yumuşacık ve sıcacık örgüler ,annelerimizin elde ördüğü kazakların süveterlerin yerini hemen almaya adaydı ancak fiyatları oldukça yüksek olduğundan uzun bir süre anca yüksek gelirli insanların üzerlerinde seyredebildik.

Yine kazak demişken seksenlerin ortasında,yarım balıkçı yaka ve yakası fermuarlı trikolar sarıverdi ortalığı.Artık fermuarsız her tür kazak demode görünmeye başlayacak kadar fena girdi hayatımıza ve geldiği hızla da gidiverdi.

 Balıkçı paça kısa boylu pantolonlar da hemen bu devrede salgın oluverdi.Bol ve düz kesim bu pantolonlar kışlık kumaşlarda bile altındaki botlarla ve çizmelerle epey bir salındı moda hayatında.

Yazın giyilen kaprilerin adı o zamanlar bermuda pantolondu. Erkekler şimdiki gibi pek rağbet etmezdi bunlara.

Erkek pantolonları her daim uzun duble paça,ama ille yarım şalvar ve ille pileli idi.Yüksek belli ve isteğe göre pantolon askısı ile.

Sonra yine birden parmaksız eldivenler sardı ortalığı.Madonna’nın bir klibinde görülmüş ve hemen moda dünyasını altüst edivermişti.

Madonna açık renk yüze koyu renk eyeliner ve koyu renk mat ruj modasını da Türkiye’ye sokan kadındır.
Tüm genç kızlar bir anda o pembe rujları terk edip,mat kahve,mat bordo rujlar,gözkapağında siyah eyeliner ve kahverengi farla gezmeye başladılar günlük hayat içinde.

Sivilce sorunu olanların yardımına Vichy markası koştu ilk o yıllarda.Bir sürü ve birbirinden pahalı ürünlerle girdi pazara ve hiç kimse bunları kullanıp da sivilcelerinden kurtulamadığı halde inatla paralar akıtıldı markaya.

Dediğim gibi dönem abartı dönemiydi,dönem dikkat çekme dönemiydi.Ama dikkat çekecek bir şey hemen salgın halinde yayıldığından ve herkes herkesin taklidi oluverdiğinden,kimse dikkati çekemiyordu ve yeni bir şey keşfedilince ona saldırıyordu herkes.

Dore,lame gömlekler,saten gömlekler,ışıltılı,taşlı imitasyon takılar,her şeyin ama her şeyin imitasyonu feci modaydı.
Bakır,gümüş,deri ,meşin takılar,plastik unsurlar,hatta basit tenekeler bile,dikkat çekmek uğruna bin bir çeşit forma sokulur,herkes hiçbir şeyi sorgulamadan kabul eder,giyer,takar,sürerdi.

 Seksenlerin sonlarına doğru bu sefer de uzun pardesü,uzun palto,uzun hırkalar sardı ortalığı.Herkes attı üzerindeki kısa montları ve herkes birer Matrix modeli uzun bir şey geçiriverdi üzerine.

 Sonra bunun altına Rodeo çizme ve bot giyilmeye başlandı.Üzerine bir de streç dediğimiz taytlar kotlar moda olunca,herkes aksiyon filimlerinden fırlamış gibi giyinmeye başladı.
 Bu streç kotlar o kadar tutuldu ,streç pantolonlar şişmanından zayıfına gencinen yaşlısına o kadar olmazsa olmaz hale geldi ki annemin bile o dönem ayaktan geçirmeli streç pantolon giydiğini hatırlarım.

Hani böyle bilekte bitmiyor da topuğunun altından bir şerite ayağını geçirerek giyiyorsun böylece gergin duruyor.


Yine seksenlerde birden moda olup sonra yine demode olan bir lastik çizme çılgınlığı vardır.
Rengarenk,her semt pazarında bulabildiğimiz bu çizmelerle az paraya çok çeşitleme yapabilme özgürlüğünü yaşayabilmiştik.

Bende beyazı ve kırmızısı vardı ve streç kotun üzerine giyip,çizmenin koncunun üzerine de aynı renkten el örgüsü tozluklar katlardık.
Fazla değil işte iki santim kadar.

Lastik çizmeler hızla moda hayatından çekildiyse de dizin altında renkli bir şeyler görme alışkanlığı kolay çekilmedi.
Bu nedenle bir dönem de streç kotların üzerine giydiğimiz renkli örgü tozluklarla geçirdik moda hayatımızı.

Herkesin evinde iki saatte örebileceği bu pratik aksesuarı bu gün karşılığında Bodrum’da yazlık bir ev verseler bile kullanmam.

Örgü modası o kadar sardı ki bir ara insanları,elde yirmi dakkada örülmüş cüzdanlar,kalemlikler,omuz çantaları,hiç kimsenin yadırgamayacağı birer aksesuar olarak sızmıştı yine seksenlerin içine.

Seksen sonlarında,baston şemsiyeler moda oluverdi.


Semt pazarları,sokak satıcıları sanki başka şey satmak yasakmış gibi yığınlarlar getirip koydular tezgahlara.Özellikle sırta asılacak askısı olan ve tahta sapı ördek kafası şeklinde olan bu şemsiyelerin yeşil damalısından almıştım bir tane uzun yıllar da kullandım hatta modası geçtiğinde bile hala bozulmadan kullanılır durumdaydı.

Boğazdan kelepçeli babetler,bileğe kadar uzun koçlu Nike basketbol ayakkabılarını günlük giymek,kot gömlek,gömleği ne kadar geniş olursa olsun ille kotun içine tıkıştırmak,hatta kazağı bile kotun içine tıkıştırmak gibi saçmalıkları nasıl yapmışım nasıl razı olmuşum bilemiyorum.
Yıllar sonra takı kutumdan çıkarıp tiksinerek attığım klipsli dev küpelerimi de öyle.
Hatta puantiyeli gömleklerimi,tozluklarımı,streç kotlarımı da…


Her şey o kadar avam o kadar bayağı o kadar abartık o kadar yıpratılmış ve o kadar tüketilmiş bitirilmiş görünüyordu ki gözüme,seksenlerden kalma hiçbir aksesuarımı hiçbir giysimi tutmadım,saklayamadım.
  

Bu gün belki bir kenardan çıkartıp bakardım ama içimde hiçbir nostaljik özlem yaratmazdı buna eminim.


Hiç bir naif tarafı hiçbir zerafeti olmayan şeylerdi çünkü.Hatta seksenlere ait fotoğraflarıma bile bakamıyorum. 
Cetvel kalınlığındaki kaşlarıma,permalı uzun kabarık saçlarıma,vatkalı gömleklerimle giydiğim şalvar pantolonlarıma,renkli plastikten küpelerime…hiç birine bakamıyorum ama yine de asla atmayı,yırtmayı düşünmedim fotoğraflarımı.
  
Bu gün her ne kadar gülerek,alay ederek,bazen tiksinerek,bazen yüzümü buruşturarak baksam da,seksenlerde 10-20 yaş aralığımı geçirmiş ve bir tuhaflıklar tarihine şahit olmuş birisi olduğumu da asla unutmuyorum.

Bir de arkadaşlarımı…bir de sevdamı…bir de kitaplarımı…bir de dostluklarımı…
Her şey her ne kadar gelip geçici ise de yürekler başka bir duygusaldı,başka bir kalıcıydı duygular…

EZEL ÜZERİNE

Show TV nin bu sezonki en iyi ikinci yapımı diyebilirim.Daha doğrusu Ay Yapım kalitesiyle kendisini belli eden bir dizi.En iyisi Bu Kalp Seni Unutur mu bence,tek kelimeyle muhteşem bir yapım.Olağanüstü gerçekçi olağanüstü belgesel,olağanüstü titiz ayrıntılanmış. Dönüyorum tekrar Ezel’e. Bir intikam hikayesi. Eskiden beri hem roman konusu hem film konusu olarak pek sevilen pek heyecanlı pek bilinen bir konudur intikam. Bir veya birkaç kişi kahramanımıza yamuk yapar,kurban da daha sonra fevkalade donanımlı olarak geri dönüp bu yamuk yapanlardan intikam almaya karar verir. Belki de bu edebiyat tarihinde ilk olarak Monte Cristo Kontu ile başlamış,sonraları taklitleriyle sürüp gitmiştir.Sinemasal olarak da örnekleri çoktur.Hatta Sahra dizisini hatırlarsınız (ki orijinali yabancıydı) Ya da nostaljik Türk filmlerinde,aşağılanan kızın sonradan intikam öyküsünü.Hatta Türk filmlerinden arak konusuyla Ihlamurlar Altında ve Kenan İmirzalıoğlu’nun en son oynadığı dizi Acı Hayat da böyle bir konu içermekteydi.Hatta Eşkıya filmi de nisbeten bir intikam filmi sayılır. Ezel’i seviyorum,hikayesi sardı,konu sağlam ama ayrıntılar yine her zamanki gibi ekran cadısı olan yazarınızı deli ediyor. Birincisi,Ramiz Dayı kadar donanımlı,hayat bilgesi bir kişinin neden hapse düştüğü…adam neden suç işlemiş diye düşünüyorsunuz,çünkü Ezel’i yeniden yaratan,ona hayatta bildiği her şeyi öğreten adam o.Yirmi yıl yatacak kadar -ki demek ki cinayet- suç işleyecek bir adama hiç benzemiyor. Ezel’in duvarda gömülü bulduğu paraları çalmış belki de bir zamanlar bir yerlerden ama yirmi yıl yer mi hırsızlar yahu?Bunun ceza indirimi var bilmem nesi var…neyse. İkincisi,Ezel’i ameliyat eden doktorlar,neden burnunu büyütmüş? Ameliyat öncesini oynayan aktörün burnu daha küçük,bir adam tanınmamacasına estetik operasyon geçirir de neden burnu daha büyük ve kemikli çıkar o ameliyattan? Ses tonu ameliyatla değiştirilebilir mi? Ya gözler? Kimsenin tanıyamayacağı kadar değişebilir mi gözlerdeki bakış ve anlam? Ezelin yerine öldü diye gömülen adam sözde tanınmayacak hale getirilmiş de öylece Ezel hapisten kaçabilmiş.Peki bunu ailesi gömerken,adamın ayağı,saçı,eli ,kolu bacağı da mı ele vermez onun o olmadığını.Senaryoda Ezel yerine gömülen adamın bari yanmış olduğu söylenseydi.. Ali,Eyşan ve Cengiz bir kumarhanenin kasasını soyup suçu Ezel’e atıyorlar.Yahu Ezel bunca yıldır hiç mi dememiş benim orda arkadaşım çalışıyordu o yapmıştır diye.Ya da çevreden kimsenin aklına gelmemiş mi,polis de mi Cengizi takibe almamış?Sen bir yerde çalışıyorsun,orası soyuluyor,ama kimse senden şüphelenmiyor,senin yerine başkası içeri giriyor. Soyulan kumarhanedeki para nasıl büyük bir paraymış ki bu üç kişi o parayla şimdi olağanüstü büyük ve lüks bir kumarhane ve otel sahibi olabilmişler?Bu para bu kadar büyüktüyse,neden o kadar büyük parayı kapıdaki bir tane güvenliğe emanet etmişler?O da tek kurşunla öldürülüverdi zaten. Para dörde bölündü diyelim.Eyşanın babası,Cengiz,Ali ve Eyşan paylaştılar.Cengiz ve Eyşan evlenerek parayı birleştirdiler.Ali ne yaptı peki o kadar parayı?O niye Cengiz’in yanında sürtüp duruyor sülük gibi,o niye kendi başına ayrıca zengin olmadı? Eyşan Ezel’i hapishanede ziyarete geldiğinde,yani Ömer’i,Ömer diyor ki Gazetede okudum,Cengiz’le evlenmişsin,çocuğunuz da varmış,neydi adı,Can! Neden Eyşan’la Cengiz’in evliliği gazeteye haber oluyor?Ne sebeple?Ünlü değiller,sanatçı değiller,politikacı değiller.Olsa olsa zengin oldukları içindir.Peki o zaman neden hiçbir savcı,avukat,polis ne bileyim işte hukuk adamının dikkatini çekmemiş bu birden bire zenginleşme?Neden kimse Cengiz’i takibe almamış?Ki zaten soygunun başından beri yapılması gereken de buydu normal şartlarda. Eyşan,soyguna karar verene kadar ,saçları öne kaküllü bir tıfıl kızdı.Genç görünsün diye kaküllü postiş takıyorlardı besbelli.Sonra soyguna karar verdikten sonra,birden o kaküller gitti,hatta tüm saçları aynı boyda oluverdi.Bir insanın kakülleri bir gecede,nasıl olur da diğer saçlarıyla aynı boya gelecek kadar uzayabilir? Ömer’in ailesi,hala Cengiz’le yağlı ballı dostlar.Hiç insan demez mi bu herif nasıl zenginleşti birden,neden Ömer’in sevgilisiyle evlendi? Bunda bir bit yeniği var diye? Ömer sözde ölüyor,bir başkası da Ömer diye gömülüyor.Bu arada Ömer Ezel olmak için operasyonlar geçiriyor.Nerden baksan iyileşip insan içine çıkması iki üç ayını alır.Bu sürenin sonunda bir gece ailesinin evinin önünde gezerken,tam da o gece ailesi Ömer’in eşyalarını kapı önüne koyuyor.Kutular halinde hem de sokağa bırakıyorlar.Tamam ölünün eşyaları dağıtılır da üç ay beklenmez bunun için.Üstelik de sokağa mı bırakılır yani bu ne saçmalık? Ömer’in kardeşi Mert abisine yazdığı ama hiç postalamadığı yüzlerce mektubu da bırakıveriyor sokağın karşı kaldırımına..Ezel de görüyor ve nedense hiç birisini değil bir tanesini alıp gidiyor.Ulen adam toplamaz mı onca mektubu,on senede bu çocuk bana neler yazmış diye? Cengiz’in Eyşan’ı beraber olmaya ikna ettiği istasyon sahnesinde,Cengiz sevgisini anlatmak için,tamamen Eşkıya filminde Berfo’nun Eşkıya Baran’a yaptığı konuşmadan araklanmış replikler kullanıyor.Ben senin için en yakın arkadaşımı sattım ama o ne yaptı,falan gibi.Keşke daha özgün olsaymış.Çok taklit kokuyor çok. Ramiz neden bu kadar parayı ve zamanı Ezel’e veriyor?Bu kadar para,yani duvarın içinde gördüğümüz kadar para,Ezel’in kumarhanede iki milyon doları kaybedip hiçbir şekilde önemsemeyeceği kadar büyük bir zenginlik yaratır mı? Aman neyse ne işte,Lost’lara,Merlin’lere,Ghost Whisperer’lara alıştıran CNBC-E de bütün kabahat.Kaliteli dizilere alış alış,sonra gel yerli dizilere takıl olacağı bu.Ama yine de Ezel,içinde barındırdığı insani duygularla,yaratabileceği tartışmalarla,kurgusundaki sürpriz gelişmelerle,hikayenin ince ince yoğrulmasıyla,Türk Dizileri içinde şu anda en kalitelilerinden birisi gibi duruyor.

DAĞDAN İNMİŞ KERESTE!

Birkaç gündür,mail alıp duruyorum blogun sürekli okuyucularından ve yakınlarımdan.PKK’nın Dağdan İnmeleri hakkında neden bir şeyler yazmıyorsun,duyarsız mısın bu kadar diye kızıyorlar bana. Türk olup da böyle bir konuya duyarsız olabilmek mümkün olsaydı keşke. Yazılacak,söylenecek şeyleri günlerdir gazetelerde okuyorum zaten.Kamuoyunun genel tavrını izliyorum,herkes aynı öfke ve tepki içinde,benim ekleyecek farklı ve yeni bir sözüm yok ki bu konuda yazayım.Tepkiliyim,midem bulanıyor,öfkeliyim,hem de cinayet işleyecek kadar.Görüntülerden utanıyorum,görmek istemiyorum,hatta gördüklerimi bile unutmak istiyorum. Otuzdört PKK lı dağdan indi! Keşke ait oldukları yerde ölüp gitseydiler. Evet düşüncem bu. Kafamda binlerce soru işareti var. *Birincisi,teröristler neden indi? Kendileri Bölücübaşının direktifleri doğrultusunda indik diyerek hala onun tebaası olduklarını hala onun sözünün geçtiğini alt metin olarak vermeye çalışıyorlar.Peki Bölücübaşının gücü topu topu 34 kişiye mi geçiyormuş diye sormaz mı insan? Diğerleri nerde peki?Neden hepiniz dinlemiyorsunuz Elebaşınızın sözünü o zaman? *İkincisi,bizzat kendilerinin beyanı olarak ,hiçbir eyleme katılmadıkları söyleniyor."Hiç bir eyleme katıldın mı?" sorusuna verilen hayır yanıtı Türkiye Cumhuriyeti için bu kadar yeterli ve söz bu kadar itibarlı mıdır?O halde Ergenekon davasında yargılanan onlarca akademisyen,devlet adamı,asker vb.'ye de aynı soru sorulduğunda,onlar da hayır cevabı verdiğinde,onların cevapları neden yeterli ve itibarlı kabul edilmiyor,onlar neden salıverilmiyor? *Üçüncüsü,etkin pişmanlık yasasından faydalandırılmak isteniyorlar.Peki neden? Kendilerinin hiçbir şekilde böyle talepleri olmadığı halde devlet neden ille onları salıvermek için hukukun maddelerinden faydalandırmaya çalışıyor?Devlet onların tutuklanmayacaklarına dair kime söz verdi de bu sözü böyle canla başla kılıfına uydurmaya çalışıyor?Bunca yıldır içerde PKK yandaşı veya üyesi olduğu için yatan hükümlü ve tutuklulara neden farklı muamele yapıldı öyleyse? *Dördüncüsü TCK 221 Örgütün faaliyeti çerçevesinde herhangi bir suçun işlenişine iştirak etmeden yakalanan örgüt üyesinin, pişmanlık duyarak örgütün dağılmasını veya mensuplarının yakalanmasını sağlamaya elverişli bilgi vermesi hâlinde, hakkında cezaya hükmolunmaz diyor.. Yakalanma hükmü geçiyor.Yakalanan yok!Pişmanım diyen yok,örgüt hakkında kritik bilgiler veren yok…Hangi maddeden faydalandırıldı bunlar? *Beşincisi yine aynı maddede, Suç işlemek amacıyla örgüt kuran, yöneten veya örgüte üye olan kişinin, gönüllü olarak teslim olup, örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi vermesi hâlinde, hakkında örgüt kurmak, yönetmek veya örgüte üye olmak suçundan dolayı cezaya hükmolunmaz. Kişinin bu bilgileri yakalandıktan sonra vermesi hâlinde, hakkında bu suçtan dolayı verilecek cezada üçte birden dörtte üçe kadar indirim yapılır diyor. Örgütün yapısı ve faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili bilgi veren var mı otuz dört kişi içinden?Verdiyse bile yedi dakikalık sorgulama süresi içinde veremez.Kaldı ki bu madde ayrıca kendi içinde defoludur.Sırf bilgi verdi diye bir terör örgütü üyesi,ceza almadan salıverilebilir mi? Çık dağa,yap canının istediğini,öldür ülkenin askerini,çocuğunu,kadınını,yaşlısını… Boşalttır köyleri…karakol bas,mayın patlat,havan topunun arkasına geç gönder bombayı,şehir içinde oraya buraya bomba yerleştir,masum insanları katlet,sonra canın sıkılsın,örgüt içinde bir şeye bozul,dağdan soğu…in aşağı,örgütü anlat,yapılanları anlat,pişmanım de,affediliver…yok ya! *Altıncısı bu insanların hiçbir eyleme katılmadıklarının garantisi neredendir?Hiç bir eyleme katılmayan insanlar neden kendilerini bir örgüte üye ederler?Hiç bir eyleme katılmadıysan,ya terörist yetiştirdin,ya beyin takımındansın eylem planladın,ya casusluk yaptın,ya teröristi besledin baktın…bir şekilde o örgüte çalıştın mı? Dolaylı ya da dolaysız insan katline yardımcı oldun mu? *Yedincisi bu insanlar bu kadar deşifre olmuş durumda iken,ortalarda ellerini kollarını sallayarak rahatça nasıl gezebileceklerini düşünmektedirler? Bir şekilde hepsinin son derece masum ya da günahsız olduklarını düşünelim bir an için.Bu halde bile olsa,bu kadar kamuoyu tepkisi çekmiş insan,adları,yüzleri belli,ortalarda can güvenlikleri tehlikeye girmeden nasıl dolaşabileceklerdir? Nerede yaşamaya devam edecekler?Neyle geçinecekler? Elbette ki büyük şehirlerdeki örgütlenme desteğiyle! Elbette ki onlara can güvenliği veren devletin desteğiyle… Madem artık örgütle bir işleri kalmadı,örgüt gelip onları temizlemez mi? Örgüt istemişse teslim olmalarını,o halde örgütün bundan her halükarda bir çıkarı vardır ki o halde de bu çıkara devlet neden aracı olmuştur? Bu soruların hiç birisi kamuoyunun kafasında ve vicdanında cevaplanmayacaktır,buna kalıbımı basarım. Efendim dağdan kesilen kerestelerden bir parti daha gelecekmiş aynı fevkalade iğrenç ve tiksindirici şovları bir kez daha tekrarlamaya. Adam sormaz mı,Elebaşı da hiçbir eyleme katılmadım dese,acaba onu da salıverirler mi? Hatta ve hatta adam sormaz mı neden salıvermiyorlar diye? Şimdi bu teröristler sözde açılımı desteklemek için geldiler.Peki şimdi size bir tanım yazacağım.Terörle Şube’nin sitesinde terörün tanımı aynen şöyle “Terör;baskı, cebir ve şiddet korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle anayasada belirtilen cumhuriyetin niteliklerini, siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk devletinin ve cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, devlet otoritesini zaafa uğratmak ve yıkmak veya ele geçirmek temel hak ve hürriyetleri yok etmek, devletin iç ve dış güvenliğini, kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte (burada örgüt terimi iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle, teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi kapsamaktadır) mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir” Peki ülkeye giriş yaptıklarında yapılan şov,devletin otoritesini zaafa uğratmadı mı,kamu düzenini bozmadı mı,halkın genel psikolojik sağlığını bozmadı mı? Bu da terörün bir başka biçimi değil mi? Bir yanda Filistin'li "Müslüman kardeşlerimize" yapılanlar nedeniyle İsrail’le papaz ol,öte yandan Azeri Türklerini Ermenistan ile arayı yapacağım diye küstür.(Ermenistan da kendi diasporasını küstürmüştür bu arada tabii de o kendi sorunları zaten diaspora değil mi yıllardır Ermeni ortak hafızasına Türk düşmanlığını Türk nefretini eken?) Türkiye bir karar vermeli artık Müslümanlık ya da Türklük…Birini seçsin.Ya Türkiyenin çıkarları,ya sonuna kadar Müslüman misyon yüklenen bir devlet. Ermenistan'la Protokol imzalarken Türk'üz,Filistin'e yapılanları protesto ederken Müslümanız.İster Müslüman,ister Hristiyan ister Musevi olsun sorun ezilen bir milletin yanında olmaksa,onun yanında durmaksa,Karabağ da yıllardır işgal altında… Müslüman Afganistanın ABD tarafından çektikleri malum…Müslüman Irak’ın da… Sorun Türkiye’nin çıkarları,Ermenisiyle,Azerisiyle,Musevisiyle,Çerkeziyle,Lazıyla,Kürdüyle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan herkesin çıkarlarını korumaksa, o halde Filistinden sözedilirken sürekli Müslüman kardeşlerimizin….tanımlamasının kullanılmaması gerekiyor. Obama TBMM de konuştuğunda,Ermeni Meselesi için kalıcı ve yararlı adımlar atılmasını,Kuzey Irak’ın tanınmasını ve KKTC limanlarının açılmasını istemiş… İlk ikisi oldu,sıra KKTC de…yaşasın yeni başkanımız OBAMA!!!