sağtık

MAHREM NAMAHREM

 

Kısa bir yazı olacak.

Hemen bir arkadaşa bakıp çıkacağım,türünden.

Hayatta en çok sinir olduğum şeylerden birisi de Türkçe'nin yarım yamalak kullanılmasıdır.  


İnsanları sürekli düzeltip durmaktan,ukala,gıcık,kendini beğenmiş diye adlandırılırım bazen gıyabımda ama umurumda bile değil.

Yeter ki ukala sözcüğünü ukaaaala diye uzatarak kullanmasınlar :)

Geçenlerde bir TV programında rastladım,sinir oldum yazmazsam çatlarım.

Kadın diyor ki benim mutfağıma giremezsiniz,benim mutfağım ve herkesin mutfağı namahremdir.

Diğerlerinden de tık çıkmıyor herkes bunu böyle bilip kabul ediyor.  

Baştan ayıralım.

Mahrem,gizli,saklı şey demektir.

Mahrem yerler deriz,mahrem konular deriz.

Herkesin görmemesi,bilmemesi gereken şeyler kasdedilir.

 Arapçada,na öneki,önüne geldiği kelimeye olumsuzluk,yani zıtlık anlamı katar.

Müsait olumlu kelime iken,namüsait müsait olmayan anlamına gelir.

Mağlup,yenik demek iken,namağlup,yenilmemiş,yenilemeyen ,henüz mağlup edilmemiş anlamına gelir.
Bu tür örnekler yüzlerce sayılır uzar gider.

Bundan hareketle,namahrem nedir?

Mahrem,arapçada kelime anlamı olarak gizli demek olduğuna göre,Namahrem ise gizli olmayan.

 Ancak namahrem kelimesi başka bir anlamda daha kullanılır ki o da yabancı anlamındadır.

Yani kişi sıfatı olarak kullanıldığında,namahrem yabancı demektir.  
İstiklal Marşımız'daki "Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli" dizesindeki anlam da mabedimiz olan vatan toprağına yabancı eli değmesin anlamındadır.

Nerde kullanılır?

Genelde kadın erkek ,haram helal gibi konuların birarada olduğu zaman kullanılır.

Karısı,bir erkeğin namahremidir.Yani mahrem değildir karısı kocaya. Gizli değildir,yasak değildir.

Kısaca kafa karıştırmadan şöyle toparlayayım.
  
1-Evlenmelerinde dini yasalarca sakınca olmayan kişiler birbirlerine dinen namahremdir.Yani birbirlerinden gizlenmeleri saklanmaları gerekir ki birbirlerine nefis düşürmesinler.
Bu nedenle,eski Osmanlı'yı anlatan eserlerde,kadınlar erkekleri görünce aman namahrem var diye seslenirler.

Çünkü namahrem kişilerin evlenmesi dinen sakıncalı olmadığından,birbirlerine nefis akıtabilirler,göz koyabilirler ki bu da hani yine dinen göz zinasına girer,günah yazılır diye.

2-Namahrem ayrıca yabancı,el ve bir de eskimiş anlamlarında kullanılır. Namahrem el,örneği gibi.Yabancı el…yabancı kişi anlamında.

Sonuç olarak başlama noktama dönersek,mutfak namahremdir diye bir deyim olamaz çünkü mutfak ile bir insan evlenemeyeceğinden birbirine namahrem düşemez.
Namahrem demek için mutlaka bir insanın kastedilmesi gerekir.  
Mutfağım benim özel alanımdır diyebilirsiniz,özelimdir diyebilirsiniz,yasak bölgemdir diyebilirsiniz ama namahremimdir diyemezsiniz.

Tıpkı banyom benim helalimdir diyemeyeceğiniz gibi. (oh...başımı göğe bir kez daha erdirdim)

TV MUHABİRLERİNE KIŞLIK GİYECEK YARDIMI KAMPANYASI

Yazın “sıcaklar bunalttı” başlığı altında her haber kanalında bildik görüntüler dolaşır.Önceden çekilmiş belli kemik görüntüler vardır,sıcağın kavurduğu sokaklar,kurumuş dereler çaylar gösterilir,halkın gölgelere sığınıp lıkır lıkır pet şişelerden su içmesi falan görüntülenir.”Daha da yanacağız” diye üst başlıklar atılır,gelecek bir haftanın hava durumu verilir.Sonra hemen ardından,hop diye deniz plaj havuz görüntüleri…özellikle de kentlerin en meşhur su oyunları ve eğlence havuzlarındaki göbek atma falan yarışmaları verilir.Kızlar,bikiniler,höpür höpür oynayan memeler,kalçalar…nedense hep dişi vatandaşlar serinlemeye çalışmaktadır,serinlemeye çalışan erkek görüntüsüne pek rağbet olmaz. Kaynak zengindir,muhabir kamerayı alır,gider bir su kenarına güneşlenen,yüzen,göbek atan vesair vatandaşı çeker akşam haberine yetiştirir. Kışın muhabirin işi biraz daha zordur.Karın fırtınanın,kapanan yolların,buzda kayan araçların görüntüleri arttıkça,TV kanallarının en sevdiği haberler bollaşır tabii yine ama bu kez her nedense muhabirlerde de ,her nedense ,insanüstü şartlarda çekim yapıyormuş havaları başlar. Uzun zamandır dikkatimi çekiyor,muhabir kardan tipiden veya buzdan kapanmış bir yolun çekimi için ana habere bağlanır ya hani.Bakın etrafındaki herkese,muhabirden başka herkes,şemsiyenin,berenin,şapkanın,hatta sırtındaki paltonun arkasından sarkan kukuletanın,kapşonun yüzyıllar önce icat edildiğini bilmektedir.Herkes bir şekilde o tipiden,fırtınadan korunmuştur.Gerek çevredeki vatandaşlar,gerek yolları düzenleyen trafik ekipleri,gerek yol işçileri gerekse yolda mahsur kalmış araç yolcuları… Ama nedenini asla anlayamadığım bir şekilde bizim muhabirlerimizde –ki hemen hemen tüm tv muhabirlerinde aynı eğilim var- karı çıplak kafasına yağdırmak,mikrofonu morarmış çıplak eliyle tutmak,yağmur veya kar yüzüne yüzüne vururken boynundan geri sarkan kapşonu üç karış karla dolmuşken o kapşonu kafasına geçirmemek gibi insanı sinirden allak bullak eden nefes nefese bir konuşma.Sanırsın ki kanal ona demiş ki -Ey muhabir,sen bu karın fırtınanın altında ne zor şartlarda çalıştığını bize her ispat edişinde sana iki maaş ikramiye. Yahu hani desem ki kafasını kapatarak haber yapmak kanalın genel prensibine aykırıdır,hayır o da değil çünkü hiç kar kış olmayan bir haberde bakıyorsun muhabir çarşı Pazar gezerken kafasını kapatmış kupkuru havada.Beresini,eldivenini takmış sokak röportajı yapıyor.Demek ki bir yasak yok bu konuda. Ama kar yağınca,tipi boran fırtına çıkınca bunlara ayrı bir hal geliyor.Ne kadar cıbıldak haber, o kadar çok prim,diye bir sloganları mı var acaba?Ya da aldıkları maaş eldiven,atkı,şemsiye veya bere şapka almalarına yetmiyor mu? Geçende Tarkan’ın villasına su basmış haberini yapan muhabir,haberciliğin son noktasını koymuştu,ohaaaa artık yuuuuh diye böğürdüm resmen. Kamera aleni gösteriyor zaten sel suyunun seviyesini.Kör değilseniz biraz da izanınız varsa ,zaten selin seviyesini görürsünüz,zeka geriliği probleminiz yoksa da sel denen şeyin zaten suyun yükselip taşması olduğunu kavrarsınız.Ama yoooook!Olur mu,bizim muhabirler biz gerzek seyirci selin ne oluduğunu anlamaz idrak edemez durumdu olduğumuzdan,işgüzar muhabir,pantolonuyla,kabanıyla,çorabı botuyla selin içine girmiş ,sel suyu tam göbek deliğinin üzerinde… Kameraya dönmüş,bakın işte,diyor sel suyu işte bu kadar yükseldi ve bu görmüş olduğunuz alanı tamamen kapladı.(Belki bana inanmazsınız diye ben de selin içine kadar girip,çanağı üşütmek pahasına donuma kadar ıslandım.) Bu ne tür bir zihniyetin haberciliğidir?Bu çocuklara,zor haber getirmezsen para da yok denmişse,bir şey diyemem o zaman derim ki çocuklar haklı.(Ki habercilik şu an yapmadığım ama eğitimin aldığım meslektir)O zaman ellerinden öperim.Ekmek parasına çalışıyorlar diye üzülür ağlarım bile hallerine. Ama bunu sırf şov uğruna,sırf geri zekalı seyirci durumun feciliğini anlayamaz iyice gözüne sokalım düşüncesiyle yapıyorlarsa…ahan da bu yazı boşa gitmemiş demektir.

AVATAR...AVUSTRALYA'DA ABORJİNLER,PANDORA'DA NAVİ'LER

 
Bu filmi izledikten sonra,bir daha bilim kurgu adı altında sunulan hiçbir filmi beğenmeyeceğinize garanti veriyorum.
Bu filmdeki teknoloji ve görsellik sinema seyircisinin çıtasını öyle bir yere taşıyor ki,Avatar’dan gayrı her şey size basit,ilkel,yetersiz,tatsız tuzsuz gelecek.
Eleştirmek,yerden yere vurmak,eksikleri,mantık hatalarını yazmak daha kolaymış.
Eleştirilecek hiçbir şeyi olmayan bir filmin kritiğini yazmak zormuş yahu.
Ne anlatabileceğimi bilemiyorum.
Pandora gezegeni her ne kadar insan hayalinin canlandırabileceğinden çook daha ötede ise de yine de gerçeklik duygusundan bir an bile kopmayışınız ilginç geliyor.
İmkansız görsellik öylesine inandırıcı ki.
Bitkiler ve hayvanlar öylesine gerçek dışı ve öylesine olabilirmiş gibi geliyor ki. Şeffaf ve rengarenk bir gezegen.

Oralı olmak istedim film boyunca.
Na’vi olmadığıma eseflendim.Kafamın arkasından sarkan kuyruğumun saçaklarıyla,gezegenimdeki tüm canlılarla iletişim kurabilmek istedim.
Torku’yu okşamak istedim.
O tek binicili kuşlara binip uçmak istedim.
O şeffaf sularda yüzmek,o ışıldayan çimenlerde koşmak istedim.
O koskocaman bal rengi gözlerimle o ışıldayan gezegeni seyretmek istedim.

Görselliğin,teknolojiyle birleştirilebileceği son nokta.Hala gidip görmediyseniz,büyük hata.
Ses efektleri,filmin kahramanlarının sıra dışı görüntüleri,bilindik bir konuyu inanılması güç bir inandırıcılık ve inanılması güç bir görsellikle destekleyen anlatımı,çok güzel.
“Kendi ırkıma ihanet eder miydim” sorusuna cevap arayacaksınız.
Tüm savaş bitince er Jake Sully ne yapacak diye merak edeceksiniz.
Na’vi olabilmesi için sürekli o tabut benzeri yatağın içine girmesi gerekecek,ona bunu kim ve nasıl sağlayacak,ne olacak diye heyecanlanacaksınız.

AVATAR ADI NERDEN GELİYOR?

Avatar,Hint mitolojisinde,tanrıların yeryüzüne indikleri zaman büründükleri cismani şeklin adı.
Dijital ortamda ise,gerçek yüzünü deşifre etmek istemeyen kullanıcıların seçtikleri ve kendilerini ifade ettiğini düşündükleri her türlü fotoğraf.
Sonuç olarak kendi gerçek görüntüsünü kullanmak istemeyenler için bir çıkış yolu olarak kullanılan bir terim.
Filmde ise 2154 yılındaki insanoğlu,öyle bir teknolojik ilerleme içindedir ki,hep uzaylıların saldırısına veya işgaline uğrayan dünyalılar,bu kez uzaydaki başka bir gezegeni(Pandora) işgal altına almıştır.(Tabii ki kim?Amerikalılar!)

Gezegende,insanlık için nedense çok değerli bir maden vardır,çok nadir ve çok pahalıdır ve madenin kaynağı,Pandora’nın yerli halkı olan Na’vi lerin kutsal ağacının tam altındadır.
Bu kutsal ağaç Amerikan emperyalist askerlerinin alay konusu olmaktadır.
Na’vi’leri ilkel ve saldırgan bulmaktadırlar ve onların sıradan bir paganist yaklaşımı içinde ağaca kutsiyet addettiklerini düşünmektedirler.
Onları eğitmeyi başaramadıkları için DNA oyunlarıyla karma bir ırk yaratırlar laboratuarda ve bu oluşan yeni yaratığa da AVATAR adını verirler.
Bu simgeler bir araya geldiğinde,Cameron'un, Amerika'nın kendisini bir çeşit tanrı gibi görmesi ve bir başka gezegende bu tanrının görünen yüzünü de Avatar olarak adlandırması düşüncesi üzerinden bir eleştirel film yapmış olduğu da düşünülebilir.

AVUSTRALYA ABORJİNLERİ VE NA'Vİ'LER

Filmin yönetmeni de olan senaristi James Cameron,Na’vi leri yaratırken,Aborjinlerden hayli ilham almışa benziyor.
Avusturalya Aborjinleri

Çünkü her iki ırk da,vücutlarına sadece boyalarla süslüyor ve doğal ürünlerden yapılmış aksesuarlardan başka bir şey giyinmiyorlar,ağaç dallarından veya liflerinden yapılmış köylerde yaşıyorlar.

Yine her iki ırk da,doğa ile bir şekilde ruhsal iletişime geçiyor ve doğa ile konuşabiliyorlar.

Tek farkı,Aborjinler bunu beyin dalgalarıyla yapabilirken(bkz.Marlo Morgan-Bir Çift Yürek) 
 Na’viler saç kuyruklarının ucundaki sinir hücreleri içeren püsküllerle yapıyorlar.

Her iki ırk da doğaya sadece ihtiyaçları olduğu zaman zarar veriyorlar o da beslenmek veya barınmak için.Bunu yaparken de doğadan izin alıyorlar.

Yok olan her şeyin tekrar doğaya dönerek sonsuz döngüde bir şekilde yer aldıklarını düşünüyorlar.

Yani sonuçta her iki ırk da bilge ve ruhsal gelişimini tamamlamış bir ırk.
Filmdeki kutsal ağaç da onların bu değer verdikleri doğa ruhunun özünü temsil ediyor.Bir çeşit tanrı diye askerlerce alay edilen ağacın aslında işte böyle bir simgesel gücü var.

Aborjinler de çağdaş yaşam ve teknoloji adı altındaki emperyalist dayatmalara fazla dayanamadıkları için bu gün artık yok olmuş bilge bir ırk.
Yüzde yetmişden fazlası misyonerlerin amansız çalışmaları ile 

Hristiyanlaştırılmış ancak geri kalanların ço ğu İslamiyet’i tercih etmiş.
Yani ne yazık ki onlar Na'vi ler kadar şanslı bir ırk olamamışlar gerçek hayatta.

HENÜZ FİLMİ GÖRMEMİŞ OLANLAR İÇİN KONUSU

Bacaklarını dünyadaki bir savaşta kaybetmiş olan er Jake Sully de,Pandora gezegenindeki bilim üssüne getiriliyor.Çünkü,bilim insanları,Na’vi ırkının DNA'sı ile insan DNA'sını birleştirip,insan beyni tarafından yönetilen ama bedeni tamamen Na’vi olan yeni bir ırk yaratmayı başamışlar.

Bu yeni ırka da Avatar adı vermişler,işte yukarıda yazdığım sebeplerin çağrışımından dolayı.
 Jack’in ağabeyi bir şekilde ölmüş ve Avatar’ı da o olmadan canlanamıyor çünkü bir takım elektrotlarla falan DNA bağı kuruluyor.


Bu yüzden ölmüş ağabeyiyle arasında DNA uyumu var diye ağabeyinin yerine bu konuda hiçbir eğitimi olmadığı halde Jake’i kullanmak istiyorlar.
Jake için bu çok eğlenceli bir deneyim oluyor önce,çünkü avatarının içine girip koşabiliyor,olmayan bacaklarının acısını çıkartıyor.


Birliğin Albay’ı ona,bir şekilde Na’vi lerin içine sızıp kendisini onlara kabul ettirir ve köylerini başka bir yere taşımalarına onları ikna ederse (ki bu şekilde madeni rahatça ele geçireceklerdir) onu dünyaya göndererek çok pahalı olan ameliyatını yaptıracağını ve yürümesini sağlayacağını vaat eder.

Jake aslında bir köstebek,bir hain,bir ajan olarak girer Na’vi lerin içine ama sonra onlardan öğrendiği yaşam felsefesi,inanılmaz deneyimler ve insan olmasına rağmen bir Na’vi kızına aşık olması sonucu,kendi ırkının maddi çıkarları uğruna göze alınan bu görevi sorgulamaya,kendi ırkıyla yarı DNA kardeşi olduğu Na’viler arasında bir seçim yapmak zorunda hissetmeye başlar ve büyük savaş başlar.


Cameron'un Alien (Yaratık) filminde de başrol vermiş olduğu 61 yaşındaki aktrist Sigourney Weaver'a bu filminde de yeniden bilim insanı rolü vermiş olması da bana Çağan Irmak'ın bir türlü vazgeçemediği Şerif Sezer'i hatırlattı.

Filmin sonu açık bırakılmış yani tatmin edici bir sonla bitiyor ama mantıksal yönden ikincisi,üçüncüsü çekilebilecek şekilde bitirilmiş.

J.Cameron,açık yüreklilikle kendi askerini kendi komutanını kötü adam olarak gösterebilmiş,hiçbir şekilde milliyetçilik vatanseverlik,kahraman Amerikan ordusu yaşasın gibi tuzaklara düşmemiş.

Film bir şekilde Amerikan emperyalist bakış açısının taraflı eleştirisi olarak da izlenebilir.


Filmi seyrederken bu robot askerler Irak savaşı zamanında yapılabilmiş olsaydı,Amerika bu gün Ortadoğu’da çoktan elli yıldızlı Amerikan bayrağını dikmişti diye düşünmedim de değil…

Bunun neresi PARANORMAL ACTIVITY?

İnsan korku filmine niye gider? Korkuyu,gerilimi,adrenalini sevdiği için.Tırsmak,ürpermek,yüreği hop hop etmekten zevk almak amacıyla.Korku filmini seven gider,sevmeyen gitmez... Bunu da sıkı bir korku filmi zannedip,adrenalin patlaması yaşayacağınız umuduyla mı izlemeye niyetlendiniz? GİTMEYİİİİİİN!!!! Paranıza ve zamanınıza yazık. Ne bir görsellik,ne bir ses efekti,ne bir konu,ne bir gerilim,ne bir mantık paradoksu,ne de ulan amma gerçekdışıydı haaa diyebileceğiniz bir kültlük var. Yok ilk gösteriminde seyirciler salonu terketmiş yürekleri kaldırmamış,yok filmin sonunda ağlayarak lanet ederek çıkanlar olmuş,yok şu yok bu bla bla bla bla.... Ben de çıkardım salondan,lanet olsun verdiğim paraya ,bu nasıl bir sıkıntıdır diye... Az biraz tırsaksanız,yani Bülent Ersoy'un makyajsız hali falan bile görünce sizi korkutuyorsa,bakkaldan eti Cin bile isterken üç harfliden ver diyenlerdenseniz,tamam zaten sizin hiç bir korku gerilim filmiyle işiniz olmaz,uyarım zaten sizlere değil.Zaten de gitmezsiniz korkan tipteyseniz.Benim uyarım korku türünü benim gibi bağımlılık haline getirmiş olanlar için.Hiç bir beklentinize cevap alamayacaksınız. Evde bir cin var ve onu kameraya kaydetmeye çalışan iki salak sevgili.Yirmi bir gün boyunca evde ışıklar yanıp sönüyor,sesler,kapı gıcırtıları falan...ama ille evde kalıp ne bok yiyceklerse onu kameraya kaydetme gayretindeler. Diyorsun ki seyirci olarak,ulen onlar o evde korkmadan hala gece uyuyabiliyorsa,ben seyrederken mi korkacağım? Sıkıntıdan patlamış mısırlar yerine tırnaklarınızı yemeye başlarken,filmin bitmesine on dakka kala,yani yirmibirinci gecede bu varlık kızı yataktan aşağıya çekiyor.Casper sevimli hayalet çizgi filminde hani Casper böyle kağıt gibi süzülüverir ya...Kız da o şekilde yataktan çekiliyor...sonra bir böğürme sesleri falan....takk!Filim bitti...nooldu?Haa,kız varlığın işgaline uğradı... Bitti işte,bu kadar.Hadi geçmiş olsun. Filmin tamamı,oğlanın (Micah) el kamerasıyla kaydettiklerinden ibaret yani film el kamerasıyla çekilmiş.Nette okudum bazı sıradışı olma tutkusu içindeki özentiler filmi Blair Cadısı ile kıyaslamışlar,çok harikaymış da herkes anlamazmış tripleri üzerinden yorumlar yazmışlar...kanmayın.İnanmayın.Türk yapımı Büyü filmine gittiyseniz-ki dünyanın en zırtopoz senaryolarından biridir- o film bile bundan daha kalitelidir yemin ederim. Yirmibir günlük kayıtları seyrederken,her kayıt anında,hah belki şimdi bir numara çıkar,belki birazdan diye diye kendimi avuttum.Bir gölge,bir iki kapı gıcırtısı falan...Yani sıradan her Hollywood dandik korku filminde yer alabilecek boktan ve modası geçmiş,ekşimiş korku unsurları. Yeni bir şey yok,yeni bir fikir yok,farklı hiç bir şey yok.Son on dakikada ekrana gelen kızın yataktan çekilip götürülme sahnesi ise daha önce,Karabasan,Obsesyon,Candy Man filmlerini izlemişseniz diyebilirim ki onların görsel şahaneliğinin yanından bile geçemez. Keşke arkamdaki koltukta oturan aniden karanlıkta bana böööh yapsa da azıcık bari korkmuş olarak çıksam salondan diye düşüneceksiniz.Yapımcı firma zaten ilk gösteriminde,salonun ışıklarını aniden kapattırmış,adrenalin pompalatmak için.Biliyor tabii filminin kof olduğunu,oldu olacak Çığlık kostümleri giymiş yer göstericileri de ellerinde döner bıçaklarıyla salona salsaydılar.Biraz olsun adrenalin tadardı seyirci. Baştan sona Amerikan reklam bombası.Başka bir şey değil.Bir de sanki görüntüler gerçekmiş de yapımcıların eline bir kaset geçmiş de,aslında her şey doğruymuş da bir karesine bile dokunmadan vizyona koymuşlar da....nasıl da seyirciyi kek yerine koyuyorlar Allahım.Hele filmin sonunda demiyorlar mı şuna şöyle oldu,buna böyle oldu...sanki belgesel kaynaklıymış da sanki gerçekten yaşanmış da.Biz de salaktık yedik.Hani video paylaşım sitelerinde kısa videolar var ya,eşek şakası yaparlar birbirlerini aniden korkuturlar falan.Onları izlemek bile daha zevkli.Ben korkamadım bari korkan birilerini seyrediyim,hesaaaabı. Ya da bazı sitelere girersiniz ya tam ekrana konsantre olmuşken aniden böööööö diye bir şey çıkar birden.Hah,işte film kesmezse -ki zaten kesmeyecek- girin o sitelere de azcık içiniz rahatlasın. Aktivite maktivite yok.Gerçek adı "No Activity,if you eat" olması gereken bir film... Yok Cem komedyendi ama filmde hiç gülemedim,yok Yılmaz Erdoğan Neşeli Hayat'ta hiç neşelendiremedi,hiç espri yoktu diye car car ötenler,korku filminde niye korkmadık diye neden eleştiri yapmıyor anlamadım. Zekası olanı budamak,aşağıya çekmek ,hevesini kırmak ve karalamak eğilimi bu ülkenin sinema seyircisinin zekasıyla ters orantılı.

BEKLEDİĞİM İCATLAR

İçinde yaşadığımız çağı fazla gelişmiş ve çok teknolojik mi buluyorsunuz?Her yeni buluşta,” Hah!Bunu da icat ettiler,bakalım daha neler göreceğiz?” diye gururla hayret arası bir sevinç belirtisi mi gösteriyorsunuz? Ama daha yüz binlerce bulunmamış şey var hiç düşündünüz mü?En basiti de mesela midenizin ağrımasına,migren krizlerinize…hadi hadi daha da basitleştirelim sıradan bir alerjiye bile şıpadanak çare olacak bir ilaç,hatta sinir bozucu nezle akıntılarına,hapşırıklarına iyi gelecek hatta nezleye karşı bir aşı niteliğinde güçlü bir sprey bile icat edilmedi… Teknoloji mühendisleri,ilaç endüstrisinin fersah fersah önünde gidiyor.Ama her zaman değil tabii. Yokuşta dur kalk yaparken hala önümdeki aracın üzerime geri kaymasından korkuyorum.Hala aracı yokuşta hiç kaydırmadan kaldıracak bir sistem yok.Yani onun bir yolu var da yapabilene…Önündeki aracı kullananın yeteneğine kalmış bir şey.Otomatik vites de her şeye çözüm değil,onu bile kaydıran var. Sonra yolcu otobüslerinin,kamyonların sürücülerini direksiyon başında uyanık tutacak buluş da gelmedi henüz. Bunlar neyse de benim teknolojiden beklentilerim biraz daha farklı.Daha detaysal. Vizontele1’de Deli Emin,televizyonun icat edildiğini duyduğunda, “Şereffsizim benim aklıma daha önce gelmişti” demişti ya…Cep telefonu icad edildiğinde,ben de aynı cümleyi sarf etmiştim inanın.Daha küçük bir kızken ablamla oturur,her yere yanında taşıyabileceğin ve telefon olarak kullanılabilecek sihirli bir kutunun hayalini kurar,hayal denizinin sınır tanımayan genişliği içinde icadımızı süsleyip geliştirirdik.Ki o zaman daha araç telefonu bile icat edilmemişti. Şimdi uzun lafın kısası,teknolojiden bir an önce icat edilmesini sabırsızlıkla talep ettiğim şeylerin listesini yazıyorum.Zihni Sinir icatlar falan da değiller ayrıca kimin ne işine yarar dedirtecek şeyler değiller yani. Birincisi,yutunca saç rengini ve biçimini hopadanak değiştiren ve saç suyla buluşana kadar öylece kalan bir hap istiyorum.Böylece kuaför sektörü yavaş yavaş yok olacak ve ben de nefret ettiğim bu aktiviteden ilelebet kurtulacağım.Kuaförler alınmasın,onlar da bu yeni hapın satış ve pazarlamasını yaparlar canım! İkincisi,tansiyonunu,nabzını,kemik yoğunluğunu,şekerini,gebe olup olmadığını ölçebilen cep telefonu istiyorum.Yine böylece laboratuar sırasına girme derdinden kurtulacağım.Laborantlar da telefonu olmayanların değerlerini ölçerler canım! Üçüncüsü,mağazalarda elbiseleri giy çıkar giy çıkar kan ter içinde bir halde, uysa da uymasa da bize “iyi tamam bu olsun” dedirten o bezgin ruh hali var ya…işte bu dertten kurtaracak bir deneme kabini icat edilsin istiyorum.Vücudumuzu üç boyutlu tarayacak ve sonra senin ölçülerini,elbisenin zaten kaydedilmiş ölçülerine ayarlayacak ,sen elbisenin üzerindeki kodu tık tık tık gireceksin kabindeki makinaya,o da senin vücudunu trrrrrrr diye tarayıp aynada,elbiseyi gişmişsin gibi bir görüntü yaratacak.Ölçüler hassas ayarlandığı için neresi sıkıyor nerden yağların taşıyor,neresi kısa geldi neresi bol geldi göreceksin.Dakikada kaç elbise denersin bir düşün!Kimse kabinin önünde dikilip,”oldu mu bağyaaan?” diye anormal bir soru sormayacak,her an o perdenin açılacağı korkusuyla soyunukken üç buçuk atmayacaksın,kapıda dikilenlerin,sen çıktığında haşin bakışlarına maruz kalmayacaksın,senden önce kabine girmiş olanın yıkıcı ter kokusunu içine çekmek zorunda kalmayacaksın. Dördüncüsü,üzerine koyduğun her tür yiyecek ve içeceğin kalorisini anında hesaplayıp,onu yakmak için kaç dakika koşman gerektiğini sana dijital ekranında göstebilecek bir harika tartı istiyorum.Her eve lazım.Satış rekorları kırmazsa adiyim. Beşincisi,daha basit ve masum.Binlerce yıldır baş edemediğimiz ,insanoğluna hep galip gelen sivrisinek ırkını evden uzak tutacak özel camlar istiyorum.Perde versiyonu da olabilir.Uğraşmayacaksın öyle pencere teliyle falan.Özgürce açacaksın camlarını.Perdeye veya cama yaklaşan geberip gidecek… Altıncısı,şişelenmiş vaziyette hazır yeşil çay istiyorum.Basit,kolay,açıklamasına bile lüzum yok işte…içeceksin!(Bi yeşil çay içer miyiz?) Yedincisi,hala bu teknolojide icat edilmemiş olmasına inanamadığım bir şey.BOZULMAYAN REZERVUAR İÇ TAKIMI istiyorum! Bildiğiniz sifon zımbırtısı işte.Onbeş senelik evliliğimde,her yıl bir kez değiştirdiğimiz için ve her seferinde en kalitelisidir diye alıp,altı ay içinde su akıtmaya başladığı için. Hatta bunu geliştireyim,idrar tahlili yapabilen klozet istiyorum. “Doktor bey karnımda ağrı falan var.” “Hmm..buyrun buraya bir kere işeyin bakalım” “Bu ne?” “Mini tahlil kuburu” “Sifonu bozuktur şimdi bunun,ben işemeyeyim kokar” “Yok yok korkmayın onu icat ettiler artık sifonlar bozulmuyor” “Valla de?…” “Yalnız acele işemeyin de şeytan karışmasın” "Şerrefsizim bu benim aklıma daha önce gelmişti" Sekizincisi,yine hala bu devirde icat edilememiş olduğuna inanamadığım bozulmayan her tür kapak istiyorum.Dolap kapağı,kavanoz kapağı,klozet kapağı,musluk başlığı,cep telefonu arka kapağı,saklama kabı kapağı…ille ve özellikle mutfak dolabı kapağı… Dokuzuncusu,küflenmeyen salça istiyorum.Üzerine yağ tuz eklemeye gerek kalmadan kendi kendine küflenmemeyi becerebilen. Onuncusu,bir kere sürünce,bir daha o bölgede zinhar kıl tüy çıkarmayan bir losyon istiyorum.Hem bunu kıskanç hatunlar gece uyurken adamların saçlarına falan da uygularlar…uyurken sırma saçlı,uyanınca kabak…nıhahaha sabah uyanınca aynada çığlığı basmadan önce evden toz olmanın yollarına bakın ama. Onbirincisi,şu,ayakkabıları şip şak boyadığımız ucu süngerli boya şişeleri var ya.Kendinden cilalı,çabucak kuruyan.Hah,işte onun aynısının saç versiyonunu istiyorum.Çünkü diplerim geldiğinde,saçlarımı rahatça toplayamıyorum önce boyatmam lazım.Ama bundan olsa evde bir tane,pofudu pofudu sürsek diplere,o gün için bizi kurtarsa…di mi yaaaa?Ne muhteşem bir kolaylık. Onikincisi de,gece gördüğüm rüyaları kaydedecek bir elektrot sistemi istiyorum.Başına bağlayıp yatacan,sabah kalkınca paranormal activity filmi gibi oturup kamerandan izliycen.Yorumunu da alt yazı olarak görcen.Aman gece bağırıyodun,ne gördün,bir rüya gördüm ama unuttum falan derdin biticek.Yanındaki herifin de gece ne rüya gördüğünü kaydedicen,sabah hesap sorucan.Hesaba gerek yok aslında kıl terminatörü losyon icat edildiyse onu sürücen,bakalım kabak kafada rüyalar nasıl görülüyo? Bitti…hepsi bu kadar.Haaa,daha önceki yazılarımdan birinde yazmıştım.Bir de cep telefonlarının ajandasına girip,gün seçeceksin.O güne alarm koyar gibi mesaj metnini yazacaksın,alıcıyı yazacaksın,gönderileceği saati de yazacaksın,sonra sen unutsan bile cep telefonun o gün o saatte sevdiklerinin doğum günlerini cartını curtunu otomatik mesajla kutlayacak.Sana da vefalı arkadaş olmanın dayanılmaz cazibesi kalacak. Tüm beklentilerimin her hakkı mahfuz olup cümlesinin fikir patenti bana aittir,teknoloji hırsızlarına duyurulur.

YAHŞİİİİİ YAHŞİ BATI

Ben Cem Yılmaz zekasının fanatiğiyim artık bunu biliyorsunuz.Elbette ki Yahşi Batı'ya da koşa koşa gittim. Şimdi sizlere spoiler denen heves kırıcı filmin heyecanını kaçırıcı tüyolar verecek değilim elbette. Başka yönden bir yorum yazmak benim niyetim. Şunu gözlemledim, Cem,AROG,GORA ve YAHŞİ BATI fantazilerinde aslında hep genel bir omurga üzerinden oluşturuyor yapıyı. 1-İstemeyerek başka bir aleme giden,başka bir kültürün içine düşen bir kahraman var. Arif Gora'ya da Arogan'ların çağına da böyle gitmişti.Aziz Vefa Bey de aynı şekilde düşüyor vahşi batıya.. 2-Bu başka kültüre ait dünyada,kahramanın kendini ispat çabası var. 3-Mutlaka bu başka dünyaya,bu yaban ellere, kendi ait olduğu kültürü empoze etmeye çalışıyor kahraman üç filmde de.. 4-Mutlaka ama mutlaka bu yaban ellerden bir kıza tutuluyor.Ona kendi kültürünü anlatıyor,kız da merak edip sorular soruyor... 5-Sonunda ne yapıp edip kendi dünyasına dönmeyi başarıyor. İşte bu beş unsur Cem'in absürd komedilerinde ille var.Aslına bakarsanız Hokkabaz'da bile bir parça vardı. Yahşi Batı Cem'in en iyi komedisi mi peki? Bilemiyorum ben Arog filmini en az on kez izlemişimdir ve her izlediğimde daha önce kahkaha atmaktan fırsat bulamadığım için yeni keşfettiğim bir ayrıntı daha görür ve yine gülerim.Şimdilik Yahşi Batı'nın DVD'si çıkmadan,evde defalarca izlemeden karar veremeyeceğim üç absürd film içinde en iyisi bu muydu diye ama sinemada izlerken yerlere yattığım sahneler de oldu,sıkıntıdan pofladığım sahneler de... Cem bu filmde,Amerikan emperyalist kültürünün bildiğimiz pek çok Marka değeriyle dalgasını geçmiş.Ve her filminde andığı GORA kahramanlarını yine bu filmde de anmadan geçememiş. Zafer Algöz bence hayatının komedisini oynamış.Vahi Öz dublajıyla(elbette ki kendi sesiyle) canlandırdığı Kayseri aksanlı şerif rolü harikaydı. Cem ,sonunda ,çok bilmiş Arif tiplemesinden kurtulmuş ama Ozan Güven hala robot 216 kıvamında.Kaldı ki Arog'da da aynıydı. Filmde çok gereksiz yere uzatılmış olan bir Chuck esprisi var...Türkçede Çak diye okunduğu için adamın ismini bu "çak" şakasına fazla bağlamışlar sıkıcı olmuş. Şerifin oğlu Johnny Walker da gereksiz ve boş bir durum yaratıyor.Yani pek yerine oturmamış belki daha iyi işlenseydi tek ve vurucu bir espriyle daha çarpıcı olurdu... Fakat özellikle dişi kovboy,bıyıklı Susan'ın bunlara silah doğrulttuğu sahnede,Aziz Vefa ile Lemi Bey'in Osmanlı olduklarını kanıtlamak için ortaya koydukları bir performans var ki yemin ederim filmde başka hiç bir şey olmasa bile sadece bu bölümü izlemek için para verilip gidilir.Başa sarıp sarıp tekrar izlemek isteyeceğiniz bir sahne ve harikulade bir performans ve izleyicide tek seferde çekilmiş izlenimi uyandırıyor ki bu da Ömer Faruk Sorak'ın başarısıdır... Mekan,tamamen Amerika Çölleri etkisini yaratıyor en ufak bir şüphe duymuyorsunuz Türkiye'de çekildiğine dair.Kostümler de güzel. Ha bakın Cem,on dakikalık arayı bile filmin ortasına gelince anlatıcının ağzından,kendisi ilan ediyor,bu bile çok ince bir detay... Filmin küfürlü olduğuna dair eleştiriler duydum orda burda ama evet küfür hayatın içinde var ve herkesin diline pelesenk olmuş küfürlerin dışında abartılacak bir şey yok.Sinemeda, durmaksızın osuran,önüne geleni döven bir tipi seyretmektense,adam gibi espri yapabilen bir kahramanın küfürlerini dinlemeyi bin kere yeğlerim. Çok güldüm evet,bazen sıkıldığım oldu evet,bazı espriler çocukçaydı evet,bazen aşırı abartılar vardı evet.Bazen niye Cem bunu böyle üstünkörü geçmiş acaba senaryoya son anda mı ekledi diye düşündüğüm sahneler de oldu evet... Ama filmin sonunda mutlu olarak ayrıldım salondan,çıkışta bol bol esprileri konuştuk,bir saatimiz de öyle geçti... Film bitince hemen çıkmayın bitiş jeneriği geçerken bile jenerik yanında minik film kareleri içinde yeni esprilerle uğurluyor Cem seyircisini.Mutlaka oturup o kısmı da izleyin...İyi ki gelmişim,harika iki saat geçirdim diyebilirsiniz gönül rahatlığıyla.

HASTANE TEYZELERİ

Oniki yıllık eczacımız Aysu Hanım’ın tezgahının arkasında, bir karton kutu içerisinde bekleyen onlarca sağlık karnesini ve karnelere lastiklenmiş ilaç torbalarını görünce ilgimi çekti sordum,bunlar ne böyle diye.Dedi ki Aysu Hanım, “Hiçbir hastalığı olmadığı halde,yeni bir klinik,yeni bir hastane açıldığı zaman sadece meraktan ve sosyal ortam olsun diye gidip uyduruktan ilaç yazdıran yaşlı hastalarım var...Hatta aralarında toplaşıp birkaç otobüs değiştirerek bile taa bilmemnerdeki yeni hastaneyi görmek için yollara düşüyorlar.Yanlarına termos,yiyecek,örgü falan alıp pikniğe,eğlenmeye gider gibi hastane,klinik ziyaretine gidiyorlar.Gitmişken de rutin hastalıklarına ilaç yazdırıp öyle dönüyorlar.Bu defterleri gelip bırakıyorlar ama ilaçları hazır olduğunda gelip almıyorlar.Çünkü ilaca ihtiyaçları yok aslında,maksat gezmek” Ağzım açık dinledim.Gülmek mi ağlamak mı gerek bilemedim. AH BİR YAŞLANSAM NELER YAPACAĞIM yazımda yazmıştım aslında yaşlı ve özellikle dul hanımların kendi aralarında sıkı bir grup oluşturup hoppidi hoppidi oraya buraya turlar geziler düzenleyip,herkesten daha sosyal yaşadıklarını. Pek çoğunuz görmüşsünüzdür hastanelerde,bekleme koltuklarında örgüsüyle danteliyle harıl harıl elişi yapan teyzeleri.Elinizde bir kağıtla ne yapacağınızı nereye gideceğinizi kimse bilmese de onlar bilir,size laboratuarın,röntgenin,kayıt memurunun,doktor bilmem kimin nerede olduğunu söyler ,tarif eder…nasihatlerde bulunur. Geçenlerde bir tetkikim için bir devlet hastanesinin genel cerrahi bölümünün önünde kayıt memurunun gelmesini beklerken,bu teyzelerden birisi yanımda pat diye sohbete başladı benimle.Gözüm koridorun kalabalığında, memurun gelişini kaçırmayayım derdindeyim.Teyze ise buna müsaade etmemek için oraya gelmiş oturmuş bunun için de maaş alıyor sanırsınız.Çocuklarının,torunlarının tüm okul ve işyeri sorunlarını bir çırpıda anlattığı yetmiyormuş gibi,yüzümün rengini de beğenmeyerek bana dahiliye doktorlarından kuvvetli teşhisi olan bir tanesini tavsiye etti hatta karaciğerimden şüphelendiğini söyledi.Teyzeden sıkılıp öteki uçtaki banklara oturdum.Bu kez de başka bir teyze yanıma gelip tırnağını çektireceğini,küçük kızının sözlendiğini,kendisine evde büyük evli kızının bakacağını anlatmaya başladı.Operasyondan sonra ayağına giyeceği terlikleri de poşetinden çıkarıp göstermeye niyetleniyordu ki ordan da sıvıştım. Ülen nooluyoruz bende teyzeçeker bir hal mi var acaba diye etrafıma baktım ki benim karaciğer doktoru teyzemle tırnak çektirecek teyzem yanlarına oturan yeni kurbanlarını da ablukaya almış labada lubada habire aynı şeyleri anlatıp duruyorlardı.Başka bir bankta,yan yana oturmuş iki kadın,ultrason sırası beklerken birbirlerine böbreklerinden şikayetlerini sıralıyorlar,birinin ağzından ötekisi lafı alıyor,birbirlerine habire bitki reçeteleri verip duruyorlar.Bitkileriniz bu kadar faydalıysa doktorda ne işiniz var demezler mi adama? Hastaneler bir çeşit terapi merkezi mi acaba derdi olanlar için.Hiç randevu veya sıra almadığı halde,gidip oraya oturanlar da var mı acaba?Muayene olacakmış gibi yapıp insanlarla muhabbet etmeye çalışanlar falan?Ne bileyim belki türbelerdeki toplu inanç terapisi gibi bir terapi oluyordur,kendisi gibi hasta birini görünce oooh diyordur benden beteri de varmış halime şükür falan? Bilmiyorum artık sebebini ama hayatımda hastanelerde,otobüslerde,tatilde orda burada tanıştığım insanlarla boş ve gereksiz muhabbet etmekten hiç hazzetmedim hala da aynı şekilde hazzetmem.Bir daha asla görüşmeyeceğim insanlarla ne diye kelime alışverişi yapacağım ki?Allahım büyük konuşturup ilerde beni bir gün hastane teyzesi yapma inşallah.Amin! Son not=Bizim halkımız onca uyarıya onca habere ve her gün TV de konuşan uzmana rağmen hala hapşırmayı öksürmeyi bilmiyor.Herkes her halükarda ortalığa hapşırıyor,kağıt mendili ancak tuvaletten sonra ellerini kurulamak için kullanıyor.Bir iki kere çantamdan jelimi çıkarıp ellerimi dezenfekte edeyim dedim,bana uzaydan gelmiş A gribi virüsüymüşüm gibi düşmanca ve tuhafça baktılar.Kendimi hijyenik tutmaya çalışarak bu hastane teyzelerine hakaret ettiğimi falan düşünmüş olmasınlar?

İYİ Kİ DOĞDUN

Kendisi için doğum günü partisi düzenleyip alacağı hediyeleri hayal ederek gün sayan arkadaşlarım oldu.Hiç birisinin partisine gitmedim.Bundan on sene önce,henüz doğum günleri hakkında böyle detaylı düşünmezken,giderdim.Hatta belki de doğmuş olması benim için zerrece önem teşkil etmeyen birisinin bile partisinde bulunmuşluğum vardı. Zaman içinde değiştim.Onlar hala bir yerlerde kendi doğumlarını kutsamak ve kutlamak için parti düzenlerlerken,ben onları zamanın bir yerinde terk ettim ve kurtuldum. Bu gün hiçbir kuvvet bana kendim için doğum günü düzenlemek ve kutlamak gibi bir aktiviteyi yaptıramaz. Doğduğu için birisini kutlamak kadar saçma bir şey de yoktur aslında.Her zaman söylerim hatta inatla ve ısrarla söylerim ki doğduğum günü borçlu olduğum kişidir asıl kutlanması gereken.İyi ki doğdun yerine iyi ki doğurdun partisi verilmelidir belki de.Beni doğuran artık hayatta değil.Ama o hayattayken de bir gün bile ona beni iyi ki doğurdun diye teşekkür etmeyi akıl edecek kıvamda değildim. Birisi senin doğmuş olmanı çok önemsiyorsa,sana sürpriz bir şeyler hazırlayabilir,birileri gizlice organizasyon yapabilir,seni sevdiklerini senin doğmuş olmana mutlu olduklarını bir göstermek için,DOĞDUĞUN için onların yaşamında bir anlam ifade ettiğini sana hissettirmek için sana bir şeyler hazırlayabilirler.Buna karşı gelmem, hatta benim için bir şey ifade ediyorsa o kişi (ki böyle kişiler azdır hayatımda) organizasyonu ben bile hazırlayabilirim.Ama birisinin telefon açıp da şu gün şurda doğum günümü kutluyoruz gel demesi benim için hiçbir şey ifade etmediği gibi özellikle de asla gitmem gidip de kutlayasım varsa bile zaten kendisine parti veren birisiyle neden görüştüğümü sorgular dururum.Yakın arkadaşlarımdan hiç birisi çok şükür böyle bir avamlık,böyle bir megalomanlık böyle bir alt zeka düzeyi ve böyle bir şovmenlik dürtüsü içerisinde değil. Doğum günü partileri henüz onbeş onaltı yaşını doldurmamış ya da tam doldurmak üzere olan çocuklara yakışan bir şey.Daha doğrusu doğduktan sonraki onbeş onaltı sene içerisinde kutlanması sevimli olan bir şey.Nedir,işte çocuk için sosyalleşmenin,sevdikleriyle bir arada günün en önemli kişisi olarak bir aktivitenin içinde başrol oynamanın güzelliğini yaşamasının bir gereği.Ama ondan sonraki yaş dönemlerinde sosyalleşmek adına böyle bir organizasyon düzenlemek oldukça bayağı ve popülist bir yaklaşım. Doğum günü partisi bittikten sonra kendisine getirilen hediyelerin mali değerlendirmesini yapıp arkadaşlarına kıymet biçen insanlar tanıdım hayatımda.Tiksinerek ve pişman olarak,keşke doğmasaydın,keşke ben de bu iğrençliğin içinde bulunmasaydım dediğim oldu.Hatta lisede,doğum günü partisi yapmadığım için beni kutlamayan çok yakın bir arkadaşım bile vardı.Kendisine,doğum günümde bana bir öpücük bile hediye etmedin,beni kutlamadın dediğimde,sen pasta kesip bizi misafir ettin mi ki bana hesap soruyorsun diye cevap almıştım. Tek istediğim iyi ki doğmuşsun,iyi ki varsın diye beni kucaklayıp dostluğunu göstermesiydi oysa. Hala da bugün, doğum günlerimde tek bunu beklerim sevdiklerimden.Doğduğum için mutlu olmayan ,doğduğum günü bile hatırlamayan zaten benim hayatımda niye var ki,bunu da sorgularım bir yandan. Herkese ama herkese,doğuran kişiyi unutmamalarını,doğdukları için mum üfleyip parti vermeden de sevilip sevilmediğinizin muhasebesini yapabileceklerini hatırlatmak istedim.Bu yazıyı okuduğu gün doğmuş olanlara da ömür boyu gerçek dostlarıyla gerçek hayatlar yaşamalarını dilerim…

Bİ FOTOĞRAF ÇEKİNEBİLİR MİYİZ?

 

(Baş not=Başlık elbette ki yanlış yazılmıştır.Halk arasında çok kullanılan yaygın bir söyleniş biçimi olup,doğrusu,Bir fotoğraf çektirebilir miyiz?' dir)


Laf olsun diye fotoğraf çektirilmesine çok kızarım.

Fotoğraf,çok güzel bir anın hiç unutulmasın diye belgelenmesidir.
Bir daha kolay kolay tekrarı olmayacak bir şeyin görsel hafızaya kaydedilmesidir.


Web cam’in karşısına saçını başını yapıp makyajını kontrol edip oturan ve bin bir tane anlamsız kendi fotoğrafını çeken insanlar bana çok komik ve zavallı gelir.


Bir de başkasının kamerasında  çekilen fotoğraflara sürekli maydanoz olup asla kendisine ulaşmayacak olan fotoğraf karelerinde yer almaya çalışan foto-manyaklar vardır.


Bunlar sadece fotoğrafının çekilmesiyle ilgilenirler sonradan o fotoğrafı görmek,saklamak gibi bir dertleri asla olmadığı gibi unuturlar üstelik o fotoğraflarda poz poz kasılarak sırıttıklarını.


Çok yakından tanıdığım orta yaşı hayli geçkin bir hanımefendi  mesela, her fotoğraf  çekilen anda ,mutlaka o pozun içinde yer almak ister ama sonradan o fotoğraflar nereye atıldı,nasıl çıkmış,nasıl görünüyor asla merak etmez.

Bilgisayara mı atıldı,fotoğrafçıda kartonete mi basıldı?
Hiiiç ama hiç merak etmez,hatta çekildikten on dakika sonra unutuverir başka şeylerle ilgilenir. 
O karede olmaktan başka takıntısı yoktur sanki.

Fotoğrafçıların vitrinlerine hiç dikkat eder misiniz?
Hayır senin kadar manyak ve absürd yönden bakmıyoruz hayata,niye dikkat edelim,diye bir cevap verdiyseniz bile hiç üzerime alınmadan yazmaya devam edeceğim.


Fotoğrafçı vitrinlerinde,sahiplerinden izin alınır mı alınmaz mı bilmem ama genellikle çiftlerin resimleri kocaman çerçeveler içinde yer alır.


Nişan veya nikah törenlerinden önce henüz gelinin terden makyajı ve saçı bozulmadan bir an önce gidip çektirilen fotoğraflardır hani.

Bazen de sünnet çocuklarının resimleri olur vitrinde.


Çok nadir olarak da Tarkan’ın veya Sezen Aksu’nun falan ya da başka bir starın resmi yer alır. 
BAKIN BU ÜNLÜ GELDİ BURDA FOTOĞRAF ÇEKTİRDİ! SİZ DE GELİN!  


Şimdi diyeceksiniz ki senin hiç düğün nişan fotoğrafın yok mu yani?
Sen yapmadın mı?
Olmaz olur mu hiç?
Hem de nasıl yaptım? Gelin Olmuş Gidiyorsun   ya nasıl yapmazsın??


Şimdiki aklımla olsa yapar mıyım hiç....bir düşünün?

Stüdyoda fotoğraf çektiriyorsanız ve o an için bir ÇİFT olarak bu konseptin içinde olmak zorundaysanız,neler yaşayacaksınız:

Damat da gelin de nedense hiç objektife baktırılmaz.

Stüdyoda her nedense daha ilginç bir şeyler vardır gelinin de damadın da baktığı.

Boş bir noktaya dikilir gözler.
Sonra damat  oğlan önde durur hep,gelin arkada.
Şöyle artistik cool bir hava verilir damada.

Elleri ceplerinde,sanki tüm dünyanın kadınları onun peşindeymiş de o bir tek yanıbaşındaki şanslı kızı seçmiş gibi bir havalar…

Gelinlik kız nedense ona hep yandan,arkadan,bir taraftan asılır.

Oğlan yüz vermeyen prens rolünde,kız etrafında ona kul köle yalvaran besleme,geyşa pozlarında.

Bir kadın bu tür bir mizansen içine girip de bu pozu hangi gurursuz ve haysiyetsiz anında verebilir kafam asla almıyor.

Bir başka poz şeklinde ise ikisi birden kahkahalarla gülüp dururlar stüdyodaki başka bir noktaya.

Sanırsın ki fotoğrafları çekilirken onlar fotoğrafçının açık fermuarından sallanan bir şey görmüşler de ona katılırlar gülmekten.

Bok mu var ulan ne kahkahasıdır bu?

Kime neyi ispat derdi?

Ha en gıcık poz da nedir söyleyeyim.

Kızla oğlanın dansediyormuş gibi abuk jimnastik hareketleriyle esnetilerek falan verilmiş halleri değil,onu geçtim…(Sanki artistik buz pateni finalinde bitiş sahnesi gösterisidir)

Hani çok rastlarsınız vitrin resimlerinde veya bir yakınınızın facebookta dosta düşmana ilan ettiği görgüsüz ve ORTAYA KARIŞIK isimli  albümlerinde:


Ya kız ya oğlan başka bir yere sırıtırken,ötekisi arzuyla onun dudaklarına bakar hani…sanki gerdekten iki saniye önce çekilmiştir o resim.
Hatta resim çekildikten beş saniye sonra oğlan ya da kız o dudaklara HĞĞĞNNAAAAHH diye saldırmış zannedersiniz.

Erotiköncesiprova pozu.


Fotoğrafçının gazına gelip de gerdeğe o stüdyoda girmiş de olabilir diye düşündürtür size.
Y

ahu evleneceği hatunun dudaklarına ,ağzında şapırt pozuyla bakarak fotoğraf çektiren adamdan ne kadar koca olursa,ben derim ki işte bu mahalle fotoğrafçılarından da ancak bu kadar fotoğrafçı olur.
Sonra bir de hava atmazlar mı bizim fotoğraf vitrine kondu diye…iyi…kuş da kondu mu onu da sorun!


Güzel fotoğraf,içinde sizin yer almak zorunda olmadığınız ama sizin çektiğiniz ve ben çektim derken gurur duyacağınız,fotoğraftır.Öyle bir ışık,öyle bir an,öyle bir mimik ,öyle bir enstantane yakalamışsınızdır ki,baktıkça baktırır insana.
Ötekiler ise ispat fotoğraflarıdır ki sizden başka hiç kimse onlara bakmaktan zevk almaz,eğer çıpıl cıbıldak değilseniz!!!

HER YERDE KAR VAR...OLSA KEŞKE...

Kıştan nefret eden ama kar yağınca sevinçten deli gibi el çırpıp “İnşallah sabaha kadar tutar” diye dua edenlerden misiniz ben gibi? Kartopu oynamayı sevmem ama karın yağışını sıcak bir odadan camın ardında kahvemi yudumlayarak seyretmeyi,kartopu oynayan ve önce arabaların üzerindeki temiz karları kullanan çocukların yavaş ama telaşlı koşuşturmalarını izlemeyi severim.Hem de çok severim.Bir de boş alanlarda üzerinde hiç ayak izi olmayan geniş kar kütlelerine doğru koşmayı ve kendimi maksimum kart reklamındaki gibi çapraz açarak o dokunulmamış karın üzerine bedenimle iz bırakmayı çok severim.İmkanım olsa da hepsini toplayıp eve getirebilsem,bir şekilde saklayabilsem diye hayıflanırım. Büyük şehirde karın birkaç gün sonrası felakettir.Yağmur veya güneş bir şekilde içine eder bu beyaz dünyanın.Sonrası çamur,damlardan damlayan erimiş buzlar,araba tekerleklerinin kardaki izleri içine dolmuş çamurlu buz… Benim çocukluğum Diyarbakır’da geçti.Kar yağdı mı sıkı yağardı.Günlerce erimezdi.İstanbul’un iklimi gibi orospu cilvesine benzemezdi oraların iklimi.Kışsa kış gibi geçerdi,yazsa yaz gibi.Baharda tüm şehir ıslak çimen ve papatya kokardı.Bir de hanımeli…Günlerce yağan karın altında donumuza kadar ıslanarak kartopu oynar,üst baş tamamen kardan adama dönüşene kadar yuvarlanırdık karlar içinde.Bir kere bile elektiriklerimiz kesilmezdi.Kesilse noolur zaten evlerimiz sobalıydı.Çatır çatır odun sobasının etrafında iki dakikada ısınıverirdik.Kombi söndü,kalorifer pompalamıyor gibi dertlerimiz olmuyordu zaten.Bir kere bile karda üşütüp hastalandığımı bile hatırlamam.Ben üşütme ile,grip ile İstanbul’a yerleştiğimizden sonra tanıştım. Kar yağdı diye okullarımızın tatil olduğunu da hiç hatırlamıyorum.Niye olsun ki.Trafik yok,okul servisleri trafikte sıkışacak diye bir dert de yok.Servisler yolda kayar maazallah bir şey olur çocuklara diye bir dert de yok.Herkesin okulu evine yürüme mesafesinde.En uzak okul otobüsle on dakika.Hayatı felç edecek hiçbir şey yok.Kar yağarken okul arkadaşlarınla bahçede kartopu oynamak serbest.Öğretmen dersi anlatırken gözün camda ,kulağın teneffüs zilinde.Kar anormal bir şey değil yani.Hayatın sıradan bir gerçeği. Okuldan dönmüşsün annen sobanın üzerinde çıtır çıtır sac ekmekleri falan pişirmiş.Bir yanda fokur fokur kaynayan çaydanlığın buharı,bir yandan mutfakta davul fırında pişen kurabiyenin ya da çöreğin kokusu.Donmuş parmak uçlarını soba başında ısıtıp biraz atıştırıp doğru kardan adam olmaya… Dün akşam TV de doğunun kar basmış köylerinde kendilerine kızak yapıp köpeklerin boynuna bağlayarak kayıp eğlenen köy çocuklarını izledim haberlerde.İçim cız etti.Biraz kendi çocukluğumu,biraz da kendi çocuğumu düşünerek.Kendi çocukluğumu hasretle hartırlarken,kendi çocuğumun bu eğlenceleri asla yaşayamayarak büyüdüğüne üzüldüm.Okul çantasında hijyenik jeller,ıslak mendiller,meyve suları tıkıştırılmış çocukluğunu hatırlayacak büyüyünce.Mahallesindeki köpekleri hiç sevemediğini çünkü mahallesinde sokak köpeği olmadığını fark edecek.Doğunun çocukları üzerlerinde mont bile olmadan sade kazakla mosmor eller ve mosmor bir burunla yine de hastalanmadan kışın güzelliğini olabildiğince çocuk olarak yaşarken,O,atkılarla,berelerle,termal atletler yün kaşkollarla sarındığı halde sürekli soğuk algınlığıyla savaşıp duran bir neslin üyesi olduğunu hatırlayacak büyüdüğünde.Okul arkadaşlarıyla bir kez bile okul varken lapa lapa yağan karın altında,teneffüste kar topu oynayamadığını çünkü yarım santim buz tutunca okulların tatil edildiği büyük şehirde büyümüş olma talihsizliğini ayrımsayacak. Kırsalda bir evimiz olmalı diye hayal ediyorum.Kar yağınca yollar kapanmasın ama hastalar falan telef olmasın yol yok diye.Elektriği de olsun suyu da.Ev sıcacık olsun.Televizyon,internet,gazete ve cep telefonu istemem ama.Bolca kitap,bolca müzik ve bolca yakacağımız,yetecek kadar yiyeceğimiz olsun mesela.Bir de geceleri havlayan bir köpek isterim kapıda.Oğlum onunla karlarda yuvarlansın gündüz.Türkiyenin doğusundaki gibi yoksunluklarla ve çaresizliklerle yaşamayalım karın güzelliğini.İstediğimiz zaman şehre inebilelim.Herkes inebilsin.Şehircilik anlayışı gelişmiş bir Avrupa köyü belki hayal ettiğim.İsveç’in İzlanda’nın bir köyü belki.Çağdaş,bakımlı ama doğanın içinde… Her yerde kar olsun.Oğlum arkadaşlarıyla burnuna kadar kara gömülüp de eve döndüğünde elektirkler kesildi kombi çalışmıyor diye donup hasta olmasın.Mutfaktan annesinin pişirdiği sıcak çöreklerin kokusunu alsın.Okullar tatil edilmesin… Her yer kar olsun ama hayat devam etsin.Her yer kar olsun ama televizyonlarda gazetelerde yollarda kalmış araçların kayarak kaza yapmış otomobillerin haberleri yer almasın.Her yer kar olsun ama herkes mutlu olsun.Kimse otobüs durağına sığınıp geceyi geçirmek isterken donarak ölmesin.Kimse yol kapalı diye evinde doğum yapıp hayatını riske atmasın.Her yer kar olsun,her yer beyaz olsun her yer hayal ettiğim gibi olsun. Ama Avrupa değil,benim ülkem olsun,Türkiye olsun…