sağtık

YAMYAMLAR VE YAMALARI

Evinizin salonunda kocaman bir boşluk olduğunu farzedin.Ne yapardınız?

Oraya gerekli eşyayı koyacak,köşeyi dolduracak gücünüz de yok?

Ne yapardınız?

Gücünüzün,bütçenizin yettiği en ucuz en uygun eşya ile orayı kamufle

etmeye çalışırdınız.Belki büyük bir saksı,belki eş dosttan edinilmiş eski bir

köşe sehpası…veya pazarlarda satılan ucuz bir plastik çiçek falan…

Suratınızda kocaman bir sivilce çıktı ve geçmek bilmiyor.Bunun için ne

yapardınız?

Fondöten,pudra?

Saçlara yakın yerdeyse,orayı gizleyecek bir saç kesimi?

Herkesten gizlemeyi başarabilirsiniz ama o sizi rahatsız eden,olmaması

gereken şeyin orda olduğunu siz bilirsiniz hep.Sizi içten içten hep

dürter,rahatsız eder.

Hayatımızda olmasını çok istediğimiz ama bir türlü elde edemediğimiz şeyler vardır.

Salonumuzun bir köşesindeki o boşluk gibi,hep kendini hissettirir o yokluk.

Sevgili,eş,çocuk,para,araba,ev,aile,huzur,para,iş…

Önemli şeyler bunlar,buzdolabında eksilmiş yoğurt veya patates gibi

değildir ki koşup alıp yerini doldurasın.

Olmayınca olmaz bazen işte.

Kabullenir,kader kısmet deriz çoğumuz.

Elimizde olan diğer değerlerle avunmayı öğreniriz,doğal olan budur çünkü.

Mesele,bunu bir türlü kabullenemeyip,sahip olamadığı şeylerin herkes

tarafından sürekli konuşulduğunu,sürekli ayıplandığını zanneden,herkesin

her dakika her an bunun farkında olduğunu sanan insanlar vardır

çevremizde.

Yıllar sonra karşılaştığın bir arkadaşın şaşırtıverir seni bir anda mesela.

Yirmi yıldır görüşmediğin arkadaş,ayaküstü yirmi dakikalık

sohbetinizde,görüşmediğiniz yirmi yılın özetini anlatır anlatır anlatır.

Durup nefes bile almadan,senin asla sormadığın,sormayı aklından bile

geçirmediğin sorulara cevap verir.

Nerde çalıştığını,ekonomik durumunun ne kadar harika olduğunu,ne kadar

mükemmel biriyle evlendiğini,nasıl harika bir hayat yaşadığını,ne tür

mallara mülklere sahip olduğunu anlatır durur.

Bazıları öyle kabaca ve aleni anlatır ki,yarışma programında uzunca bir

biyografi anlatıyor sanırsınız.

Bazılara da kendini zeki zanneder,ne mükemmel bir hayat içinde olduğunu

aklı sıra çaktırmadan satır aralarında vermeye çalışır

“Bize beklerim bir gün,harika bir terasımız var,barbekü yaparız”

“Ay,zavallı babacığım sizlere ömür,benim evlendiğimi,iş yeri sahibi

olduğumu,arabamı,evimi,yazlığımı,hiç bir şeyimi göremeden çekip

gitti,ençok buna üzülüyorum”

“İşyerime gel,beklerim,müdür bey-müdire hanım’la görüşmek istiyorum

dersin,kapıda bekletmezler…”

“Benim oğlanın muayenehanesine gel istersen,biraz solgun gördüm seni…”

“Adresini ver ilk fırsatta gelirim,arabam var benim sen yeter ki gel

de,uçarım”

Bu alttan alta kendini ispat derdi taşıyan cümleleri o kadar çoğaltabilirim

ki!

Tevazu,eski yüzyıllardan kalma bir yalan artık.

Herkes,herkese geçirme,gol atma,bir sıfır,on sıfır,yirmi sıfır öne geçme

derdinde.

Rekabet iyi şey ama sadece ticarette.

Ve günümüzün bence en büyük sorunlarından birisi de insanın sürekli

kendini pazarlayan bir psikoloji içinde olması.Sağım solum önüm arkam

bunlardan doldu.

Boğuluyorum.

Kime napıyorsun desem,ya yeni arabasından,ya sürekli marka

giyindiğinden,ya yeni dekore ettiği evinden,ya gittiği on yıldızlı muhteşem

tatilinden,ya da hiç birine sahip değilse en yakınındaki kişinin başarısından

sözedip beynimi skiyor.

Yama psikolojisi.

Ezildim ezildim,şimdi ezme zamanıdır sloganıyla yel değirmenlerine savaş!

Bu tür bayağılıkları anlayıp ayıplayan,övünmenin,böbürlenmenin en

aşağılık karakter bozukluklarından biri olduğunu hala hatırlayan kaç kişi

kaldık?

Bu bayağılıklar sizi de bunaltıyorsa artık,neredeyseniz lütfen bulun

beni,arada sırada bu ucubik tipler beni bulduğunda sizlerle gözgöze gelip

içten içe anlaşmak,göz göze gelip gözlerimizle ayıplamak istiyorum.

Sormadan anlatandan kork.

İstemeden gösterenden kork.

Bakın ben ne harikayım,bakın ben ne muhteşemim diye hayatını her

yerde,her fırsatta gözüne gözüne sokmaya çalışanlardan kork.

Bu tür insanlar,hırsızdır.

Başkalarıın hayatlarını çalarlar.Hiç olamayacakları kişilerin.Ve onlarmış

gibi yaparlar.

Başkalarının özlü sözlerini,başkalarının şiirlerini ,başkalarının fikirlerini

çalarlar.Kendilerininmiş gibi söyler,yazar,kullanırlar.

Başkalarının değer yargılarını çalıp onlarla yaşarlar.

Başkalarının (mesela benim) sabrını,dayanma gücünü,zamanını çalarlar.

Başkalarının gözlerini çalarlar,onların gözleriyle bakmak için aynalara.

Etrafınıza bakın bir…öyle çoktur ki bunlardan.

Okulunuzda,işyerinizde,arkadaş

grubunuzda,facebookta,twitterde,msn’de,trafikte,sokakta,düğünde,akraba

ziyaretinde,tatilde,denizde,havuzda,restoranda….her yerde karşınıza

çıkarlar.

Yama psikolojisi,yama sendromu.

Eksiklerinin farkında olup,bunu başka şeylerle kapatma eğilimi.

Yüzüne haykırmak istersiniz görmemişliğini…”Sorduk mu a.q “ diye

bozmak istersiniz…Bana ne ulan senin görgüsüz ayılığından,bana ne senin

parandan,gezdiğin gittiğin sürttüğün yerlerden,hayatta ne ürettin hayata

ne değer kattın bana ondan haber ver,diye ,ne kadar zavallı

olduğunun,aslında seninle dalga geçtiğimin farkında bile değilsin diye

haykırmak istersiniz ama

olmaz.O içinizdeki olgun ve sakin ruh,o kadar mütevazıdır ki,kendinize kıza

kıza bütün bunları dinlemek,katlanmak,duymak zorunda kalırsınız ve her

seferinde kendinizi tecavüze uğramış hissedersiniz.

Çağdaş yamyamlardır bunlar.

İnsan eti yiyerek beslenirler aslında hiç biri farkında değildir.

Başınızın etini,beyninizi yerken,nasıl bir vahşi açlıkla beslenme güdüsüne

sahip olduklarını bilmezler.

Ya hayatlarında binlerce fotoğraf vardır bulundukları her yeri süsleyen,ya

da o fotoğrafları size tasvir ede ede zorla gözünüze soka soka beyninize

tecavüz ederler.

Gömleğin güzelmiş,güle güle kullan deseniz,tabii güzel,beş yüz gayme

saydım ben ona diyerek,hayattaki ederlerini,aslında kaç para olduklarını

size sürekli hatırlatmak ihtiyacı içindedirler.

İşin garip tarafı,bu insanlarla ya aynı okulu,ya aynı eğitimi,ya aynı aileyi,

ya aynı mesleği paylaşmaktasınızdır ve nasıl

oluyor da aynı sosyal ortamı paylaştığınız

halde siz böyleyken onun öyle olduğuna akıl

sır erdiremezsiniz.

Bir baksanıza çevrenize…sayın bakın kaç

yamyam tanıyorsunuz?

DENİZANASI DEMİŞKEN...

Hazır Edep konulu yazımda,Denizanalarından sözetmişken,şurda kısacık bir amme hizmeti yapmadan gitmeyeyim dedim. Bu yaz,ülkedeki pek çok sahile,bilim insanlarımızın henüz nedenini tam olarak kestiremediği ancak uluslararası taşıma yapan tankerlerin balast sularıyla taşınarak sığ sularımıza kadar ulaştığını tahmin ettiği mavi denizanaları sardı. Biz bu yıl Saroz körfezinde tamamladık yaz tatilimizi. Denizden yandım anam diye çıkan çıkanaydı. Sabah havlumuzu serdiğimiz andan,güneş batana kadar,yüzlerce insan,denizanası taşıdı kıyıya. Maviler çoğunluklu olmakla beraber kahverengi olanlar da vardı. Bunlar öldürücü değil. Ama yüzerken kollarındaki zehirli bölgeye temas ettiyseniz,cayır cayır yanmaya hazır olun.Hem yanıyor,hem kaşınıyor.Cildinizin hassasiyetine göre de süresi bir saat ile bir gün arasında değişiyor bu yanmanın.Üstelik o bölgeniz kıpkırmızı oluyor. Önceki yıllarda oğluma da çarpmıştı,tecrübem var bu konuda,hatta plajda oğlum ve eşimle,pek çok denizanasızedeye tavsiye ilkyardımında bulunduk. Bir önemli konu da,denizanasının çarpması şart değil,çok yakınınızdan geçiyorsa,bacaklarındaki zehirli salgı,suya bıraktığı o zehirli salgı gelip sizi yine bulabiliyor. Birinci kuralınız,asla tatlı su değdirmemek. İmkan varsa,deniz suyunu bir kapla,kaldığınız yere taşıyın,dayanabileceğiniz bir ısıya gelene kadar ısıtın ve bununla çarpma bölgenizi yıkamaya hazır olun. Ama yıkamadan önce ilk yapmanız gereken,kredi kartı gibi sert ve cildi kesmeyecek bir şeyle,çarpılan bölgenizin üzerini kazımak.Burdaki denizanası bacakları kalıntılarını kazıdıktan sonra (kum ile ovalamak da bir tür kazıma işlemi olabilir ama elleri kızarık bölgeye değdirmeyin bulaşmasın) ılıtılmış deniz suyuyla yıkayın. Daha sonra,alkol veya mavi ispirto sürebilirsiniz.Her ikisi de yoksa,votka,cin vs.içkinizdeki alkol de işinizi görür.Hiç biri yoksa,amonyak veya sirke kullanın. Yıkamanız da bittiyse,üzerine biraz buz torbası gezdirip,sonra anestol gibi uyuşturucu bir pomat sürebilirsiniz. Asla tatlı su değdirmek yok ,unutmayın. Bir de denizanalarını düşman olarak görmeyin,unutmayın denizler onların mekanı,onun yaşam alanına giren birnevi saldıran asıl bizleriz. Geçmiş olsun.!

MAYO MU O?

Anne olduktan sonra,hayatım değişti benim.

Hayata karşı duruşum değişti.

Hayatımın tam ortasına,çemberin merkez noktasına annelik yerleşti.

Tatillerimize de hep oğlumuzla çıkmayı tercih ettik,kimseye bırakmadan,onu bizden bizi ondan mahrum etmeden.

Çocukla tatil burnunuzdan gelir,aman bir aile büyüğüne bırakın da çıkın diyenleri anlamam ve kıl olurum ayrıca.

Çocuğun hayattaki duruşu ve gelecekteki karakteri,davranışları,0-6 yaş arasında ailede aldığı eğitimle belirleniyor.

Doğru ebeveyn olmak,doğru insan yetiştirebilmekle alakalı.

Çok sıra dışı istisnaları saymazsak.Yani çocuğun sorunlu,şımarık,huysuz,şirret olduğundan şikayet ederek burnumuzdan getirecek korkusuyla yanında götürmüyorsan,önce kendi ebeveynliğini sorgulayacaksın.

Bir çocuk getiriyorsan dünyaya,onu hayatına her koşulda kabul ediyorsun demektir.Her türlü mutluluğu onunla yaşayacaksın,her türlü zorluğu da.

Bir insan yetiştirmenin her aşamasını yaşaman,tecrübe etmen demektir dünyaya bir çocuk getirmek.

Gideceğin yere onu götürmemen,ancak ve ancak çocuğun menfaatine bir karar ise,bu kabul edilebilir.

Soğukta çıkarmamak,sigara dumanlı gürültülü yerlere sokmamak,hastane,işyeri gibi ortamlardan mümkün olduğunca uzak tutmak gibi.Bunların hepsi çocuğun menfaati için.Tatile,pikniğe,geziye,yolculuğa vs.giderken çocuğunu kendi zevki ve rahatı için birilerine bırakmak bana şerefli bir ebeveyn duruşu olarak gelmiyor,kimse kusura bakmasın.

Plajlarda beni deli eden bir anne grubu var.

Çocuğa kollukları takıp denize veya havuza salan,sonra havlunun üzerine uzanıp yan gelip yatan anneler.

Yanında çocuğun binbir ihtiyacından sadece birkaç tanesini taşıyan anneler.

Bu yaz ,henüz dönmüş olduğum tatilimde,bunlardan öyle çok gözlemledim ki,seçtiğimiz bölgeyi istila etmiş olan mavi denizanalarından bir tanesi şu analardan birine bir çarpsa da bütün sinirimi intikamımı alsalar diye çok umutlandım.

Sindiremediğim asıl mesele aslında başka..

Çocuk sahibi kadınların,sarkan memelerine,yağdan hava yastığına dönüşmüş kalçalarına,sürülmemiş tarla gibi engebeli bacak arkalarına aldırış etmeksizin inatla,o bekarken giydikleri daracık ve aşırı dekolte bikinilerini ısrarla giymeye devam etmeleri.

Edep bir taç imiş nur-u hüdadan, Giy o tacı, emin ol her tür beladan.

Biraz daha toparlayıcı bir bikini üstü bulamaz mıydın? Biraz daha kıçını kalçanı kapatacak bir bikini altı giyemez miydin?Pörsük ve sarkan göbeğini daha yüksek belli bir bikiniyle ya da şortla ya da tek parça mayoyla kapatamaz mıydın?

Tepki vermeye hazırlanan okuyucularım bir düşünsünler,aslında neye ve neden kızdığımı?Ne ara bu kadar dejenere,bu kadar aldırmaz,bu kadar geniş bir toplum olduk?

Herkesin kilosu,herkesin yağları,herkesin selülit torbaları olabilir,kimseyi de ilgilendirmez.

Ama üzerine en az bir beden dar gelen bir bikini giyip,bir de üstüne üstlük o bikiniyle çocuğunun peşinde koştururken fay hattı kırığı gibi sallanan yağlarını teşhir etmek için her fırsatı değerlendirirsen,ben de bunu eleştirebilme hakkımı kullanırım,eh ,bu da kimseyi ilgilendirmez.

Pareo var,şort var,tek parça mayo denen bir şey var,mini elbise şeklinde çok şık mayolar var,tankini denen altı etek üstü badi şeklinde yeni tasarımlar var.

Hayır neden ille de o fışkıran kalçalar,bikininin üzerine dört boğum olmuş ve sarkmış göbekler,sütyenden yanlara taşan üçgen bikini üstleri,neden,neden ,neden?

Bu teşhir inadı neden?

Bu aymazlık,bu domalarak plaj çantasından bir şey aramak,bu yüzüstü yatıp

Everest gibi popoyu güneşe dikmek,öne eğildiğinde dizlerine çarpan memeleri sallamak inadı neden?Slip şeklindeki bikiniyi giyip güneşe uzanan bir kadının aşağıdan nasıl göründüğünü herkes bilir.Bakan bakmasın asıl bakanın ayıbı deyip geçemezsiniz.On adım arkanızda uzanmış ve aralanıp dizleri havaya dikilmiş bir apış arasını isteseniz de istemeseniz de görürsünüz yüzüstü döndüğünüzde.Bakmanız şart değildir,görmek anlık bir şeydir ve o da yeter tiksintiye.

Anne olmak bir duruş getirir yanında.

Siz farkında olmadan gelip girer o duruş hayatınıza.Hiç bir yerde yazılmayan ama herkesin kabullendiği ve erdemli bulduğu bir duruştur bu.

Kimse yüzünüze bir şey demez belki ama ,herkes içinden olması gerekenle olan arasındaki farkı bilir,görür.

Bütün bunların ,insanın diniyle,memleketiyle,inancıyla da doğrudan bir ilişkisi yoktur.Hristiyanı da,Musevisi de,Budisti de,ateisti de,Müslümanı da kapsar,edep.Edep evrenseldir.Edep,kişinin kendine öz saygısının bir sonucudur,yansımasıdır.

Modernlik,edebi silip atamaz.Edepsizliğin adı modernlik olamaz.

Tek ayıbı kaka yapmak olan kedi bile ayıbını örtmeden ayrılmaz ordan,hayvan olduğu halde.Edep,yaratıcı tarafından işlenmiştir genlerine.

Kedi kadar edebi olsun yeter,diyorum.Susuyorum.Anlayan anlamıştır diye umuyorum.

BANA YENİDEN RADYO DİNLETEN KADIN


Kadın diyorsam,Mazhar’ın Bana Yeniden Şarkılar Söyleten Kadın,adlı şarkısına gönderme olsun diye sadece…
Aslında,sadece cıvıl cıvıl bir genç kız.
Cıvıl cıvıl diyorsam ,tamamen kibarlığımdan.
Radyodan evinize yayılan deli coşkusunu, daha kibar ifade etmek istediğimden.
Biliyorsunuzdur,ben bir İletişim mezunuyum.Hem de Radyo-TV bölümü mezunu.
Doğal olarak,radyoları,televizyonları,filmleri,gazeteleri,reklamları,asla normal yurdum insanı kulağıyla ve gözüyle takip edemem.Bir tür meslek takıntısı olsa gerek.Her şeyi eleştiren,her şeyde bir kusur bulan,her şeyin teknik yönüne,olması gerekenle olan arasındaki farka bakan bir yanım var.Dizi Dizi İnciyim yazımda da anlatırım,benimle film,tv,radyo,kitap,gazete vs.takip etmek zordur,yanımdakine hayatı dar ederim,huysuz dedeler neneler gibi hiç susmam,dır dır dır dır dır….
Bu nedenle uzun zaman önce radyo dinlemeyi bıraktım ben.
TRT İstanbul Radyosundaki zorunlu staj dönemim bittikten sonra,TRT disiplini ile yapılan yayınları bizzat hazırlayan ustalarla bir arada çalıştıktan sonra,özel radyoların binlerce eleştirilesi yönüyle kendimi hırpalamaktan yoruldum ve bıraktım.
Uzun araba yolculuklarında katlanırım sadece radyolara.Bitmek bilmeyen yol çizgilerine bakarken,dışarıda akan hayatın sesini,reklamların bile bir hayatın akıp gittiğini hissettiren cıngıllarını dinlerim.
Bunun dışında,asla DJ sesine katlanamam.Çoğu,o mikrofonu,dinleyicinin kafasını şişirmek beynini ambole etmek için kullandıgının farkında bile olmaz.Ben de ucuzluğa asla tahammül edemiyorum.
Valla billa yaşlandım ben,gitgide kayınvalide kıvamına geliyorum,kaç vuruştur dır dır dır yazıp duruyorum,susmak bilmedim ha.
Bak ne anlatıcaktım,döndüm dolaştım kendimi anlattım.
Bunama emareleri bunlar sanırsam.
Şimdi bana yeniden radyo dinleten piyangodan söz etmem gerekiyor aslında.
Birgül Akyar.
Gözlerinden dışarı bir yaşam taşan bir fotoğraf şu anda benim için,çünkü henüz kendisiyle yan yana gelmek fırsatımız olmadı.
Birgül’le Hayatın Renkleri adlı bir programın sahibi,yapımcısı ve sunucusu.
Güzel bir diksiyon,insanı sıkmayan akıcı bir ses (ki ben ona cıvılım diyorum),dinleteceği şarkıları iyi bir envanter ile birlikte sunan ve insanın içine iyi ki yaşıyorum dedirten bir enerji yolluyor.
Bana neden yeniden radyo dinlettiğini anlatmayacağım,nasıl oldu da onu keşfettim,bu kız karşıma nerden çıktı,bunları anlatmayacağım.
Evren,neyin neden olması gerektiğini bilir ve olmuşsa,onaylamıştır.
Evren ikimizi bir şekilde bir radyo frekansı üzerinden buluşturdu ve şu anda bu yazıyı yazarken,o ,mikrofon başında cıvıl cıvıl sesiyle,turuncu rengin karakter özelliklerini anlatıyordu.
Bu gün,onun radyoculukta onikinci yılıymış.Hem dün başlamış kadar heyecanlı,hem de elinde mikrofonla doğmuş kadar başarılı.
98.2 frekansına ayarlıyorsunuz radyoları.
Birgül’le Hayatın Renkleri'ni dinliyorsunuz
Hafta sonları 08-12 arası.
Programında seçtiği ilginç konulara aktif olarak katılabilir,mesajla programın o günkü konusuna fikir bildirebilirsiniz.Ama istek parça çalmıyor.
Sadece kendisi değil,sesi değil,çaldığı parçalar da içinizi kıpır kıpır edecek türden.Ciddi bir işyerinde çalışıyorsanız,aman diyeyim bu kızı orda dinlemeyin,oranız buranız oynuyor diye işten atılmanız an meselesi.
Birgül,benim hayatıma da renk kattı.
Siz bilmezsiniz belki ama ben onu,programını yapmadığı zamanlarda da hayatıma güzel bir renk katan bir piyango olarak görüyorum,o bu satırları okuma inceliğinde bulunursa,ne demek istediğimi anlar.
Hadi radyolarınızı açın,hayatın reklerini keşfedin.

UÇURTMA AVCISI (The Kite Runer)-Roman

İçim acıyor. En son içimi bu kadar acıtan roman,sanırım üniversite yıllarında,hocamız tarafından zorla okutturulan ama iyi ki de okutturulan Marquez usta'nın Yüzyıllık Yalnızlık romanıydı.Bir de,sonradan Kumral Ada Mavi Tuna(Buket Uzuner). Bu kitap kendi kararımla geçmedi elime.Deli Pamuğum (Seyhan Güneye Akıyor yazılı konunun öznesi) almış,okumuş,koşa koşa bana getirdi.Ben ona Küçük Arı'yı sipariş etmiştim,onu da almış ama önce bunu okumalısın dedi. Daha ilk cümlede ,tamam dedim arızalı bir yürek tarafından anlatılıyor bu.Bir de ben birinci ağızdan anlatılan romanlara bayılırım.Tam benlik,dedim. 2007 yılında filme de alınmış galiba,ilk fırsatta bulup izleyeceğim,umarım film konusunda hayal kırıklığı yaşamam. Roman,alışılmadık bir ülkede başlıyor. Afganistan'ın henüz Taliban yönetimine geçmeden önceki bolluk,ferahlık dönemindeki bir konakta yaşayan iki küçük çocuktan biri olan Emir'in ağzından anlatılıyor. Emir,çok sevilip sayılan,karizmatik,saygın bir işadamının tek çocuğu. Doğarken annesini öldürmüş olmanın suçluluğuyla kıvranan,babasıyla arasındaki buzların nedenini buna bağlayan Emir'in tek bildiği,tek inandığı şey,babasının gözüne girebilmenin bir yolunu bulmak,onun tarafından ciddiye alınmak,adam yerine konulmak. Babası ise,kendisi gibi kahraman yürekli,kuvvetli,becerikli,yiğit bir erkek çocuk sahibi olamadığı için Emir'e karşı oldukça mesafeli. Bu konağın,bir de bahçedeki müştemilatında yaşayan topal ve yüzü felçli hizmetkarı Ali var.Ali'nin de ,doğar doğmaz annesi tarafından terkedilen oğlu Hasan. Aralarında bir yaş fark olan bu iki çocuk aynı süt anne tarafından emzirilmiş olmak ve aynı konağın iki farklı yüzünde yaşamak dışında aslında hiç bir ortak noktayı paylaşmıyorlar. Emir,hayatını babasının gözüne girmek üzere yörüngelendirmiş,Hasan ise Emir'i sevmek üzere. Ve bu iki çocuğun gerçek karakterleri,romanın asıl omurgasını belirleyen unsur. Emir'in babası ile arasındaki mesafe,Hasan'la arasında gitgide tuhaf bir bağ oluştururken,bir yandan da Hasan'a duyduğu.... Neyse bu hissin ne olduğunu yazmayayım. Okumamışsanız ,Emir'in iç dünyasını kendiniz keşfetmelisiniz. Sonuçta, romanın başında kendisinin de açıkladığı gibi,Emir,bir gün,bu,hayatının en önemli kişisi (ki daha o zaman bunun farkında değil) ile ilgili bir karar vermek zorunda kalıyor ve bu karar,onun hayatının dönüm noktası oluyor. Sonrası,yürek burkan bir hikaye,yürek burkan bir pişmanlık. Emir'in pişmanlığı,beyninizin ortasına ,kalbinizin şah damarına yerleşiyor. Arka planda,Afgan kültürü ile bizim kültürümüzün ortak yönlerini keşfederken,bir yandan da aynı halkın sosyo kültürel ve siyasi deformasyonuna da bazen gözyaşları içinde tanıklık ediyorsunuz.Hem bir insanlık,hem bir vicdan,hem bir hesaplaşma öyküsü. "İnsan,yıllar sonra bile iyi biri olabilir" cümlesi,içinize yer edecek. Kendi hayatınızdaki uçurtma avcılarınızı keşfedeceksiniz belki de. Bir insanın bir başka insanı bu denli sevebileceğine inanamayacaksınız. Bir insanın sadakat uğruna kendi hayatını feda edebilip edemeyeceğine şahit olacaksınız. Çok eskiden alınmış ya da alınamamış kararların,insanın kendisiyle birlikte kaç kişinin birden hayatını etkileyebileceğini göreceksiniz. Gökyüzüne her bakışınızda,belki,benim aptal duygusal gözlerim gibi,o mavi uçurtmayı ve altında deli gibi koşan o yumuk gözlü çocuğu düşüneceksiniz. Kendinize bir iyilik yapın ve bu kitabı mutlaka edinip okuyun.

KAPRİS HANIMIN TATİL DÜŞLERİ


"Ayşegül Tatilde"  yazısını okuyanlar bilir,ben tatillerin getirisinden çok götürüsü olduğuna inanan bir manyağım.
  
Yalnız hemen ayırayım,kadınlar için geçerli bu,erkekseniz zaten doğuştan kayırılmışsınız demektir,o konuya hiç girmeyeyim.
Şimdi size hayalimdeki tatili anlatayım,sonra benim ne tür bir manyak olduğuma karar vermek size kalsın.

Bir kere yer konusunda hassasım.

Kumsalda öyle göt göte,dip dibe şezlonglarda güneşlenmekten nefret ederim.
Sırtüstü yatarken birden yüzüstü dönmek istersin,aaa,o ne?Bir sıra arkanda olması gereken şezlong sakini,ayaklarını senin ağzına sokacak kadar dibine girmiş!
Niye?

Çünkü metrekareye üç şezlong düşen hıncahınç yurdum plajındasın.
Sağındaki ,solundaki önündeki arkandaki şezlonglar sürekli sobe ve gölgeler uzadıkça mendil kadar gölgeyi takip edip şezlongunu sürekli oraya buraya çekmek zorundasın ama bir yere kadar tabii..

Senin şemsiyenin gölgesi neredeyse on metre arkaya kaçtığında,gidip de millete kalkın ulan gölgemden,burası teeee benim şemsiyemin gölgesi,şemsiye kiminse gölge de onundur,diyemezsin ki.
(ya da dersin ama sonrasında olacaklar için benim hayal gücüm bile yetmez)
Bir de bizim Türk tatilcisi,durur durur tüm telefon görüşmelerini yapmak,tüm aile içi mevzularını konuşmak,tüm derdini arkadaşına dökmek için plajları seçer.
Birileri hiç durmadan konuşur konuşur konuşur...

Ve kafandaki cümle küfürleri o gevezeye bir anda boca edecek bir hayırsever asla çıkmaz.
Kısacası,yani plaj sakin olacak,en yakın öteki şemsiye ile aranda onbeş metre olacak...
Hatta en yakın öteki şemsiye falan olmasa daha güzel olur,dadından yinmez.
Hatta hatta şezlong yerine hamakta uzansan...

Lost in Turkey!

İkincisi,havuzlardan nefret ederim,kaldığın yerin havuzu kocaman olacak bu nedenle!

Yani havuz kocaman olsun ki,bizim havuz görmemişi milletimiz orda geçirsin tatilini,deniz ve kum bana kalsın sessiz sessiz.Ekstra ekstra larç plaj istiyorum,ne var?
  
Hem deniz de mutlaka açık yeşil olacak.
Çeşme Ilıca plajı gibi,Ölüdeniz plajı gibi,Dalyan plajı gibi...

Hani suda yüzerken içme isteği uyandıracak.Dibi görünecek,ayaklarını göreceksin.Sudan çıkmak istemeyeceksin.Deniz senden bıkıp,seni kumsala atacak.

Sonra,kaldığın yer,odan çok temiz olacak.
Yastığın sert ve şişik olacak.
Her yerde priz anahtarı olacak,her yerden internet çekecek.
Yatak tam ortopedik olacak.
Klimaya gerek olmayacak,geceleri tir tir titreyeceksin uyurken.
 
Sabahları mutlaka kumru sesi olmalı,olmak zorunda.
Yaz sabahları yaşadığını ve yeni bir güne uyandığını müjdeleyecek onların sesi sana...
Sonra bir yerlerden çatal bıçak sesleri gelecek.
Çay kokusu alacaksın taaa odadan.

Tesiste,Embesil animatörler olmayacak,gümbür gümbür müzik yayını yapılmayacak,kafanı skecek hoparlörler olmayacak.Müzik istersem ben kulaklığımı takarım.
Çay,dediğinde,birisi koşturup çay getirecek...
Su,dediğinde hooop suyun gelecek...

Herşey dahil de olsa asla bulamadığım bir şey var mesela benim,içimde yaradır: Canın her simit çektiğinde,çıtır simit bulabileceksin ve o anda çayın da hazır olacak.
Şezlongda,şezlong minderi olacak,sırtın belin kalçan tutulmayacak.
Çıkınca,onbeş dakkalık yol yürümeyeceksin duş almak için...hoop hemen yanında olacak.
Hatta deniz tuzsuz olacak,duşa gerek kalmayacak.(tamam kabul buna ben de oha diyorum ama hayal bu kardeşim)
Bir görevli gelip sürekli senin güneş yağı ihtiyacına göre,sırtına,omuzuna krem sürecek...

Hatta kovacaksın ama gitmeyecek,zorla sürecek,aman efendim burnunuz kızarmış falan diyecak.
Akşamüzeri hem soğuk bişeyler içip,hem okey oynayabileceksin mesela...sıkıldım bi yüzeyim geleyim dediğinde,hiç kimse ,oyun bozan diye bozulmayacak.
Beş sularında uykun geldiğinde,deniz kenarında uyuyabileceksin,insanlara sus yasağı getirilecek,sen uyurken herkes kütüphanede tıp oynar gibi susacak,martılar bile birbirine hemşireler gibi şşşşşşşşşşt yapacak elini dudaklarına götürerek.

Sadece dalgaların sesini duyacaksın,iyotlu rüyalara dalarken.
Sonra biryerlerden poğça,kurabiye kokuları duyarak uyanacaksın akşamüzeri uykundan.

Tesiste annen sana kurabiye pişiremez tabii ama manyaklık bu ya,annen canlanıp gelecek,elinde o meşhur portakal kabuklu kekiyle,kalk bak sana ne getirdim,yanında soğuk limonata da var diyecek.
 Sonra da güneşte uyunur mu diye sana fırça çekecek.

Bencil olacaksın,sadece kendini düşüneceksin ve gittiğin yerde,herkes ve herşey sana hizmet edecek.
Üstelik çok da ucuz bir fiyata.
Sudan ucuz tatil yaptım diye düşüneceksin sonraları,düşünüp düşünüp sevineceksin.
Akşam yemekleri elbette ki açık büfe olacak...kaliteli kırmızı şarap içecek ama asla kilo almayacaksın.
Her şarabın yanında ona en uygun beyaz peynir de servis yapılacak.Açık büfe self servis olmayacak,garson masana getirecek.

Canın istiyorsa romantik piyano,canın istiyorsa romantik gitar,canın istiyorsa tiki müziği dinleyerek,hem de canlı canlı,geceyi devam ettireceksin.

Bazen Serdar Ortaç falan gelip,tesise,istediğin şarkı var mı söyleyeyim,sen de oyna,diycek,sen de farketmez nasıl olsa senin bütün şarkıların birbirinin aynı,bi kaybol yaaa,giderken şu gereksiz şarkılarını koy bir  POŞET’e de götürüver,diye kötü espri yapıcaksın.

Saat onbir yani yirmiüç falan gibi,serin biryere uzanıp,uzman ellerin sırtında uyguladığı uzakdoğu masajına teslim olacaksın.
Sonra o yattığın yatakla seni bir asansöre bindirip odana götürecekler,yatağına yatıracaklar.

Sabah olunca,hem kahvaltıya yetişecek bir saatte olacak,hem de uykunu almış olacaksın. Kahvaltıda,dünyanın en güzel beyaz peynirleri olacak.Kaşarları olacak,yöresel peynirleri olacak. Bir de sıcacık tam tahıllı ekmek ve gerçek demleme Türk çayı.
Saat onikiye kadar durmaksızın çay içeceksin ve her bardakta çay taze olacak.

Sonra,o bir gün önce beğendiğin şezlong sana ait olacak her gün o şezlongun sahibi sen olacaksın.

Birisi senden önce gidip havlularını ,kül tablanı,çantanı yerleştirmiş olacak.

Kitabını,tavlanı,paletlerini,yerli yerine yerleştirip,plaj sultanlığınız hazırdır efendim diye rapor verecek.

Çay bardağınla şezlonguna uzanıp,Dünyadaki tatil yapan tüm Türkler gibi,akşam yemeğinde ne var acaba diye düşüneceksin,tek derdin bu olacak.

Sonra tatilin,sen bıkınca,senin canın sıkılınca bitecek,bittiği için değil!
Ve eve dönmek istediğin an,bir,en fazla üç saatte evine varabileceksin ama uçağa falan binmeden yapabileceksin bunu...
 
Onlarca tatilimin tüm hoşuma giden özelliklerini birleştirdim ve böyle bir mükemmellik çıktı ortaya.

Noolmuş çok mu zor?
Evet? Yazıyı okurken,kaç kere ohaa dediniz?
Umarım çok değildir. Hayallere de erken rezervasyon yapmak zorunda değilim ya.
İstediğim gibi kurarım hayalimi. Bu yazıyı okuyacak bir sponsor varsa,şimdiden söyleyeyim ,beyaz peynir konusunda hassasum.
Koyun peynirinden başka peynir yimem!
Masaj konusunda ise esnek olabilirim,ille uzak doğu olması şart değil.
Memnun kalırsam blogumda reklamınızı yaparım valla bak :)

MELEĞİN İSMİ

İki gün sonra anneler günü...ben bir anneyim.Annesi hayatta olmayan bir anne... Güzel oğlum...Gözgöze geldiğimiz ilk anda,bana dünyada bu güne kadar ne için yaşadığımı farkettirdin.Ben senin annen olmak ,senin tarafından sevilmek ve seni sevmek için yaşamışım bunca sensiz yılı. İyi ki hayatıma geldin,iyi ki bana hiç bir şeyle satın alınamayacak bu duyguyu hissettirdin.Onbeş yıldır yokluğunda hayalini,varlığında sıcak kalbini severek yeniden doğdum her gün... Aşağıdaki yazıyı sırf senin için buldum bir yerlerden...beni çok etkiledi,umarım beğenirsin... Hiç bir zaman emekli olamayacağım annelik mesleğimde seninle hep gurur duydum. Seni seviyorum.... BİR ZAMANLAR doğmak üzere olan bir çocuk varmış. Ve dünyaya gideceği gün Allah’a sormuş: “Bu kadar küçük ve korunmasızken dünyada nasıl yaşayacağım?” Allah “Meleklerimin arasından senin için bir tanesini seçtim. O seni bekliyor olacak ve seni hep koruyacak.” diye cevap vermiş. “Ama lütfen söyle bana, burada Cennet’ te hiçbirşey yapmadan şarkı söylüyor ve gülümsüyorum, ben böyle çok mutluyum.” “Senin meleğin de sana şarkılar söyleyecek ve sana hergün gülecek. Sen de o meleğin sevgisini hissedeceksin ve mutlu olacaksın.” “Peki insanlar benimle konuştuklarında ben onları nasıl anlayacağım, ben onların dilini bilmiyorum ki.” “Meleğin sana dünyadaki sözlerin en güzelini ve en tatlısını söyleyecek, ve görebileceğin en büyük sabır ve ilgi ile sana konuşmayı öğretecek.” “O zaman seninle konuşmak istediğim zaman ne yapacağım?” “Meleğin senin ellerini birleştirecek ve sana dua etmeyi öğretecek.” “Duydum ki dünyada kötü insanlar varmış. Beni kim koruyacak?” “Merak etme, meleğin seni hayatı pahasına dahi olsa savunacak.” “Ama ben seni göremeyeceğim için çok mutsuz olacağım.” “Meleğin sürekli sana benden bahsedecek ve sana bana nasıl tekrar ulaşabileceğini anlatacak, ama beni göremesen de ben hep senin yanında olacağım.” Tam o esnada Cennet’te ki huzur ortamına dünyanın homurtuları karışmaya başladı. Dünyaya gitmek üzere olduğunu anlayan çocuk aceleyle son sorusunu sordu: “Peki Allah’ım şimdi gitmek üzereyim, lütfen bana o meleğin ismini söyler misin?” “Meleğin ismi önemli değil, sen ona ‘Anne’ diyeceksin.”